Fikri Bir Cihetle “Hacc”ın Muhasebesi

Siracettin Aslan
Müslümanlar için “Yolculuğa gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır” (Al-i İmrân, 97) ayeti, çağları ve mekânları aşan evrensel bir mesajdır, çağrıdır.
Müslümanlar için “Yolculuğa gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır” (Al-i İmrân, 97) ayeti, çağları ve mekânları aşan evrensel bir mesajdır, çağrıdır. Burada Hacc, müteşabih bir hüküm hükmündedir. Müteşabih hükümlerin, doğrudan belli bir zaman ve mekân dolayımında değerlendirilmeyen, üzerine düşünenler için zengin anlamlar içeren fikrî ve ilmî mülahazaları vardır. Dolayısıyla Hacc nedir sorusuna vereceğimiz yanıt, bir bakıma hacca gidip oradaki manevî atmosferi tecrübe edenlerin sayısınca değişkenlik arz eder. Başka bir cihetle Hacc, “bulunmak” için yapılması gereken ritüeller spektrumu olmadığından, “var oluşu” anlamlandırmak için yeknesak toplum felsefesine karşı bir isyan niteliğinde telakki edildiğinde tanımındaki artış hedef kitlenin niceliğiyle doğru orantılıdır.

Hacc, İbrahim’i davete yeninden biati tazelemek, Hacer’in yalnızlığını ve haykırışını düşünmek, yaratılış felsefesini zihinlerde canlandırmak ve asrın mustazaflarının vaziyetleriyle hemhâl olmak için dünyalıklardan yüce olana, Allah’a misafir olmaya bir davettir. Misafirliğe icabetin, sermayedarlıkla doğrudan alakası yoktur, zenginlerin ya da imtiyazlı bir sınıfın yükümlü olduğu dinî bir vergi veya vecibe değildir. Çağrı, istisnalar kaide bozmaz ilkesi gereğince bütün inananlaradır. Hacc, farklı kültür ve dillere mensup insanların aynı tevhîdi dünya mefkûresi etrafında bir araya gelip dertleştikleri, manevî duygu ve verânın dorukta olduğu geometrik bir zamandır. Bu zaman aralığında, “var oluşun” yeniden canlandırılması ibadetinin yanı sıra muhabbet ve uhuvvetin, rabbanî mekânlarda buluşularak bir ümmet fikrinin nasıl ve niçin olmasının esasları ve gerekliliği önem arz eder. Ben bilincinin cemiyet idrakinde gark olduğu ve artık sınıfsal bir ayırımın olmadığı bu ilahî kavşakta, ümmet şuuruna dayalı sınıfsız bir ortamın nişanesi, birliğin ve dirilişin simgesi şeklinde tecelli eder. Nitekim Hacc, bütün milletlerin, sınıfların, bürokratların, bilim insanlarının, fakirlerin, zenginlerin vs hep birlikte beşer olduğu ve “bir” göründüğünün nişanesi olan “Mîkât” ile başlar. “Ben”lerin hepsi vahdet elbisesini giyerek Mîkât’ta ölürler ve “ben” yok, artık “biz” varız (s.35). Böylece fert, Allah’a doğru, ancak “vacibu’l vücutta” değil, halkta/ümmette fenâ olmuştur. Yani “bulunmak” için (fî) değil, çoklukta “vahdet olmak” (ileyh) içindir. Burada “herkes” birdir, “bir” herkestir. İşte bu manzara İslâm’ın toplum modelidir. Bu modelde, ben, öteki, ötekileştirmenin, sınıfsal katmanların, kast sistemlerin olmadığı ve hep birlikte tevhidin anlam ve değer potasında birleştiği ve renk, kültür, dilsel farklılıklardan müteşekkil tek bir ümmettir.

“Var olmak”, hukemanın terminolojinde düşünmek ile özdeştir. Düşünmek ise, var oluşun mahiyetinin ötelerde ya da dünyada aramayı gerektirir. Ancak mahiyetin en anlamlı veçhesi, var oluşun mâiyetinde değil, yaratılış gayesinde efsundur. Yaratılışın gayesini düşünmek, tecrübenin aktarımlarına boğulmadan ve ancak bunları da basamak seçerek ilahî kudret ile manevî rabıtanın sağlanması düzleminde anlamlı olur. İslâm’da yaratılışın gayesi, kayıtla Allah’a kulluktur. Bu kulluğun gereklerinden biri de, İslam’ın beşte biri olan Hacc farizasıdır. Kulluk bilincini anlaşılır kılmak için Şeriati, Hacc’ı, ilk yaratılışın insanın kendi zatında canlandırmasına imkân vermesi bakımından “tiyatro” örneklemi ile analoji kurar. Tiyatronun asli karakterlerini, insanlığın atası ve ilk peygamberi “Âdem”, üç semavi dinin ittifakla peygamber kabul ettiği ve İsmail’in babası “İbrahim”, sa’yın sembol isimlerinden “Hacer” ile insanlığın hasmı “İblis”; tiyatronun yapıldığı “sahne/yer”, Harem, Mescid-i Haram, Sa’y alanı, Arafat vs; kullanılan “semboller”, yolun kaybedilmemesi için bir işaret taşı olan Kâbe, Kâbe’nin yapı taşı olan haceru’l esved, gece-gündüz, kurban vs… Burada birçok figür ve unsurdan söz edilebilir, ancak en önemlisi bu sahnede oynayan tek kişi vardır, o da “Haccı adaydır”, “ferttir”, “tekildir”. Dolayısıyla haccı adayı oyunu oynarken bütün figür ve unsurların idrakinde olmalıdır. Aksi takdirde “var olmak” değil, sadece “orada bulunma” eylemi hâsıl olur. Mesela Mîkât’ta çoklukta birliğin kaybolduğunun bilincinde olmamak; Kâbe’de tevhîdi düşünmemek ve buradan Arafat’a giderken Âdem’in yeryüzüne inişini tahayyül etmemek; Arafat’tan Mina’ya giderken, insanın yaratılış felsefesi zihinlerde canlandırılmadan mutlak kulluğun son merhalesi olan İbrahim’i yaşamamak demektir.

Aynı şekilde “sa’y” yapılırken Hacer’i düşünmeden “var olunmaz”, aksine sadece “orada bulunur”. Hacer, beşeri nizamlarda geçtiği şekliyle Afrikalı siyah bir cariye, Sare’nin hizmetçisi şeklinde telakki edilirken tevhid risalesinde Allah’ın muhatabı, büyük peygamberlerin annesi, Allah’ın yarattığı en güzel ve yüce değerlerin tecelligâhı, temsiliyet ve tevekkül timsali iltifatlarıyla muamele görür. Hacer, öylesine bir karakterdir ki ismi “hicret” ile müsemmadır. Zira hicret kelimesi, Hacer’in isminden türemiştir. Hacer’in dili olan Habeşçe’de “hicr”, “şehir”, “medine” anlamına gelir (s. 53-54). Bu cihetle sa’y, Hacerimsi yönelişle insanın yabanilikten medenileşmeye doğru hareketinin zihinlere nakş edilip (Hacc’dan) dönüşün “hicret” gibi olmasını gerektirir.

Hacc, aynı zamanda kişiye madde ve mana âlemlerinin birlikte cem edildiği bir yaşam tasavvuru takdim eder. Mesela Kâbe’yi tavaf etmek; “mutlak sevgi”, “ilahî buyruk”, “aşkın merkezli”, “hakikat/öz”, “aşk”, “Allah”, “susuzluğu arayış”, “ahiret” gibi kavramlar silsilesi etrafında anlam bulurken bunlar, Hacer’in çırpınışı ve çaresizliğini canlandıran “sa’y” de sırasıyla “mutlak akıl”, “insan iradesi”, “sen merkezli”, “realite”, “mantık/akıl”, “beşer”, “suyu arayış” ve “dünya”ya mukabil gelir. Bu karşıtlık, biri diğerinden bağımsız olduğunda bir anlam ifade etmez(s.73-75). Zira Hacc, her iki karşıtın birleşmesini sağlayarak ferdin yaşam felsefesinin oluşmasına ontolojik ve epistemolojik kökenin imkânını sağlar.

Hacc, modern dönem toplumunu ihata eden “tabiat”, “tarih”, “toplum” ve “ben” zindanlarından sırasıyla “bilgi”, “tarih felsefesi”, “sosyoloji” ve “hikmet/bilinç/fıtrat/din” vasıtasıyla “hürriyeti” vadeden bir mefkûreyi ihtiva eder (s.121-122). Öyle bir dönemdeyiz ki bu zindanlar, insanlığı çepçevre kuşatmış ve insanlığın özgür irade ile kendini idare etmesine ket vurmaktadır. Zira emperyal düzen ve paradigmaya hizmete duçar olmuş sihirbaz politikacılar, hokkabaz düşünce adamları, beyin yıkayıcı fikir akımları ve hilekâr telkinciler (s.183); dâhilden ve hariçten bugün bizleri tefrikaya düşürmekte, aramızda düşmanlıklar türetmekte, iç çatışmayı körüklemekte, mezhep farklılıklarının altına dinamitler yerleştirmekte, şayialar üretmekte, kin ve nefret tohumları etrafa saçmakta, birbirine kenetlenmesi gereken ümmet topluluklarının bağlarını çözmekte, hülasa kardeşleri düşman ve düşmanları ise kardeş yapmak üzere gizli-açık entrikalar çevirmektedir. Bunlar, Allah’ın insanlar için belirlediği “kaderin” dışında, kurdukları sistem ile adeta kendilerini ilâh olarak görüp insanlara başka bir kader biçmeye çalışmaktadırlar. Öyle ki bu zümre, inandıkları değerler sistemi açısında “Allah’ın kutsal bir adamı kılığında(s.187)” ferman çıkarmaktadırlar. Hakeza dinimizi fırkalar üzerinden bölme ve gölgeleme gayretindedirler. Öyle bir güruh ki, “dostu dost eliyle, din bahanesiyle boğazlatıyorlar (s.184)”. Bize dört zindanı dayatanlara meydan okumak ve iradelerimizi hür kılmak üzere işte bir hac mevsimi daha yaklaşıyor. Bu Hacc mevsimi ve bilhassa Mina, sadece belli bir mesafede sembolik olarak şeytanı taşlamak değil, esasen anlamlı olan zaman ve mekânın zalimlerinin ve işbirlikçilerinin entrikalarla ördükleri ağı, sistemi bertaraf etme bilincinin kendini dışa vurduğu bir ana dönüştürme zeminidir. Zira Mina, zahiren şeytan veya avenelerine belli sayıda taş fırlatmak değil, esasen karanlığın yerini aydınlığa bıraktığı sabahın o “ince nakışlı fecir vaktinde” aydınlık yarınları-bugünleri örtenleri/küffarı alt etme çabasının sembolizmidir. Yani Arafat’tan Mina’ya (s.92) giderken aradaki güzergâhta “bilgi, bilinci doğurmalı”; “bilinç de tağutta karşı mücadele aşkı/azmi” vermelidir.

Burada Şeriati’nin “üç tağut” şeklinde belirlediği “Firavun”, “Karun” ve “Bel’âm” figürlerine değinmeden geçemeyeceğim. Bu figürler, her paradigmanın dönüşümünde kendilerini farklı şekil ve ortamda tekrardan gösterirler. Örneğin derebeylik döneminde kölelik kaldırıldığında;  efendi, ağa ve köleleri ise çiftçi olur; sanayi devrimiyle derebeylik kaldırıldığında, bu sefer derebeyi sermayedar olur ve çiftçiyi de fabrika işçisi yapar. Özetle kapıdan kovarsın, bunlar bacadan girer!(s.192). Bunlara karşı olabildiğince dikkatli ve donanımlı olmalıyız.

Günümüzde “firavunlar”, despotluk veya entrikalar yoluyla siyaseti dizayn etmekte ve böylece toplumları boyunduruk altında almaya zorlamaktadırlar. “Karun”, çağdaş ekonomik sistemin sağladığı imkânlarla insanların kanını emerek çağın sömürü veçhesini yansıtmaktadır. “Bel’âm” ise ileri sürdüğü bilimsel bulgularla(!) bilinci, beyin yıkama, inancı ve geleneği bertaraf etme vazifesini icra etmektedir. Bunlar, Kabil’in 21. asırdaki üç torunudur;  Firavun, bir “sistem”dir. Karun, “bir sosyal sınıf” ve Bel’âm ise “din elbisesini çıkartıp bilim, sanat ve ideoloji” postuna bürünendir. İnananlar olarak bu kan emici, sömürgeci ve din tüccarlarına karşı adaleti tesis etmek için “İbrahimî” olmak gerekir. İbrahim olmanın yolu, azim ile Rabbanileşmekten geçer ve bunun içinde de “hicretin ruhunu” yakalamalıyız. Zira hicret, İbrahim’dir, Hacer’dir, Hacc’dır, Mekke’dir, Medine’dir. Nasıl ki Hz. peygamber, Rabbani terbiye ile Mekke’de kendini yetiştirdi ve Medine’de kendini gösterdiyse bizler de, Hacer’in dilinde Hacc’ı hicret olarak telakki ederek memleketlerimize döndüğümüzde “La” diyerek çağdaş Firavunlara, Karunlara ve Bel’âmlara karşı isyan bayrağı açmalıyız ve “İllallah” zikri ile de kendimizi göstermeliyiz.

Şeriati’nin şu haykırışla makaleyi sonlandırmak istiyorum;
Ey Habil’in varisi;
Kabil ölmedi.
Ey Âdem’in varisi,
İblis İntikam alıyor.
Sen, Ey Hacı!
Kurban bayramından sonra da,
Mina’da kal,
Ve her gün
Üç tağutu, birbiri ardına taşla
Yedi defa…
Ve her defasında,
Yedi mermiyle…
Zira her yer teşriktir,
Her yer Zilhicce,
Her yer Mina.
İnsan, tarih ve…
… Hayat,
Hacc’dır.

Kaynak: Ali Şeriati, Hacc, çev. Mustafa Çoban, İstanbul: Özgün
Yayıncılık, 1998.


Sıracettin Aslan  / İnzar Dergisi – Ağustos 2016 (143. Sayı)
 
13-08-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.