Fetih ile İşgal Arasındaki Fark?

Mehmet Şenlik
Fetih ile işgal arasındaki farkı ortaya koyabilmemiz için, önce fetih nedir, Neyi getirir? İşgal nedir, neyi götürür? Gerçeğinin tarifini ve analizini iyi yapmamız lazım.
Fetih ile işgal arasındaki farkı ortaya koyabilmemiz için, önce fetih nedir, Neyi getirir? İşgal nedir, neyi götürür? Gerçeğinin tarifini ve analizini iyi yapmamız lazım.

Fetih; ilayı Kelimetullah için girilen her bölgede İslami tebliğ faaliyetlerini yürütürken orada yaşayan sivillere ve masumlara hiç bir zarar vermeden bölgeyi ele geçirdikten sonra adil bir şekilde kontrolü sağlamaktır. Fetihlerde (şirk hariç) insanların dinine, inançlarına örf ve adetlerine karışılmaz. Sadece yönetim ele geçirilerek İslami hâkimiyet kurulur. Daha açık bir ifadeyle fertlerden önce devlet İslamileşir.

İşgal; yeraltı ve yerüstü zenginliklerine göz dikilerek hedefe konulan bölge, -ne şekilde olursa olsun- bertaraf edilir, harabeye çevrilir. İşgal altındaki yerlerde her şey zaptedilerek, yağma edilir. Hâkimiyet kurularak işgal altında olan yeraltı ve yerüstü zenginlikleri işgalciler tarafından sömürülür. İşgal edilen toprakların hâkimiyeti başkasının adına görünse dahi yapılan tüm işler işgalciler tarafından yürütülür. Halklar, yönetim işgalcilerin elinde olarak kendi kararlarını alabilirler.

Bu iki kavram yani Fetih ile işgal, kullanımları farklı ise de bazen birbirleri ile karıştırılabilir. Çoğu zaman insanlar fetih yerine işgal, işgal yerine fetih kelimesini cümle içinde kullanmaktadır. Oysa yazılışları da farklı anlamları da farklıdır. Bu da anlayış ve kültür farklılığından kaynaklanıyor. Her anlayış ve kültür sahipleri kendilerine göre bu kavramların içini dolduruyor. Mesela birisinin, bir yerlerin ele geçirilmesine fetih dediğine bir diğeri işgal diyebiliyor. Tıpkı birilerinin birilerine terörist derken, başkalarının o kişilere özgürlük savaşçısı demesi gibi!

Fethedilen yerlerde güven ve özgürlük umutları yeşerir. Fethedilen yerdekilerin dini inanışlarına ve örflerine karışılmaz, mabetlerine dokunulmaz. Hiç kimseye dinini değiştirme zorlaması yapılmaz. Fethedilen bölgedeki halkın yaşam tarzı değiştirilmez, sadece o bölgeyi yöneten devlet değişmektedir. Yani halk sosyal dokularını koruyarak yaşamına devam eder. Buna örnek olarak İstanbul’un fethini gösterebiliriz.

İşgalciler ise, hedefine koyduğu bölgeyi kendileri dışında neye mal olursa olsun bir şekilde bertaraf edip harabeye döndürürler. Kimi zaman ortada alınacak bir toprak parçası söz konusu değilken bile petrol gibi yapay şeyler bahane edilerek bölgenin alt üst edilmesini sağlarlar. Bu gün Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu ülkelerinde gerçekleştirdiği işgaller, hep bu nitelikte olan işgallerdir. Petrolü bağladıktan sonra varsın toprağı sizin olsun! Adı da bağımsızlık olsun!

Daha kısa ifadelerle özetlemeye çalışırsak, işgalde baskı, fetihte ise ikna vardır. Birinde ben kavgası verilirken diğerinde biz mefhumu ön plandadır. Birisi madde temeline dayanırken diğerinde mana güzelliği kendini göstermektedir. Birisinin insani kaynağı nefis iken, diğeri akıl ve kalp açılımındadır. Birisi Batıl Medeniyet olarak adlandırılırken diğeri Hak Medeniyet adıyla bütünleşmiştir. İşgal şeytanın dürtüklemesiyle gerçekleşirken Fetih ise Yüce yaratıcının rızasını kazanmak ve halkların mutluluğu için yapılmaktadır.

Tarihte İslam medeniyeti ile Haçlı zihniyetinin faaliyet yürüttüğü alanlarda attıkları adımlara baktığımızda, birbirine zıt iki tablo karşımıza çıkmaktadır. Mesela, Kudüs’ün Hz. Ömer tarafından fethi ile Haçlılar tarafından işgalini şöyle bir karşılaştırıp aradaki farkı görmeye çalışalım:

Hz. Ömer 637’de Kudüs fethi akabinde, “Kutsal Mezar”a girdiğinde namaz vakti gelmiş ve başrahip namazını burada kılmasını istemişti. Ancak Hz. Ömer bu öneriyi kibarca reddetmiştir. Burada namaz kılması halinde bazı Müslümanların ileride burayı sahiplenebileceği hatta “Kutsal Mezar”ı yıkarak burada Cami yapabileceği endişesiyle namazını oranın karşısında kılmıştır. Daha sonra burada Hz. Ömer adına bir Cami inşa edilmiştir.

Buna karşılık; Haçlılar Kudüs`ü işgal ettikleri zaman insanlık tarihinde görülmemiş bir vahşet sergilemişlerdir. Şehirdeki bütün Müslümanlar öldürülmüş, Kubbetüssahra yağmalanmış, Mescid-i Aksa`ya sığınanların tamamı kılıçtan geçirilmiştir. Musevîler dahi Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle sığındıkları sinagoglarla ateşe verilerek diri diri yakılmışlardır. 70 bin Müslüman öldürülmüş, Müslüman kadınlar sığındıkları Hz. Ömer Camii`nde çocuklarıyla birlikte katledilmiş, 10 bin kadar Müslüman da Süleyman Mabedinde öldürülmüştür.

Elan dahi dünyanın birçok yerinde işgal ve sömürü faaliyetleri korkunç boyutlarda işlenmektedir. İşgal kıtasında Amerikalı beyazların Kızılderililere uyguladığı soykırım ve imha yöntemleri hala beyinlerden silinmiş değildir. Siyahilere uyguladıkları kölelik, asimilasyon ve imha politikaları ise herkesçe bilinmektedir.

Bunlar nereye gitmişlerse kurtarıcı, özgürlükçü, insan hakları ve demokrasi havariliği adına gitmişler. Ancak icraatları tam tersini ispatlamıştır. Girdikleri her yerde insan kanını donduracak vahşet manzaralarını sergilemişlerdir. Kadın ve çocukların ırzına geçmek, bebekleri analarının kucağından alıp gözlerinin önünde köpeklere parçalatmak ya da bacaklarından tutup kayalara vurarak öldürmek, dil, burun, meme, kol, bacak kesmek; insanları canlı canlı yakmak ya da aç bırakarak ölüme göndermek, onların yaygın sömürge eğlencelerindendir.

Bunlar önce insanları sahte öğütlerle uyutmuş, sonra sömürmüşlerdir. Bir Afrikalı devlet adamı onların bu tarzdan sömürü zulmünü şöyle tasvir ediyor: “Batılılar Afrika kıtasına geldiklerinde Afrikalıların toprakları, gelenekleri vardı. Gelenlerin ise ellerinde bir tek İncil’leri vardı. Bizlere, geçen zaman içinde yıllar boyunca gözlerimizi kapatarak dualar ve ibadetler etmemizi öğrettiler. Zaman geçip de gözlerimizi açtığımızda bu kez onların bizim topraklarımızı, bizlerin ise onların İncil’lerini almış olduğumuzu gördük.” (Bilinmeyen Tarih ve Türkler, Cilt: II)

Batılı devletler, son 500 yıl içinde sadece Amerika`da 150 milyondan fazla insanı katlettiler, yüzlerce kabileyi yok ettiler, kendilerine ait olmayan toprakları gasp ettiler. Tarihin hiç bir döneminde bununla kıyas edilecek ikinci bir katliam olmamıştır. (Amerika’nın Soykırım Tarihi, 2005)

Buna karşılık Müslümanlar ise, gittikleri yerlerde kan dökmemiş, Han, Hamam, Kervansaray gibi toplumun faydalanacağı yapılar inşa etmiştir. Bütün bunları yaparken hiçbir karşılık beklememiş, hatta buraya yaptığı yatırımın kat be kat fazlasını vergi olarak geri alabilme imkânı olmasına rağmen böyle bir adım atmamıştır. Oysa işgalci güçler, gittikleri yerlere hizmet götürmek bir yana, buralarda taş üstünde taş bırakmamıştır. Irak’ın işgalinden sonra buradaki cami, türbe, müze gibi yapıların, kurumların nasıl yakılıp yıkıldığı, yağmalandığı gözler önündedir.

Yine gözlerimizin önünde cereyan etmekte olan Halep gerçeğini ibretle izlemekteyiz. Bir zamanlar Endülüs’te icra ettikleri vahşet manzaralarını bugün Halep’te sergilemektedirler. Halep’te yalnız insanlık ölmüyor, onunla birlikte 7 medeniyeti temsil eden bir tarih de yok ediliyor. Çok değil 7 yıl önceki Irak işgalinde Ebu Gureyp’ten yükselen ‘Gelin Bizi Öldürün!’ çığlıkları hala kulaklarımızdan çıkmış değildir.

Sonuç olarak Fetih ile işgal arasında, ak ile kara arasındaki zıtlıktan da öte bir fark söz konusudur. Öncelikle Fetihte “Yaşatma İdeali” vardır. İşgalde ise, “Yaşamak için öldür!” çarpıklığı söz konusudur. Fetih Tebliğ amaçlı gerçekleştirilirken, işgalde Misyonerlik gibi iğrenç faaliyetler söz konusudur. Tebliğde amaç yüreklerin fethi iken Misyonerlikte işgal edilen coğrafyalarda insanlar zorla, parayla şantajla dinlerinden çıkarılmaktadır. Hatta bu iş, din değiştirmekle sınırlı kalmıyor, aynı zamanda dillerini, kültürlerini ve benliklerini de kaybediyorlar.

Fetihte Can, Mal, Din, Namus gibi değerler korumaya alınırken işgalin hemen sonrasında mal, can ve namus tecavüze maruz kalmakta, din tahrif edilmektedir. Fetihte ağaçlara, tarlalara bile zarar verme durumu söz konusu değildir ve yaşlılar, kadınlar, çocuklar, hastalar kısacası siviller koruma altındadır. İşgalde ise öncelikli hedef sivillerdir.

Evet, İslam’da Cihad fikriyle dünyanın dört bir tarafına gidilmiştir. Ancak hiçbir zaman insanlar dinlerini değiştirmeye zorlanmamıştır. İslam’ı seçenler ise fetihlerden sonra şahit oldukları adaleti, hoşgörüyü gördükten sonra kendi iradeleriyle Müslüman olmuşlardır. İşgalde ise ölümle özgürleştirme operasyonundan kurtulanlar zorla veya para karşılığı Hıristiyan yapılmıştır. Hatta Tahrif edilmiş Hıristiyanlık kanla, savaşla yayılmıştır. Protestanlığın babası olan Luther’in şu tespiti konuyu gayet iyi özetlemektedir:

“İncil; kargaşa, skandal ve isyan olmadan tanıtılamaz. Tanrı’nın dünyası, kılıcın, savaşın, tahribin, perişanlığın, zehirin dünyasıdır.”

Görüldüğü gibi Fetih insanlık adına sonsuza dek hayır vadederken, hayırlara vesile olurken, işgal hayvandan daha aşağılık zihniyetin şer emelleriyle sonsuz kötülük vadetmekte ve ürkütmektedir. Fetih, hak ve adaletin simgesi, işgal ise zulüm ve vahşetin adresidir.

Sözün özü, ak ile karayı, Melek ile şeytanı aynı kefeye koymak ne denli haksızlık ise, Fetih ile işgali aynı kefeye koymak da o derece haksızlıktır, yanlıştır! Allah’ım geleceğimizi ve gönüllerimizi yeni fetihlere mazhar eyle!

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Ocak 2017 (148. Sayı)
 
05-01-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.