Farabi’nin İdeal Devleti ve “Filozof-Peygamber” Tahayyülü

Siracettin Aslan
Farabi’nin ideal devlet tasavvuru, felsefe tarihi içerisinde devlet ütopyaları arasında mümtaz bir yere sahiptir. Farabi’nin bu ütopyayı geliştirmesindeki etkenlerin başında içinde yetiştiği İslâm/i kültürel havzanın ve fetihlerin önemli bir yeri vardır.
Farabi’nin ideal devlet tasavvuru, felsefe tarihi içerisinde devlet ütopyaları arasında mümtaz bir yere sahiptir. Farabi’nin bu ütopyayı geliştirmesindeki etkenlerin başında içinde yetiştiği İslâm/i kültürel havzanın ve fetihlerin önemli bir yeri vardır. Zira Farabi’ye dek, Kur’an ve Hadislerden aldıkları emir ve motivasyonla Müslümanlar, Medine’de İslâm medeniyetinin inşasından sonra, yaklaşık 90 yıl gibi kısa bir süre içerisinde Ceziret-ül Arab’ı aşarak Hindistan ve Orta Asya’dan Prenelere; Pakistan, Afganistan, İran, Irak, Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Mısır’dan kuzey Afrika’ya; İber yarımadasını, İspanya ve Portekiz’i kapsayan geniş bir coğrafi bölgeye yayılmış ve buralarda önemli oranda fetihler gerçekleştirmişlerdir. Müslümanların gerçekleştirdiği bu fetihler sonucunda İskenderiye, Antakya, Harran, Urfa, Nusaybin ve Cundişapur gibi bilim merkezleriyle doğrudan temasları olmuştur. Bu bilim merkezleri, kadim ilmî mirasın İslâm medeniyetine intikalinde önemli bir rol oynamıştır. Öte yandan fetihlerin neticesinde İslâm medeniyetinin idari ve beşeri coğrafyası genişlemiş, farklı kültür, millet ve dinlere mensup toplumlarla karşılaşılmış ve bunları idarelerine almışlardır. Müslümanların karşılaştığı bu vetire skalası, kendilerini, kevni bilimler başta olmak üzere siyaset bilimi alanında da araştırmalara teşvik etmiştir. Zira makalemizde inceleyeceğimiz Farabi’nin İdeal Devletinin/Medinetü’l Fadılanın imkânı için ileri sürdüğü “filozof-peygamber” modelinin tasarlanmasında,  önceden süregelen kültürel, dinsel ve siyasal ortamın bir çıktısı ve Platon, Aristoteles gibi önceki hûkemanın katkısının olduğunu ifade etmek mümkündür.

 Farabi’nin devlet kuramında filozof-peygamber kavramsallaştırmasının esasen iki bağlamının olduğuna işaret etmekle makalemize başlayabiliriz. Burada filozof, bilgisel, bilimsel, akli olan alanlara mukabil gelirken peygamberlik müessesi ise, dinî, nakli, sezgisel, metafiziksel olan alanları ihtiva eder. Ancak bu her iki alan, sıradan insanların talip olabileceği ve öğrenebileceği öğretiler/bilgisel çerçeve değildir. Bunu biraz daha açımlarsak filozoflar ve peygamberlerin düşünsel yetisi, insan nefsine ilişkin betimlenecek bir hiyerarşide en yüksek yerdedir, mertebededir. Bu yeti, felsefî skalada mustefad akıl ile özdeştir. Örneğin peygamberler, üstün ve mükemmel bir akla sahip olduğundan dolayı ve Allah’ın dilemesiyle vahyin büyük meleği Cebrail ile deruni bağlantılar gerçekleştirebilmişlerdir. Bu bakış açısıyla filozof peygamber, akli ve nakli bilginin terkibini kendinde ihtiva eden siyasal erkin mukabilidir. Bu tutum, Farabi açısından felsefe ve din arasında bir uzlaştırma çabasının ürünü olarak da görmek mümkündür. Burada şuna dikkat çekmek gerekir ki ikinci öğretmen/muallim-i sani Farabi, dinî mefkûrenin anlaşılmasına imkân sağlayan ve buna aracılık eden felsefi tutumların niteliğini filozof peygamber nazariyesiyle topluma dair mutluluk arayışı ve ahlâki çerçevede belirleme çabasındadır. Yani naklin akli boyutu, naklin anlaşılmasında ve hedef kitleye ulaştırılmasında olmazsa olmaz bir işlevi vardır. Bu bağlamda devletin idaresinin, esasen felsefi ve vahyi bilgiye vakıf bir siyasal erk/filozof peygamber tarafından yapılması daha bir akli selimdir.

Filozof peygamber, gelişi güzel değil, bir takım aşamaları geçmiş ve bir takım niteliklere sahip bilge sınıfından seçilmelidir. Farabi, Medinetü’l Fadıla adlı eserinde, filozof peygamberin ilk aşamada 12 ve son altı aşamada ileri sürdüğü özelliklere sahip olması gerektiğini vurgular. Erdemli şehrin reisinin vasıfları: 1- Organları tam olmalı (muhtemelen dönemin şartlarını göz önünde bulundurarak orduya komutanlık edebilecek bir durum için bunu ileri sürmüş olmalıdır. Ancak günümüz bilgisayar çağında bunun ileri sürülmesi artı bir nitelik değildir); 2- Anlama ve idrak etme yeteneğine tabiatı gereğince sahip olmalı; 3- İyi bir hafıza yeteneğine sahip olmalı; 4- Uyanık ve zeki olmalı; 5- İyi bir hitabete sahip olmalı; 6- Bilgi elde etme ve bunu öğrenmeyi sevmeli; 7- Doğruluğu ve doğru insanları sevmeli, yalandan ve yalancılardan nefret etmeli (günümüz siyaset erkleriyle mukayese edilebilir); 8- Nefsi ve maddi zevklerden kaçınmalı, kötü hasletlerden uzak durmalıdır; 9- Yüksek ruhlu/fıtratlı olmalı; 10- Dünyevi şeyleri değersiz görmeli; erdem, ahlâk ve adaleti değerli bulmalı; 11- Adaletli olmalı ve en nihayetinde 12- Doğru gördüğü şeyleri gerçekleştirme konusunda kararlı ve azimli olmalıdır. Farabi, bu özellikleri yönetici olacak bir kişinin doğuşunda beraberinde getirdiği ve çocukluğunda elde ettiği nitelikler olarak görür. Söz konusu niteliklere sahip kişi, büyüdükten sonra altı niteliği daha da elde etmesi gerektiğini söyler. Bu altı nitelik: 1- Filozof olmalıdır; 2- İlk yöneticilerin şehir ahâlisine vaaz ettikleri kanunları ve yöntemleri iyi bilmeli ve onların tecrübelerinden istifade etmeli; 3- Önceki kanunların yetersizliği halinde yeni kanunlar icra edecek kudrete sahip olunmalıdır, 4- Akıl yürütme gücüne ve olayları pratik çözümleme yetisine sahip olunmalıdır, 5- Kanunları icra etme konusunda halkı aydınlatma ve bilgilendirme hususunda kılavuzluk etme kudretine sahip olmalıdır, 6- Savaş sanatlarını ve halka hizmetkâr olma konusunda mahir olmalıdır.

Bu son özellikler arasında en belirleyici ve kapsayıcı olan nitelik, reisin felsefi bilgi ve düşünme edinimine sahip olmasıdır. Şayet bu niteliğin eksik olması hâlinde, Farabi’ye göre reis olacak kişinin diğer özellikleri baki olsa bile siyasal erki temsil edemez. Çünkü toplumda hikmet bağlamında felsefi bilgi ve düşünme ediniminin yok olması veya mahzenlere hapsedilmesi halinde, şehir halkının bir bakıma helak olma/var oluşsal anlamını yitirme ile karşı karşıya olduğunu gösterir. Başka bir ifadeyle akli selime ilişkin bilgisel araştırmanın yoksunluğu, topluma amaçsız bir kapı aralamakla birlikte başkaları tarafından ve eklektik öğretiler ve nakillerle yol alınmayacağını gösterir. Öte yandan yukarıda zikr edilen niteliklerin, her ne kadar her asırda bir kişide (Müceddid’te) terkip olunsa da, umumi anlamda tek bir insanda toplanması da güçtür. Buna alternatif olarak Farabi, zikredilen vasıfları taşıyan birinin bulunamaması halinde bunları sağlayacak nitelikte ortak paydalar üzerinden birden çok aydın kişilerin bir araya gelerek şehrin idaresini alması gerektiğini vurgular. Bu bağlamda Farabi, ifade edilen nitelikler doğrultusunda birden fazla kişinin bir araya gelerek entelektüel/aydın filozof peygamberler zümresinin oluşturulmasıyla devletin idari mekânizmasında yer almasının gerekliliğini önerir. Öyle görülüyor ki Farabi, istenilen düzeyde filozof peygamber bulunamayınca, bunun yerine münevver bir aristokrasi yönetim biçimini tavsiye eder. Burada ortak bir dünyagörüşü temelinde ortak bir idea ve ruh düzlemi etkindir.

Devlet, siyasal erk özelinden toplumun refahını ve saadetini gözetmeli ve öncelemelidir. Öyle ki bunun var oluşsalının telos (yatay neden) ve teleolojisi (dikey neden) haline getirmelidir. Refah ve saadetin, dünyevi ve uhrevi bağlamları baz alınarak öte âlemle ilişkili olması bakımından saadeti öncelemesi esas olmalıdır. Bu tutum, refahın ötelemesi veya gölgelemesi gerektiğine ilişkin bir anlam taşımamalıdır. Zira iyi devletin ölçüsü, doğrudan toplumun maddi refah düzeyi değildir, yardımseverlik ve doğru sözlülük ve bu anlayışın netice verdiği saadet belirler. Devletin selameti (medinetü’l fazıla) ve zayıflığı (medinetü’l cahiliye), bütünüyle siyasal erk ile orantılıdır. Yani filozof peygamberin sorumluluğundadır. Aynı şekilde erdemli şehrin ahalisi de, birincil olarak İlk Nedeni, yani yaratıcı kudretin bilincinin farkındadır. Varlık sahasından asumana ve asumandan masivaya, fizikten metafiziğe ilişkin bütün varlık hiyerarşisinin ve niteliğinin zıtlıklarıyla birlikte idrakindedir. Erdemli şehrin karşıtı olan cahil şehir ahalisi ise mutluluğu; beden sağlığı, zenginlik ve şehevi istekler gibi dünyevi niteliklerde arar. Burada din tasavvuru, atalarından süregelen yanlış ve tahrif edilmiş din telakileri üzerine kuruludur. Bunlar, varlığın mahiyetini, Herakletitusçuvari bir edayla, var olan her şeyin bir değişim ve dönüşümden ibaret görerek bir sabite üzerinden idrâk edememektedirler. Farabi, ayrıca medinetü’l cahiliye toplumuna ilave olarak yanlış yolda olan devletlerarasında “fasık”, “karakteri değişmiş” ve “yanlış görüş içinde bulunanların” olduğunu ve bunları Medinetü’l Fadıla adlı eserinde uzun uzadıya tartışmaktadır.

Farabi sisteminde filozof peygamberin ile onun sudur nazariyesindeki İlk Neden arasında kategorik bir analoji vardır. İlk Neden’in diğer varlıklara nispeti ile şehrin yöneticisinin diğerlerine nispeti arasında ontolojik bir benzerlik vardır. İlk Neden’e bağlı olarak bütün yaratılmışlar, ontolojik bir hiyerarşi dâhilinde İlk nedeni takip eder. Dolayısıyla şehrin reisi olacak filozof peygamber, yukarıda aktarılan nitelik ve vasıflara sahip olmasının yanı sıra mükemmelliğe ulaşmış ve bilfiil akılla intisap etmiş kişidir. Yani doğrudan ve sürekli faal akılla (Cebrail) irtibat halindedir.

Bu bağlamda filozof peygamber, akıl-nakil ilişkisindeki ontolojik ve epistemolojik birlikteliğinde olduğu gibi, toplumdaki refah ve saadetin bütünsel uygulayıcısı/erki olarak görmek mümkündür. Nitekim Farabi, halifelik anlayışı bağlamında filozof peygamberi, İlk Nedenin (Allah’ın) oluş âlemindeki temsilcisi olarak niteler. Nasıl ki bütün oluş ve bozuluşa konu olan veya olmayan bütün mevcudatın İlk Nedene, Yani Allah’a karşı bir sorumluluğu ve bağıntısı varsa, aynı şekilde devletin bütün bileşenlerinin de filozof peygambere itaat etmesi lazım gelir. Aslında bu itaat kültürü, devletin bekası nezdinde toplumun huzuru ve saadeti için gereklidir. Fakat bu itaat kültürü, sözleşmeci filozoflar olarak bilinen Hobbes’un birey-devlet sonrasından önerdiği katı dikta sistemi ve koşulsuz itaat kültürü (biyolojik güvenlik), liberal mefkûrenin piri olan Locke’un ileri sürdüğü can ve mal emniyeti üzerinde tesis ettiği liberal tasarımı (ontolojik güvenlik) ile Rousseau’nun toplumlar arasındaki doğal durumun netice verdiği sözleşmesinin sunduğu birey-iktidar ilişkilerine (ontolojik özgürlüğe) benzemez. Zira Farabi’nin dünyagörüşü ve kültür ortamının bir gereği olarak filozof peygambere bağlılık ve itaat, haliyle koşuludur. Koşulsuz teslimiyet, ancak İlk Neden’e (Allah’a) dairdir.

Aynı şekilde Farabi’nin filozof peygamber tahayyülü, her ne kadar Platon ve Aristoteles’in etkisinde kalmış olsa da, Platon’un “kral filozof” kavramsallaştırması ile Aristoteles’in iler sürdüğü “altı yönetim tarzına” benzemez. Burada Farabi’nin ele aldığı devlet türlerini anlamak için Aristoteles’in önerdiği yönetim biçimlerine kısaca değinmekte fayda vardır. Ona göre her devlet, başlangıçta Monarşi (büyük toplumlarda), Aristokrasi (orta toplumlarda) ve Anayasal Yönetim (küçük toplumlarda olmak üzere üç yönetim biçimleriyle idare edilirler.  Bunların bozulması halinde sırasıyla Tiranlık, Oligarşi ve Demokrasi yönetim biçimleri ortaya çıkar. Farabi ise devletleri meydana getiren milletler üzerinden bir tasnif yapar. Ona göre büyük toplumlar, farklı milletlerden; orta devletler, tek bir milletten ve küçük devletler ise tek bir milleten müteşekkil olan şehir, belde, köy gibi büyüklüktedir. Farabi, Aristoteles’in ileri sürdüğü yönetim biçimlerinin aksine, yönetim biçim olarak İlk Neden’le ilişkili olması bakımından filozof peygamber veya bir grup aydın kimsenin idaresine bırakılmasının gerekirliğini tartışır.

Son olarak erdemli toplumda bireyler,  bir bedenin azaları gibi, arasında iş bölümü vardır. Her ferdin ya da birliğin bir iş yükü, mesleği vardır. Bu anlayışın temelinde, fertlerin farklı fıtratlarda ve becerilerle yaratılmış olduğu ve müstakil olarak nakıs olduğu fikri vardır. Bu bakımdan insanın toplumdan ve devletten kayıtsız ve bağımsız olarak münferit bir biçimde mükemmelliğe, saadette erişmesi mümkün değildir. Çünkü fert, fıtratı itibariyle toplum için ve içinde yaratılmıştır. Bu bakımdan yüce kudretin insana kazandırdığı edinim ile ancak toplum içinde kendini gerçekleştirebilir. Bu bağlamda insanın kollektif bir toplumsal örgütlemenin içine dâhil olunarak mükemmelliğe ve saadete erişimi mümkündür. Böylece nakıs (eksik bir varlık) olarak yaratılan insanın kendini gerçekleştirmesi, bir bakıma eksikliklerinin giderilmesi için toplumu tesis eden fertlerin etkin yönlerinin bir araya getirilerek sağlıklı bir içtimai hayat ve meslek gruplarının oluşturulmasıyla söz konusu olabilir. Böyle bir devlette siyasal erk, bedenin reisi konumunda olan filozof peygamberdir. Ancak böyle bir devlet ve tasarımının gerçeklikte temaşa edilmesi, Farabi’nin ifadesiyle, ancak mucize yoluyla mümkün olabilir. Fakat yine de “erdemli” devletin saiklerine, siyasal erkine ve işleyişine bakarak vasat bir devlet ve toplum tasarımları gerçeklikte müşahede edilebilir.

Kaynakça: Farabi, İdeal Devlet, çev. Ahmet Arslan, 5. bs. İstanbul: Divan Kitap, 2013;Şenol Korkut, “Meşşai Geleneğin Kurucu Filozofu: Farabi”, İslâm Felsefesi Tarihi I, içinden (123-175), Bayram Ali Çetinkaya (ed), Ankara: Grafiker Yayınları, 2012.

Siracettin Aslan / İnzar Dergisi – Aralık 2015 (135. Sayı)
 
12-12-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.