Ehl-İ Beyt Gibi Ashap Gibi Peygamberi Sevebilmek

Sadullah Aydın

Kutlu doğumun heyecanlı atmosferine girdik. İnşallah meydanlarda Muhammed Mustafa’ya olan sevgi ve aşkımızın büyüklüğünü haykıracağız.
Kutlu doğumun heyecanlı atmosferine girdik. İnşallah meydanlarda Muhammed Mustafa’ya olan sevgi ve aşkımızın büyüklüğünü haykıracağız. Onu severken kimleri örnek alacağız? Elbette tertemiz Ehl-i Beytini ve seçkin ashabını. Sevgili okuyucu, gel Ashabın ve Ehl-i Beyt’in Peygambere olan sevgi ve aşkından bahsedelim, o şerefli insanların Peygamber sevgisi nasılmış görelim? Ki bizde onlar gibi olalım…

Işığa koşan pervaneleri andırıyordu Peygamberin Ehl-i Beyti ve sahabeleri... Ebu Bekir’ler, Ali’ler, Ömer’ler, Selman’lar, Ammar’lar, Bilal’ler, Musab’lar, Ebu Zer’ler, Hasan ve Hüseyin’ler… Onlar Muhammedî ışığın pervaneleriydiler. Muhammed Aleyhisselamın etrafını saran muhabbet ve sevgiden bir çemberdi onlar. Nasıl ki pervaneler ışıkta yok olmaya doğru koşuyorlardı, sahabeler ve Ehli- Beyt de peygamber sevgisiyle eriyip bütünleşmek istiyorlardı.

Gerçekten Peygamber Aleyhisselamı tanıyan, onunla oturup kalkma şerefine nail olan insanlar ona hemen bağlanıyorlar, bir daha da ayrılmıyorlardı. Onsuz bir yaşam onlara imkânsız, anlamsız geliyordu artık. Bu uğurda ailelerini, sevdiklerini, tüm dünyevi kazanımlarını terk etmekte tereddüt göstermiyorlardı.   

Resûlullah’ın dostları ona müthiş derecede bağlıydılar. Tarihte gelip geçmiş hiçbir liderin, kanaat önderinin taraftarları ona böyle böyle bağlanmamış; onu böyle sevmemiştir.

Resûl-i Ekrem fani dünyamızda hoş bir seda bırakıp dar-ı bekaya teşrif ettikleri zaman ashap onun ölümüne inanmak istemedi. Çünkü onsuz bir hayatı tahayyül edemiyordu. Bu mümkün müydü? Resûlullah aralarından ayrılacak ve Medine ahalisi her zamanki normal yaşamını sürdürecek... Ruhlarını bahar kokularıyla dolduran reyhanı koklayamadan hayatları devam edecek... Mümkün mü bu? Hayır... Binlerce kere hayır...

Resûlullahın ölümüyle Medine bir matemgâha dönmüştü. Yer–gök sevgilinin ayrılığına ağlıyordu. Her evde, her eşiğin önünde, sokak başlarında, damlarda feryad-û figan sesleri işitiliyordu.

Ömer,  Resûlullahı bir daha görememe düşüncesiyle adeta aklını yitirmişti. Eline kılıcını almış, mescidin etrafında dolanıyor:

-Resulullah ölmedi! diye haykırıyordu. Kim onun öldüğünü söylerse kafasını keserim.

Ama ölmüştü işte. Bir daha Medine sokaklarını dolaşmayacak, yolda karşılaştığı Medinelilere aydınlık bakışlarıyla selam verip tebessüm etmeyecekti. Varlığıyla şeref vermeyecekti artık Medine’nin mahrum evlerine ... Hz. Ömer bu hakikati idrak edince yıkılırcasına çöktü olduğu yere ve gözyaşlarına boğuldu. Matem elbisesine büründü o da. Diğer Medineliler gibi...

Ya Fatıma... Peygamber evinin nazenin gülü... Cennet kadınlarının efendisi Fatıma, babasının başucunda hüzünden bir heykel gibi oturuyordu. Onun için zaman durmuştu. Bakışlarını sevgili babasının yüzüne dikmiş, öylece dalıp gitmişti. Babasının az önce söylediği sözler kafasının içinde ha bire yankılanıyor, her biri keskin uçlu birer mızrağa dönüp kalbine saplanıyor, yüreğini kanatıyordu. Babası sevgili kızının kulağına eğilip şöyle demişti:

-Bana yol göründü yavrum! Dar-ı Bekaya merhaba deme anıdır bu an!

Bir daha yataktan kalkmayacağını, hastalığının ölümle noktalanacağını fısıldamıştı kızının kulağına Peygamber-i Ekrem.  O andan itibaren Fatıma için hayat durmuştu. Dalından koparılan bir gül misali sararıp solmuştu.

Biraz sonra Resullulah tekrar Fatıma’nın kulağına eğilip fısıldadı:

-Ölümümden sonra bana ilk kavuşacak olan insan sensin!

Yani ayrılık acısı uzun sürmeyecek. Çok yakında ötelerde, ahiret yurdunda yine buluşacağız. Mahzun Fatıma, hüzün abidesi Fatıma, babasının annesi Fatıma, bu sözleri duyunca yüzünde gülücükler açtı, kalbi mutlulukla doldu. Sevinç, gözbebeklerini kendine karargâh edindi.

Görüyor musun sevgili okuyucu? Fatıma babasından ayrılmaktansa ölümü tercih ediyor. O yaşamın ne olduğunu sorarsan mutlaka şu cevabı verecektir:

- Yaşam, Muhammed Aleyhisselamın ta kendisidir!

-Ya Ölüm... Ölüm nedir?

-Muhammed Aleyhisselamın yokluğu…

Muhammed Aleyhisselam ashabı, ailesi, eşleri için yaşamın, sevincin, mutluluğun kaynağıydı. Eşleri onu paylaşamıyorlardı aralarında. Onun evinde yaşama imkânı bulan bir kimse; bir adam, bir kadın veya bir çocuk ne pahasına olursa olsun bir daha oradan ayrılmak istemiyordu.

Resûlullah’ın seçkin ashabından Zeyd bin Harise, küçük bir çocukken köle tacirleri tarafından kaçırılmış,  Mekke’ye köle olarak satılmıştı. Müminlerin annesi Haticet’ül Kübra daha sonra onu satın almıştı. Mukaddes evlilikten sonra da onu Rasulullah’a hediye etmişti.

Zeyd, Resûlullah’ın gözetimi altında, Onun evinde büyüdü. Resûlullah’a tüm kalbiyle bağlandı. Onu kendine baba kabul etti.  Resûl-i Ekrem de Zeyd’i bir baba şefkatiyle seviyordu.

Zeyd bin Harise’nin ailesi, akrabaları her yerde oğullarını arıyordu. Yıllarca bıkmadan, usanmadan onu aramaya devam ettiler. Sonunda Mekke’de, Muhammed Aleyhisselamın evinde olduğunu öğrendiler. Pahalı hediyelerle Mekke’ye vardıklarında Zeyd’in babası Resûlullah’ın huzuruna çıktı. Getirdikleri hediyeleri ona sundu. Sonra:

-Ya Muhammed! diye konuşmaya başladı. Oğlum Zeyd’in senin evinde yaşadığını duydum. Onu senden satın almaya geldim. Özgürlüğünün bedeli ne kadarsa vereceğim.

Resûl-i Kibriya mütebbesim dudaklarla Zeyd’in babasına cevap verdi.

-Hediyelere veya parasal bedele gerek yok. Zeyd’i buraya çağıracağım. Şayet seninle gelmeyi kabul ederse al götür.

Zeyd’in babası bu cevaba çok sevindi Resûlullah’a hayır dualarda bulundu. Zeyd Peygamberin huzuruna varınca babasını hemen tanıdı. Baba ve oğul hasretle, sevgiyle kucaklaştılar. Yıllar sonra gelen kavuşma mutluluğuyla sevinç gözyaşları döktüler.

Zeyd’in babası yavrusuna sımsıkı sarılarak:

-Anan seni görünce ne kadar sevinecek, dedi. Zavallı kadın senin hasretinle yanıp tutuşuyor. Senin yokluğuna bir türlü alışamadı. Yemekten, içmekten kesildi; yataklara düştü.
Peygamber Aleyhisselam yumuşak bir sesle:

-Zeyd dedi! Sen özgürsün. Babanla gitmene engel olacak hiçbir şey yok.

Zeyd birden büyük bir korkuya kapıldı. Küçük yüreği heyecanla çarpmaya başladı. Boynunu mahzunca bükerek konuştu.

-Ben sizden ayrılmak istemiyorum. Babamı ve annemi özledim. Onları seviyorum. Ama sizi daha çok seviyorum. Sizden ayrı yaşayamam. Ne olur beni göndermeyin!

Nasıl sevgi bu Allah’ım! Anayı babayı bile feda eden, gözden çıkaran bu bağlılık, nasıl bir bağlılık?

Babasının tüm ısrarlarına, yalvarmalarına rağmen Zeyd onunla gitmedi. Resûlullah’ı ona tercih etti. Peygamber Aleyhisselam, Zeyd’e özgürlüğünü verdikten sonra onu evlat edindi. Böylece Zeyd, Peygamberin manevi evladı oldu. Zeyd’in babası Peygamberin, evladına yönelik sevgi ve muhabbetine şahit olunca rahatladı, huzurlu bir kalple yurduna döndü. Ertesi yıl hanımını da yanına alarak geri geldi.

Zeyd’in annesi ile babası birkaç senede bir oğullarını görmeye geliyor, onun iyi insanların arasında yaşayıp mutlu olduğunu görünce, onlar da mutlu oluyor ve gözleri arkada kalmadan yurtlarına dönüyorlardı.

Zeyd’in kalbindeki Muhammed aşkı bütün ashabın kalbinde aynı canlılıkla varlık buluyordu. Ashapla Peygamber ilişkisi aşıkla maşuk ilişkisi gibiydi.

Muhammed Aleyisselama duyulan bu sevgi, bu muhabbet mümin kalpleri coşturmaya hala devam ediyor. Hiçbir bir şeytani güç Muhammed Aleyisselamın muhabbetini insanlığın kalbinden söküp atmayacaktır.

Nice büyük imparatorluk yıkıldı gitti. Dünyayı istila eden nice azgın ordular tarihin karanlığında kayboldu. Dünya halklarına ilahlık taslayan, güç putuna tapınan, debdebe ve ihtişamını ebedi sanan nice imparatorlar, krallar, kayserler, Sezarlar, şahlar ve başkanlar zaman canavarının dişleri arasında un ufak oldular. Adları, sanları bile unutuldu. Ama “Muhammed” adı, tarihi ve zamanı hiçe sayarak milyarlarca kalbi aşkla coşturmayı sürdürüyor...

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Nisan 2016 (139. Sayı)
 
23-04-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.