“Eğit-Donat…” ve Sevk Et!

Ali Özgür
Hararetli tartışmalara sahne olan seçim süreci, aynı zamanda Türkiye’nin iç politikası ve bölgesel politikası için “reklam arası” niteliğine de bürünmüştür. Seçim sonrası, doğal olarak “reklam arasının” bitmesi ve iç-dış politikayı kapsayan “programın” kaldığı yerden devam etmesi söz konusu olacaktır.
Hararetli tartışmalara sahne olan seçim süreci, aynı zamanda Türkiye’nin iç politikası ve bölgesel politikası için “reklam arası” niteliğine de bürünmüştür. Seçim sonrası, doğal olarak “reklam arasının” bitmesi ve iç-dış politikayı kapsayan “programın” kaldığı yerden devam etmesi söz konusu olacaktır.

Son yılların en popüler iç politika malzemesi haline gelen “Çözüm süreci” ile dış politikanın vazgeçilmezi haline gelen ve Irak’tan Yemen’e uzanan geniş alanda devam eden saldırı ve çatışmalar yine gündemin ön sıralarına yükselecektir.

Seçim süreçleri, iç politikada cereyan eden gelişmelerin, her türlü gelişme ve olasılığın rafa kaldırıldığı süreçlerdir. Dünyanın birçok ülkesinde bu tür durumlar adeta gelenekselleşmiş bir hal almıştır. Seçim havası henüz oluşmadan belki de hiç kimse AKP ile HDPKK arasında bu denli bir “meydan savaşının” çıkacağına ihtimal vermezdi. Süren “meydan savaşının” toz dumanları arasında belki çoğu kimse, “Çözüm süreci” bağlamında AKP ile HDPKK’nin yeniden “masaya” oturacaklarına, Dolmabahçe benzeri “beraberlik” pozları vereceklerine inanmayabilir. Ama unutmayalım ki, seçim ayarlı “meydan savaşı” iki taraf için de sadece “reklam arasından” ibarettir. Hükümetin bu aralar çokça zikrettiği “Uluslararası Üst Aklın” müdahil olduğu iç siyaseti dizayn etme girişimlerinde sürprizler yaşanmazsa, “Süreç” kaldığı yerden devam edecektir. “Meydan savaşı” boyunca karşılıklı restleşmeler, ağır ithamlar, tehditler, kılıçtan keskin sözler ise seçmenin kulağında nostaljik değere sahip birer “Hoş seda” olarak kalacaktır. Türkiye’yi saran ateş çemberi sürdükçe, özellikle Irak ve Suriye’deki kargaşa ve çatışmalar sürdükçe, bu kargaşa ve çatışmaların öngörülebilirliği meçhul kaldıkça iki taraf da “Süreci” geyik muhabbeti tadında da olsa sürdürmeye mahkûm gibi görünmektedir. Dikkat ederseniz birbirlerini yerden yere vuran taraflar her şeye rağmen “Çözüm sürecinin” kudsiyetine halel getirmekten özellikle imtina etmektedirler. Çünkü bölgesel belirsizlik, iki tarafa da çözüme götürmekten uzak bir süreç dayatmayı sürdürmektedir.

Gelelim dış politikaya…

Türkiye’nin “Çözüm sürecinde” olduğu gibi dış politika ile akla ilk gelen Irak-Suriye politikası da kaldığı yerden devam edecektir. Hatta seçim sürecine rağmen yaşanan bazı gelişmeler, sürdürülen politikanın daha da ateşleneceğine işaret etmektedir.

Irak ve Suriye’de yaşananlar, artık buralardaki yerel halkı da, yerel otoriteleri de aşan bir hüviyete sahip olalı epey zaman olmuştur. Irak’ta da Suriye’de de çatışanlar görünürde buraların yerel unsurları olsa da aslında en büyük çatışma müdahil olan bölgesel ve küresel aktörler arasında yaşanmaktadır. Küresel ve bölgesel aktörler arasında günü birlik değişen ittifaklar veya ihtilaflar, eş zamanlı olarak Irak-Suriye coğrafyasında etkisini hissettirmektedir.

Kimi zaman yeni ittifaklar oluşur, etkisi muhalifler üzerinden hemen hissedilir. Kimisi Bağdat kapılarına, kimisi Şam kapılarına dayanır. Mevcut yönetimler için haftalık, aylık ömürler biçilir.

Kimi zaman ittifaklar dağılır, kartlar yeniden karılır, Şam-Bağdat kapılarına dayanan muhalif örgütlerin çöküş hikâyeleri manşetlere taşınır. Bir kısır döngünün oluştuğunu herkes kabul eder, herkes siyasi çözümden dem vurur ama oluşan kısır döngü kural niyetine işletilmeye devam edilir. Bağdat-Şam yönetimleri zora düşünce İran’ın mağlubiyetine yorumlanır; Muhalif örgütler darbe alınca Türkiye’nin, Katar’ın, Suudi’nin mağlubiyetine yorumlanır. Tüm bu kısır döngü içerisinde kaçan, göçen, ölen insanlar “Eğitim zayiatı” olarak değerlendirilir. Arada sırada Amerika’nın düzenlediği bombardımanlar, havadan çöllere hibe ettiği ölümcül silahlar bir yandan çatışma dengesinin korunması ve sürekliliğini esas alırken, diğer yandan karşıt tarafların “Amerikancılık” suçlamalarıyla karşılık bulmaya devam eder.

Kitlesel ölümler, bombardımanlar, yıkımlar arasında adeta kurala dönüşen kısır döngü sürerken, “siyasal uzlaşma” şarkıları eşliğinde Türkiye ile Amerika arasında start alan “Eğit-Donat” projesi, çatışmaların şiddetini kaybetmek bir yana daha da artarak süreceğine işarettir.

Start alan Eğit-Donat projesi, ilginç bir ittifakın ürünü niteliğindedir. Türkiye, bu projeyle Şam yönetiminin devrilmesini hedeflerken; Amerika, IŞİD’le mücadele üzerinden bu projeye anlam yüklemektedir. Bugüne kadar Amerika’nın bir türlü yanaşmadığı bu proje, aynı zamanda Yemen üzerinden rüştünü ispatlamaya çabalayan Arap ülkelerinin Suriye’ye karadan müdahaleye ısrar ettiği Türkiye açısından dolaylı bir cevabı niteliğindedir.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun dile getirdiği “Arap ülkelerinin ısrarına rağmen Türkiye, Suriye’ye girmeyecek. Bunun yerine Eğit-Donat kapsamında muhalifler eğitilip Suriye’ye geçirilecek” sözleri, bir taraftan Yemen müdahalesi öncesi Riyad’da kesişen diplomasi trafiğinin içeriğini ortaya çıkarırken, muhaliflerin havadan destekleneceği açıklaması ise Türkiye’nin doğrudan müdahalesi anlamına gelecektir.

Aslında Yemen üzerinden oluşturulan Arap askeri gücü, Pakistan’ın muhalif pozisyon almasıyla akamate uğramayla karşı karşıyadır. Tecrübesiz Arap gücü, Yemen’i havadan vururken öngörülen karadan müdahale ise daha ziyade Pakistan’a havale edilecekti.

Yemen’de kazanılacağı düşünülen başarı tecrübesi, bilahare Suriye ve belki de Irak’ta devreye konulacaktı. Ancak Pakistan’ın tavrı, Yemen’de Arap ülkelerini hava saldırılarıyla yetinmeye mecbur ederken, bu durum aynı zamanda Arapların önümüzdeki süreçte denedikleri ilk müdahalelerinde başarısızlıkla da karşı karşıya bıraktı. Yemen müdahalesi öncesi yaşanan Riyad merkezli diplomasi trafiğinde Türkiye’nin de aktif bir pozisyon sergilemesi, bugün için Arapların Türkiye’den Suriye’ye müdahale etmesini istemenin ardındaki gerçeğe işaret etmektedir. Amerika’nın çok da içinde görünmek istemediği yeni Türk-Arap güç birlikteliği, ister istemez karşıt hamlelere de kapı aralamaktadır. Türkiye, her fırsatta “Gönül coğrafyamız” diye tabir ettiği bu alanlara karşı politikası, Suriye örneğinden de anlaşıldığı gibi başarısızlıkta kendi rekorunu kırmakla ünlüdür. Attığı her adımda karşılaştığı başarısızlık, görünürde cesaret aldığı “stratejik ortağın” ihanetiyle açıklansa da “stratejik ortak” sadece kendi menfaatlerine odaklanmaktadır. Her dış/bölgesel politika başarısızlığının iç politikaya yansımasının kesin olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, bölgesel konjonktürün dayattığı “Çözüm sürecinin” neden bu denli fiyaskolara kapı araladığı da anlaşılmaktadır. Başkalarının örgütlerini eğitirsen, donatırsan, silahlandırıp “cihada” gönderirsen ve bu atılımın başarısızlıkla sonuçlanırsa, başkaları da senin örgütünü/örgütlerini aynı şekilde senin üzerine salar. Nitekim “Çözüm sürecine” rağmen PKK bu denli pervasızlıklara yelteniyorsa, örgütlerle hizaya getirmek istediğin başkalarının da sana karşı benzer imkânları senin örgütünün hizmetine sunmalarıyla ilgili bir durumun sonucudur. Rojava’nın PKK’ye terk edilmesi de, PKK’nin sınır dışına çıkmaktan vazgeçmesi de bu politikanın sonucuydu.

Seçimden sonra aktif şekilde devreye girecek olan “Eğit-Donat-Sevk Et” modeli, ayrıca sevk edileceklerin havadan korunmasının yapılması, hem çatışmalı alanlarda çatışmaların daha da alevlenmesine sebep olacak, hem de ters hamlelerin benzer şekilde karşılık bulmasına kapı aralayacak. Kaldı ki “Eğit-Donat” misyonunda Amerika ile farklı düşünülmesi, belki de “İç siyasete NATO müdahalesi” olarak özetlenen NT’nin editoryal yazısı, ileride olabilecekler için iyi bir işaret sayılabilecektir.

Ali Özgür / İnzar Dergisi –Haziran 2015 (129. Sayı)
 
20-06-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.