Düşünmek, hayal etmek, konuşmak, yönelmek, yükselmek

Mehmet Gülsever
“Tekâmül” olan ile uğraşırsanız ancak geriletmiş olursunuz. Oysa insan, meyvesinin en olgununu ve en lezzetlisini hiçbir zaman vermedi ve hiçbir zaman da vermeyecek.
Hiçbir mutluluk hikâyesi yoktur ki hüzünle, kederle başlamış olmasın.

Hiçbir zafer yoktur ki uğrunda savaşılmamış, mücadele verilmemiş olsun.

Hiçbir “gayret” yoktur ki bulunduğunuz yerden daha yukarıya sizi çıkarmamış olsun…

Ve hiçbir sabitlik statiklik yoktur ki sahibini, binenini, duranını bulunduğu yerden aşağıya indirmemiş olsun.

Zira yaşam hep yenileme, büyüme, gelişme, yükselme ve ilerleme temel kuralı üzerine inşa edilmiştir. Elma ağacına hayretini hiç gizlememiştir insanoğlu. Ama elma ağacı gibi ilk günün sabitliğinde kalmamış/kalamaz. Elma ağacı “tekâmül etmiş” yaradılıştır. Üzerine koyacağı bir şey kalmamıştır.
    
“Tekâmül” olan ile uğraşırsanız ancak geriletmiş olursunuz. Oysa insan, meyvesinin en olgununu ve en lezzetlisini hiçbir zaman vermedi ve hiçbir zaman da vermeyecek. En olgun ve en lezzetli meyvesi hemen şuracıkta birazcık yüksekte duruyor… Azıcık uzansan, azıcık çırpınsan yakalayıvereceğin…
 
İşte yakaladın ve mutlusun. Ancak bir de bakıyorsunuz ki bir üstteki dalda duran daha leziz bir başka elma duruyor. Bu defa da ona… Sonra üstündekine… Ucu ta yedi kat göklere, kökü yerin merkezine inen şu ağacın en leziz meyvesi en tepesinde olsa gerek. Peki, tepesi nerde?
   
Merak ve “lezzet”e olan düşkünlüğümüz ve yaradılış hikâyemiz bizi en leziz olana götürmeye dürter hep. Oyunu izleyen “oyun kurucu” ise ancak memnun olur bu seyirden.
     
Ama ya “lezzete” çabalamayan aşağıda duran, sadece yukarıya bakmakla yetinen, yukarı çıkanı arlayan, çıkanın çıkarken değip düşürdüğü çürüklerden beslenen ve yetinen, yukarıdakileri de hep çürük zan eden, “çıkmayı” aşağılayan, lezzeti kuruttuğu ağacın odununda arayana ne demeli? Ağacı sadece görünen kısmından ibaret bilen; yerin en merkezine inen köklerinden bîhaber…
    
Köklerinin en ucuna, en yakıcı yerine varıp oradan meyveyi beslemeyi; en lezzetli meyveyi beslemeyi hayal etmek ve amaç edinmek… Çünkü en kılcal damarlardır en değerli besinlere uzanan ve besleyen.
   
Sabit kaldıkça yükselene göre geriye aşağıya doğru inmiş oluruz. Yükselen yükseldikçe uzaklaşır. Uzaklaştıkça aşağıda durana “küçük” görünür, küçüldükçe bilinmezliği artar, bilinmezliği arttıkça sabitliğimiz kendince değer bulur. Sabitliğimiz değer buldukça biz küçülürüz. Biz küçüldükçe meyveler dalda bizi bekler, çürür ve düşer. Çürüklerle beslendikçe zehirleniriz. Biz zehirlendikçe yeryüzü çürür. Yeryüzü çürüdükçe oyunun kuralı bozulur. “Oyun Kurucu”nun kuralı bozulmuş olur.

Yer varsa gök vardır. Zemin varsa zirve de vardır. Meyve doğum ve tekâmüldür, son haldir ağaçta.

İnsanda ise doğum ilk haldir, zirve ise sınırsızdır. Çıkış daimidir. “Mükemmel”in ömrü yağmur tanesinin yere inişi ve ikinci damlanın yola çıkışı kadardır. Sonra diğeri, sonra diğeri… Tekâmül muhaldir.
     
Sınırsız bir zirve için önce emekler insan. “Emek” verdikçe doğrulur ve hızlanır insan. Hayal “hal”dir. Yani hayal “var” olandır, yaratılandır. Yaratılanın gölgesidir. “Zirve, hayalin ulaşacağı noktadan başlar”.
     
Hayal aklın öz sözüdür ön sözüdür. Yola çıkış yeridir, binektir. O nedenle hayallerini zenginleştirenlerin işi bitmemiştir. Daha yeni işe koyulmuştur. Tezgâhı yeni kurmuştur. Daha dokuyacak ne de çok incelik, ulaşılacak ne de çok lezzet var.

Ya hayal kurmayanlar, hayatı kurgulamayanlar… Çıkışı, yükselişi denemeyenler… Onlar sadece kendilerini sınırlamış olmazlar. Dünyaya da “hayali zenginler”e de pranga olmuş olurlar, olmaya çalışırlar.
     
Allah sınırımızı nereye kadar çizmiş bilemeyiz. Ama şunu bilmeliyiz ki biz o sınıra asla ulaşamayacağız. “İşte şu çizilen sınırımızın kıyısıdır” diyebileceğimiz çizgiyi göremeyeceğiz. Çünkü o “son” olur. Son ise “bitiş”tir. Oysa o vardır, sınırsızdır. Oracıkta duruyor. “Yürüyüşü” keyifli kılan da sıkıcılıktan kurtaran da merak uyandıran da bu değil midir? Daimi bir yükseliş…

Bize düşen bu yolculukta ömrümüzün payına düşen mesafeyi kat etmektir. Hayalimizi, kuvvetimizi, kudretimizi, irademizi son noktasına kadar kullanarak yol almaktır. Ne kadar gitmemiz gerektiğini, gittiğimiz ve çıktığımız miktarın bize verilen görevi karşılayıp karşılamadığına aldırmadan “merhamet”e de sığınarak yol almalı ve çabalamalıyız. Böylelikle umulur ki eksikliğimiz bağışlanır.

Çünkü payımıza düşen yükselişi tamamlamamış olmamız, bizden sonrakilerin tamamının olması gereken yeri aşağıya çekmek demektir. Bizden sonraki tüm zamanların mesuliyeti bizdedir. Aşağıda kalışımızın mesuliyetinin bizden öncekilerde oluşu gibi…

Elbette ki “yoktan var” yoktur insan için. Hep “var” olanı bulma, şekil verme, işlevselleştirme, başkalaştırmadır. Enerjiyi biz yaratmadık. Ama onu bulduk ve onu neredeyse sınırsız bir şekilde kullanmayı öğrendik, öğreniyoruz.

Yaratmaya odaklanmak felakettir. Ancak “yaratılmışlıklar”a ulaşmak, onları bilmek, evirmek, işlevselleştirmek, dönüştürmek, onlardan azami derecede yararlanmak, insanın yegâne gayesidir.
     
Peki, ne kadar “yaratılmışlık” var, bilen var mı? Asla! İnsanlığın kat ettiği bunca mesafeden sonra ne kadarına ulaşıldı bilen var mı? Yok! Kim bilir belki de daha çok başlardayız yürüyüşümüzün. Bilinmez! Ama “saklı hazine”nin varlığı mutlak gerçektir. Kim bilir, rüzgâr bilinenin dışında daha ne çok işe yarıyordur. Veya ne çok rüzgâr oluşturma yolları vardır. Kim bilir arkamıza daha ne “rüzgârlar” alırız…
   
Eğer her bir duygu yazılmışsa başka şiire ne hacet olurdu. Her bir duygu her bir insanda başkaca kanatlara dönüşür çırpar ve uçar; söz olur ve hayat bulur; şiir olur.

Yine “Kelamullah” böyle değil midir? Her asra ve topluma hitap etmesinin başkaca yolu var mı; her bir yer ve zamana uygun, içinde barınan, gizlenen manalarına ulaşıp açığa çıkarmak ve insanlığı sabit, statik ve tekçilikten kurtarmaktan başka. Zaten “Kelam” da insanla birlikte bir “tekâmül seyir” izlemiyor mu? Ya da enerjide olduğu gibi içine gizlenen çok amaç ve çok mananın keşfi değil midir kelamın “giz”i. “Kelam” kelamın başlangıç yeridir. “Kelam”ın mükemmeliyetinin ortaya çıkmasının başka yolu var mıdır üzerinde tekellüm ve tefekkür etmekten başka.

Dünya zindanının “müebbet” mahkûmunun daimi cezası: Tefekkür, tahayyül, tekellüm, teveccüh, tekemmül…

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Nisan 2016 (139. Sayı)
 
19-04-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.