Düşünme`den Düşünceye…

Siracettin Aslan
Düşünmenin çıktısı, düzendir, saadettir, siyasettir, iktisattır ve bilumum tüm beşeri ve insani faaliyetlerin anlam dairesidir. Bu anlamlar kategorisinde düşünmenin başlangıç merdiveni, sonuçlarını şekillendirmesi, köken sağlaması ve süreç bakımından olabildiğince önem arz eder. Başka bir açıdan düşünmek, varlığı ve varlık içerisinde öznenin kendini konumlandırma arayışının temel saiklerinin ne olduğu ve aynı şekilde varlığı ve öznenin elde ettiği bilgi ve marifet üzerinde işleme tabi tutacağı “düşünce zemininin” ontolojik ve epistemolojik sacayakları yapılandırır.
Dünyaya hükmeden güç, her ne kadar siyaset felsefelerinde iktidarların otoritesi olduğu şeklindeki değerlendirmelere konu olsa da, esasen düşünme tarzıdır, hikmeti hükümet olması bakımından da düşüncenin kendisidir. Öyle ki otoritenin kılıcı bile, belli bir düşünme biçiminin ürünüdür. Çünkü düşünmek, varlığa ve eyleme anlam ve değer katma pratiğidir. Hakikatin ve reel gerçekliğin mahiyetini keşfetme ve buna bağlı olarak birey, cemaat ve cemiyet hayatının tanzim edilmesinin zihinsel ve politik bir arka plan etkinliğidir. Düşünme etkinliği olmadan, gerek yer küre, gerek gök küre ve gerekse ikisi arasındakilere ilişkin hakikatin var oluşsal düzleme çekilmesi nakıslık arz eder. Zira düşünmek, bu üçlemeden aldığı esinle toplumsal hayatın idamesinin en başat faaliyetidir.

Düşünmek, mevcudat hakkında bir zihin fırtınasıdır, evren tasarım sorgulamasıdır, bir toplum tasavvurudur, yerin üstündekilerini idare etme arayışıdır ve belki de en önemlisi bunların tamamını ihtiva eden bir var olma serüvenidir. Var olmak, o halde düşünmektir ve düşünmek ise kartezyen felsefede olduğu gibi var oluşa yelken açmaktır. Dolayısıyla düşünme tarzlarının bir sonucu olarak düşünce olmaksızın hakikat anlaşılamaz. Hakikat anlaşılmadığında, eylem anlamsız ya da biyolojik arayışların mekanik sınırlarının ötesinde bir değer kazanmaz. Bu bağlamda düşünmek, beyin fırtınalarıyla teşkil edilen kâinat ve toplum tasarımlarının var oluş maksadına uygun olarak “düşüncenin” ilk/e evresidir. O zaman düşünmek, aynı zamanda düşünceye bir çağrıdır. Ancak düşünmenin düşünceye evrilebilmesi/dönüşebilmesi için öncelikli olarak kâinat, insan, varlık, metafizik gibi alanlarda sistemli ve tutarlı bir iddiasının olması zarurettir. Bundan sonra ise bu iddiaların kuramsal düzeyde ifade edilmesiyle toplum, siyaset, eğitim, iktisat, teknoloji gibi alanlarda modeller neşet edilmesiyle kemâl noktasını bulur.

Düşünmek, okumaktır, sonra yazmaktır, ameldir; belki de ne okumak, ne yazmaktır, ne de sadece ufka dalmaktır. Hayır; düşünmek, böyle gelişigüzel bir şey olamaz. Çünkü düşünmenin aracı akıldır, akıl ise doğası itibariyle düzende ve düşünmede anlam, düşüncede tutarlılık arar. Bu bakımdan düşünmek, düşünceye ve bunun önceliğini sağlayabilecek kuramsal nazariyeye davettir. Düşünmek, yere, göğe ve ikisi arasındakinin anlaşılmasına ilişkin kutsi zihinsel bir faaliyettir. Kutsal olanın gölgesi olmaksızın veya yeri aydınlatan göğün metafizik çekiciliği olmadan, düşünme ve düşüncenin fenomenal âlemi ve bunun arkasında ve içindeki tabii ve kozmik düzenin anahtarına kavuşması ne kadar mümkün olabilir ki? Bu bakımdan kutsallık, düşünmenin zincire vurulması değil, aksine düşünmenin çağırısında bulunarak kozmik adalet merkezli bir evren ve toplum tasarımının birlikte cem olunduğu düşüncenin inşasını önceler. Bu tarz bir düşüncenin inşası, ahlak ve adalet argümanları doğrultusundan akil ve ekolojik düzen açısından da gayri akil bütün mevcudatın kendini içinde bulabileceği ve varlık gösterebileceği dünya tasarımının ön temelidir. Zira geleceğin ötesi varsa, varlık sahası ile öte arasında ontolojik bir bağlantının varlığı insanı teo-disipline eder. Bizce meselenin özü, bize, düşünmenin düzen ile olan ilişkisinin sürekliliğinin sağlanabilirliğinin anahtarını, beşer aklının doğalcı/natüralist beklentisinin ötesinde, geçmiş ile gelecek arasında semavi köprü kurma gayretinde/gayesinde olan “düşüncenin” kutsal ile olan sınırları verir. Düşünmek, yaratılıştan(Vakıa/62; Nahl/17; Yunus/3), kitaptan(Kamer/17-22-32-40; Sad/29; Muhammed/24; Mü`minun/68), anı ve geleceği tasarlamak için tarihten (Maide/103; Yusuf/109) dersler çıkarmaktır; tabii işleyişin nihayetini gözetmektir(Muhammed/18; Kasas/60); gök küreyi gözlemlemek ve ondan ibretler almaktır(Mü`min/13); tabii düzen (Furkan/62; Zümer/21; Secde/4; Al-i İmran/190) hakkında fikir telakki etmektir; düşünceyi anlamlı kılan hikmette talip olmaktır (Bakara269) şeklindeki ilahi fermanlara mazhar olmaktır.

Düşünmenin çıktısı, düzendir, saadettir, siyasettir, iktisattır ve bilumum tüm beşeri ve insani faaliyetlerin anlam dairesidir. Bu anlamlar kategorisinde düşünmenin başlangıç merdiveni, sonuçlarını şekillendirmesi, köken sağlaması ve süreç bakımından olabildiğince önem arz eder. Başka bir açıdan düşünmek, varlığı ve varlık içerisinde öznenin kendini konumlandırma arayışının temel saiklerinin ne olduğu ve aynı şekilde varlığı ve öznenin elde ettiği bilgi ve marifet üzerinde işleme tabi tutacağı “düşünce zemininin” ontolojik ve epistemolojik sacayakları yapılandırır.

Düşünme ve düşünceye ilişkin yukarıdaki belirlenen betimlemeden hareketle çağdaş düşünme tarzı tahlil edildiğinde, yukarıdaki bağlamın çok ötesinde bir çerçeve ile karşı karşıyayız. Çağdaş düşünme, karşısına direnebilecek henüz başka bir düşünme tarzı olmadığından bugün yerküreyi ihata etmiştir. Bu kuşatılmışlık, nazari ve pratik düzeyde tartışmaya açabileceğimiz epistemik cehalet, toplumsal kargaşa, zihinlerin tabiat zindanına hapsedilmesi, varlığı anlamdan koparan ve tabiatı tahrip eden sömürgeci tasallutlar gibi birçok olumsuzlukları ihtiva etmektedir. Burada ifade edemediğimiz birçok sorun, çağdaş düşünme biçiminin (yukarıda zikredilen) öncelikli zaruretlerin kemâl konumunu(!) bulan düşüncenin tekelinden kaynaklanmaktadır.

Çağdaş/Batılı düşünme tarzı, eylemi şekillendiren ve konumlandıran mefkûre ile bağlantılı olarak tekno-maddenin mekanik sınırlarına sıkışmış vaziyettedir. Bu durum, hâlihazırda meydana gelen çevresel sorunların yanı sıra çağdaş bireyin ve toplumun ötekisiyle olan pratiğini dayanılmaz hale getirmiştir. Yer küre, bu düşünme tarzının mekan bulduğu düşünsel kavrayışın netice verdiği ekolojik sorunları ve bilhassa ümmet coğrafyasındaki toplumsal ve siyasal kaosu bütün bileşenleriyle haykırmaktadır. Bu haykırışın dili tevhittir, zira mezkûr düşünme ve düşüncenin bilgisel vasıtaları ve tarzları söz konusu kaosu anlamada yetersizdir artık. Ümmet coğrafyasının, bu bunalımların önüne geçebilmesinin en önemli unsuru, çağdaş düşünme tarzına göre değil, kolay olmadığı aşikâr olsa da kendi düşünme ve düşünce tarzını icra etmesinden geçer. Nitekim başkalarının düşünme tarzına göre eylemek, insanın kendisi olmaktan çıkarır ve o, artık bir başkası olur. Yani kendi özgün düşüncesinin inşa edemeyen toplumlar, doğal olarak başka düşüncelerin kölesi olurlar ve onlar gibi düşünmeye başlarlar. Bu durum, doğal olarak otantikliği zedeler, taklidi ön plana çeker, toplumu metafizik özünden koparır.

Hülasa birey, cemiyet ve cemaat hayatının, çağdaş düşüncenin bir tarzı olan pozitivizm ve natüralizmin dar zindanında neşet edilmesine imkân sağlamamalıdır. Hangi “izm” ile başlarsa başlasın, varlığın anlam sınırlarını kuşatan pozitivizm, natüralizm ve pragmatizm gibi bütün düşünsel yaklaşımlar asrın/çağın bağrından sökülüp atılmalıdır. Bunun yerine bireyin, cemaatin ve cemiyetin anlam ve değer bulacağı düşünsel havzaların ve parametrelerin imkân sağlayacağı gelenek/ler inşa edilmelidir. Çünkü düşünmek, İbn Sina`nın makul ve makbul ifadesiyle, “icabete hazırlayan bir yakarıştır” (“kâne`l-fikru darben mine`t-tazarrui`l-muiddi li`l-icâbe).

Çağın bu olumsuzluklarına mukabil deriz ki düşünmek, oysaki hayata ve geleceğe mana ile bakmaktır, insanlık coğrafyasındaki kargaşaları, gözyaşlarını ve vaveylaları güven limanına çekme gayretidir. Düşünmek, toplumsal, siyasal ve iktisadi hayatın anlamsız keşmekeşlerinin üç adım ötesini görmek ve bunlara karşın mücadele azminin mihenk taşını aramaktır. O zaman düşünmek, yola çıkmaktır, yolda ve yoldaş olmaktır; ufka bakıp yeri gözetlemektir, dağın yamacına, tepesine bakıp ötesini görmektir. Unutulmamalıdır ki düşünceler, köken bakımından “ruhun kendi kendine konuşmasının bir nüvesi” (Eflâtun) olduğunda hiçbir güç ve iktidar tarafından bastırılamaz.

Sıracettin Aslan | İnzar Dergisi | Eylül 2017 | 154. Sayı
 


 
11-07-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.