Düşmanına bile rahmetsin Ey Nebi!

Sadullah Aydın
Bir aydan fazladır dağ, taş senin adını haykırıyor ey Nebi! Gönüllerimiz senin aşkınla sarhoş; göklerimiz, evlerimiz salâvatlarla şen şakrak! Sana olan sevgi, sana olan hasret, özlem ve bekleyiş kıtaları aştı. Rahmetine muhtaç olan bizler özleminle kavruluyoruz ey Nebi!
Bir aydan fazladır dağ, taş senin adını haykırıyor ey Nebi! Gönüllerimiz senin aşkınla sarhoş; göklerimiz, evlerimiz salâvatlarla şen şakrak! Sana olan sevgi, sana olan hasret, özlem ve bekleyiş kıtaları aştı. Rahmetine muhtaç olan bizler özleminle kavruluyoruz ey Nebi!

Senin diriltici öğretilerin dünya için rahmet ey Nebi! Dünya sana hasret, senin kurtarıcı yoluna hasret. Gözlerimi kapatıp seninle Taif yolculuğuna çıkıyorum ey Nebi! Düşmanına bile rahmet olduğunu tüm dünyaya ispatladığın Taif yolculuğuna…

Düşmanına bile rahmettin ey Nebi! Hüzün yılından sonra senin iki büyük himayecin, koruyucun Ebu Talip ve sevgili eşin Hatice’tül Kübra’nın vefatından sonra Mekkeli müşriklerin baskıları, zulüm ve işkenceleri zirveye çıkmıştı. Sen ve dostların için dünya korkunç bir zindana dönmüştü. Her şey Müslümanların aleyhinde gibi görünüyordu. Davet çalışmaları durma noktasına gelmişti. Baskılara dayanamayan bir grup Müslüman senin izninle Habeşistan’a hicret etmişti. Geride kalan zayıf Müslümanları, Kureyşlilerin alçakça işkencelerinden hiç kimse koruyamıyordu. Bilal’in, Habbab’ın, Abdullah İbni Mesud’un ve diğerlerinin acıklı feryatları, “ahed! ahed!” sesleri sabah akşam Mekke göğünü inletiyordu. Sen çaresizdin ey Nebi! Dua ve sabırdan başka elinden bir şey gelmiyordu.

İşte böyle zor, çileli günlerin birinde sen Taif’e gitmeye karar verdin. Taif, Mekke’ye yakın bir şehirdi. Halkı zengindi. Mamur bağları, bahçeleri, güzel evleri vardı. Belki şehrin ileri gelenlerinden bazıları iman eder, Müslümanlara rahat bir nefes aldırırlardı. Taif imana gelirse Müslümanlar için ikinci bir yurt olur, İslami davet çalışmaları oraya kaydırılırdı.

Bin bir ümitle Taif’e doğru yola çıktın ey gözlerimin nuru. O esnada Taif’i üç kardeş yönetiyordu. Doğruca onların yanına vardın. Onları İslam’a davet ettin. Eğer Müslüman olur, sana yardımcı olurlarsa Allah’ın onları cennetle mükâfatlandıracağını söyledin. Kur’an’dan ayetler okudun. Cennetle müjdeleyici, cehennemle uyarıcı son peygamber olduğunu bildirdin. Saatlerce onları iknaya çalıştın.

Ama zenginliğin ve yöneticiliğin kendilerini şımarttığı üç azgın kardeş seni alaya aldılar. Gönül yaralayıcı küstahça laflar ettiler. Seni yalanladılar. Tehditler, hakaretler savurdular.

Sapıklığı, imansızlığı meziyet sanan bu insanlar ne kötü, ne alçak kişilerdi Allah’ım! Sevgili Resulün kalbini, o nazenin yüreğini dertle, gamla doldurdular.

Sen onlardan ümidini kesince bari bu ziyareti gizli tutmalarını rica ettin. Kureyşli müşrikler bu ziyaretten haberdar olurlarsa daha da zorbalaşabilirlerdi.

Taif’in azgın yöneticileri senin gelişini her tarafta ilan ettiler. Bununla da yetinmediler. Şehrin bütün serserilerini, kadın ve çocukları yollara dizdiler. Ey aziz Nebi, serserilerin, kadın ve çocukların küfürleri, alayları, sataşmaları arasında şehirden çıktın. Bazı şarlatanlar işi sen gözümüzün nurunu taşlamaya kadar götürdü. Atılan taşlardan mübarek ayakların kan içinde kaldı. Elbiselerin yırtıldı. Mübarek vücudun toza toprağa, kana bulandı.

Ey Resûl-i Kibriya, Taiflilerin saldırısından o yakınlarda bulunan bir bağa sığınarak kurtuldun. Utbe ile Şeybe isminde iki Kureyşli kardeşin bağıydı bu. Utbe ile Şeybe İslam’ın ve senin düşmanların oldukları halde duygulandılar. Seni o halde görünce kalpleri merhametle doldu. Köleleriyle sana bir tabak üzüm gönderdiler.

Hüzünle bir ağacın gölgesinde oturdun. Karşılaştığın muamele seni derinden sarsmıştı. Kendini çaresiz, horlanmış, zayıf hissediyordun. Yaralı kalbin acılarla dolu olarak ellerini göğe kaldırdın. Tek sığınağın Rabbindi. Rabbine şöyle yalvardın, yakardın:

- Allah’ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak Sana arz ve şikâyet ediyorum! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin horlayıp dalına bindiği biçarelerin rabbi Sensin, gazabına uğramayayım da çektiklerim ne olursa olsun yine katlanırım! Ancak senin af ve mağfiretin, merhametin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir. Allah’ım! Senin gazabına uğramaktan, ilahi rızadan uzak kalmaktan Sana, Senin o karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini yoluna koyan ilahi nuruna sığınıyorum. Allah’ım, Sen hoşnut oluncaya kadar affını dilerim!

Başına gelen musibetler, çektiğin acılar, aşağılanman, horlanman seni Rabbine şükretmekten alıkoymuyordu. Yeter ki Rabbin, sahibin senden hoşnut olsun, her şeye katlanmaya hazırdın.

Şanı yüce Allah, sen sevgili kulunun münacatını, yalvarışlarını cevapsız bırakmadı. Sana dağların işinden sorumlu meleği gönderdi. Dağların meleğini senin emrine verdi. Seni yalnız ve kimsesiz bırakmadı. Arkanda Rabbin olduğunu, Rabbinin her zaman seninle beraber olacağını bildirdi.

Dağların meleği sana:

- Selam sana ey Muhammed! dedi. Allah beni sana gönderdi. Dilediğini söyle, hemen yerine getireyim! Emret, sana zulmeden şu müşrik kavimleri helak edeyim! Dağları onların başına yıkayım!..

Sen merhamet ve şefkat peygamberi, sana onca zulmü, işkenceyi, hakareti reva gören azgın müşriklere acıdın. Onların yok olmalarına gönlün razı olmadı.

-Hayır! diye konuştun. Hayır... Onlar bilmiyorlar, onlar cahildirler. Eğer bilselerdi böyle yapmazlardı. Belki hidayete gelirler. Belki soylarından salih insanlar çıkar...

İnsanlıktan çıkmış o azgınların, o hak ve adalet düşmanlarının helak olmaları senin iki dudağın arasından çıkacak tek bir kelimeye bağlıydı. Ama senin dudaklarından merhamet yüklü kelimeler dökülüyordu. Seni kana bulayan, taş yağmuruna tutan düşmanlarının kurtuluşu için yalvarıyordun Rabbine. Ve eğer sağ olsaydın, yaşasaydın bugün; sana terörist diyen batılı barbarlar, dünyevi çıkarları, petrol ve enerji kaynakları uğruna dünyayı cehenneme çeviren, Müslüman halkları köleleştirmeye çalışan, ülkelerini işgal eden sahte medeniyet ve özgürlük havarilerini kurtuluşa erdirmesi için Rabbine yalvarış, yakarış dolu dualar ederdin...

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Mayıs 2015 (128. Sayı)
 


 
27-05-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.