Dünyaya Geldiğine Pişman Olanlar

Konuk Yazarlar
İnsanın şu dünya misafirhanesine gönderildiğine sevinmesi çok mühimdir. Çünkü insan şu dünya misafirhanesine gönderildiğine sevinirse, elbette göndereni sever. Yani kendisini dünyaya gönderen Allah’ı da sever. Onun için bu dünya misafirhanesine gönderildiğine sevinemeyen insanı, çok manevi tehlikeler bekliyor. O tehlikelerin bir kısmını hatırlamaya çalışacağız. Çünkü manevi tehlikeleri hatırlamak, o tehlikelerden sakınmaya vesile olur.
İnsanın şu dünya misafirhanesine gönderildiğine sevinmesi çok mühimdir. Çünkü insan şu dünya misafirhanesine gönderildiğine sevinirse, elbette göndereni sever. Yani kendisini dünyaya gönderen Allah’ı da sever. Onun için bu dünya misafirhanesine gönderildiğine sevinemeyen insanı, çok manevi tehlikeler bekliyor. O tehlikelerin bir kısmını hatırlamaya çalışacağız. Çünkü manevi tehlikeleri hatırlamak, o tehlikelerden sakınmaya vesile olur.

Nitekim bu dünyaya gönderildiğine sevinen, dünyadaki her şeyi Allah için seven ve dünyada karşılaştığı ve yaşadığı her şeyin ahiretteki meyvelerini hatırlayan insan, Allah’ı daha ziyade sever. Onun Allah’ı daha ziyade sevmesi; kendisinin hayatına, davranışlarına ve hayata bakışına yansır.

O halde nasıl bir bakışımız olsun ki ve nasıl bir hayat yaşamalıyız ki, bu dünyayı gündüzüyle gecesiyle, baharıyla kışıyla, sağlıklı ve hastalıklı durumlarla ve hayatıyla ölümüyle sevebilelim? Öncelikle şunu belirtelim ki, bu dünyada en önemli işimiz ebedi ahirete hazırlanmaktır. Yani gülüp ağlamamızla, hüzün ve korkularımızla ve hakeza heyecanlanmamızla ebedi ahirete hazırlanıyoruz. Eğer bütün bu duygularımızla ebedi ahirete hizmet edersek, hakiki güzelliğe kavuşuruz inşallah.

Öte yandan bu dünya sınırları ve dünyanın dar kalıpları içerisinde, bu dünyanın ve bu dünyada yaşadığımız hallerin güzellikleri asla görülmez, ancak imani bakış açıyla görülür. O halde imani bir bakış açısıyla konuyu biraz daha açalım… Eğer insan bu dünyaya geldiğine sevinmeyip pişman olursa, o insanı bekleyen çok büyük manevi tehlikeler var dedik. Aslında insan dünyaya geldiği ilk gün, ay ve yıllarda çok mutludur. Örneğin dünyaya yeni gelen çocuğun ruhunda hiçbir korku, endişe ve hüzün yoktur. Bu nedenle çocukları kucağına alıp sevenler, kendi yaşadığı korku ve acıların yavaş yavaş dağıldığını hissederler. Yani o masum çocukların ruhundaki tam emniyet, güvenlik ve mutluluk hali çocukları sevenlere de yansır. Onun için küçük bir çocuğu gören insan; dehşet, korku ve hüzün hissetmez. Bir mutluluğun kendisine yansıdığını hisseder.

Demek ki insan dünyaya geldiği dakikalardan itibaren ruhen, kalben ve hissiyatıyla çok mutludur. Bu nedenle kendisini dünyaya gönderen Allah’ı sever. Çünkü çocukların ruhundaki hissiyatı okuyabilseydik veya hissedebilseydik çocukların fıtraten Allah’ı ne kadar çok sevdiklerini keşfedebilirdik. Onun için çocuklar, dünyaya her haliyle güzel bakıp seviyor, gelecek korkusu yaşamıyor ve geçmişle ilgili hüzün ve acılar da yaşamıyor. Evet, çocuklar belki her şeyin sevimli yüzünü aklıyla fark etmese de ruhuyla her şeyin güzel mana ve meyvelerini hissettiği yıllar, insanın bu dünyaya gönderildiği ilk yıllardır. Ancak çocuğun akıl baliğ olup imtihanı başladıktan sonra, geçmiş ve gelecekle ilgili acı ve korkuları başlıyor. Böylece yaşadığı bazı haller onun dünyasında sarsıntı yapmaya başlıyor. Örneğin kendisinin ve yakınının hasta olması veya yakınının ve sevdiğinin vefat etmesi, onu sarsmaya başlıyor. Bütün bunlar, bazen insanın hayatında deprem gibi etki yapmaya başlıyor.

İşte iş bulamama kaygı ve korkuları ve bulduğu çok güzel bir işte yaşadığı bir sıkıntı ve hayal kırıklığı, insanı dünya ile münasebetlerinde sarsıntılara götürebilir. Peki, böyle bir durumda ne yapalım? İnsan gündüzüyle, gecesiyle, baharıyla, kışıyla; bahara ve kışa benzeyen halleriyle, bu dünya gemisinde hayatına devam ediyor. İşte insanın artık akil baliğ olduktan sonra, küçük iken yaşamadığı korkuları yaşamaya başladığında ve küçük iken çekmediği sıkıntıları çekmeye başladığında yapacağı şey, korku ve sıkıntıların manalarını öğrenmek olmalıdır. Aksi halde başka çaresi yoktur. Onun için sıkıntılardan ve sıkıntı gelme ihtimallerinden kaçarak, hasta olma ihtimallerinden ve ölümden korkarak, bu dünyanın güzellikleri keşfedilmez. Yani insan problemlerden ve problem olarak düşünülen şeylerden kaçmamalı, aksine çözmeye çalışmalıdır.

Bu nedenle insanın dünyaya gelmesine sevinmemesine sebep, karşılaştığı problem ve acıları çözmemek ve manalarını keşfetmemektir. Zaten yaşanan sıkıntıları manasız zannetmek, insanı ruhen ve kalben boğar. Yani eğer insanın aile ve iş hayatında, iktisadi, ictimai dalgalanma ve çalkantıların mana ve meyveleri görünemez, yaşanan sıkıntıların Allah’ın imtihan soruları olduğu anlaşılmaz, çözülmeyen sorular, çözülemeyen problem ve sıkıntılar insanı yavaş yavaş kuşatmaya ve boğmaya başlarsa, insan dünyaya geldiğine pişman olmaya başlar. Ardından kendisini dünyaya gönderene de gizlice düşman olmaya başlar. Bu insanın kendi eliyle hayatını zehirlemesi anlamına gelir.

Ancak dünyada yaşanan güzellik ve sıkıntıların meyvelerini görebilmek, yaşanan sevinç ve sıkıntıların hakiki ve daimi meyvelerinin ebedi ahirette olduğunu öğrenmeye çalışmak, insanın dünyaya gönderildiğine sevinmesine vesile olur. Dünyaya gönderildiğine sevinen insan, kendisini dünyaya gönderen Allah’ı da çok sever. Allah’ı seven insan, Allah’ın yarattığı her şeyin güzelliklerini hissetmeye başlar. Zaten Allah her şeyi güzel yarattığını belirtmiş Kur’an’da. Ancak asıl önemli olan bu güzellikleri keşfetmektir.

Demek ki Allah’ın yarattığı her şeyin güzel olduğuna şahitlik yapmaya ve şahitliklerini geliştirmeye çalışanlar, dünyaya geldiklerine sevinirler. Hakikaten insanın dünyaya gelmesine sevinebilmesi, insanı, yaşadıklarını değerlendirip güzel okumaya ve Allah’a şükretmeye götürür. Yaşadıklarını değerlendirmeye çalışan insan, sıkıntı yaşıyorsa Allah’a daha çok dua eder. Ama eğer mutluluk yaşıyorsa Allah’a daha çok şükreder ve her vesileyle bu mutluluğu yaşadıkça dünyayı ve dünyadaki her şeyi Esma-ı Hüsna’ya bakan cihetleriyle ve ahirete bakan yönleriyle daha çok sever. Böylece hayat gittikçe daha tatlı ve daha güzel olur kendisi için. Yani güzel yaşadıkça daha güzel meyvelerini hissetmeye başlar.

Ancak Allah’ın yarattığı her şeyin en güzel olduğuna şahit olamayan, yaşadığı olaylara kendi kafasına göre ve şeytanın telkinleriyle anlam vermeye çalışanlar, bu dünyada ruhen ve kalben boğulurlar.

Örneğin bir insan dünyaya gelirken mutlu, ergenlik döneminde mutlu ve daha sonra mutlu olacağı bir evlilik yapar. Böylece evlendiği eşi ile uyum sağlayıp anlaşıyor ve her konuda birbirlerine yardımcı olmaya çalışıyorlar. Bunun üzerine bir gün televizyondan haberleri dinlerken kendileri gibi mutlu olduklarını düşündükleri ama kendilerinden yaşı biraz küçük çiftlerin vefat ettiğini öğrenir ve kendisi bu çiftlerin ayrılıkları nedeniyle çok üzülür. İşte televizyondaki bir olay, izleyen insanın hatırına neler getiriyor neler… Bu nedenle bir anda yaşayacağı sonsuz ayrılıklar hatırına gelmeye başlamış. Dolayısıyla çok mutlu olduğu halde aile hayatında birden derin bir korku yaşamış. Bu çift mutluluğuyla Allah’ı daha çok sevmeye ve ahirete daha ziyade hazırlanmaya çok yakın bir yerdeyken bu olaydan ibret almaz, Allah’ı ve ahireti unutur ve yüzünü dünyaya çevirirse, o mutluluk onları korkutmaya, bunaltmaya ve boğmaya başlar.

Zaten dert ve sıkıntıların içindeki kolaylıkları ve güzel neticelerini öğrenmeyen insan, her tarafı karanlık ve düşman görerek “Her taraftan kuşatıldım, hayattan tat alamıyorum, hiç yüzüm gülmüyor, hep olumsuzluklar beni buluyor” gibi sözler söyleyerek dünyaya geldiğine pişman olur. Hâlbuki kişi bakış açını değiştirip sadece olumsuzluklara odaklanmaz ve bardağın dolu tarafından bakmayı öğrenebilseydi rahatlardı. Hem bu dünya sırf eğlence yeri değil ki… Biz de bu dünyaya sırf lezzet almaya ve eğlenmeye gelmedik. Ancak sınırlı ölçüde ve günah içermeyen eğlenceler bunun dışındadır. Zaten böyle bir eğlence şekli ahirete hizmet eder. Ama eğer bu dünyayı eğlence amaçlı yaşar isek ahirete hazırlanamayız, Allah korusun. Dolayısıyla biz, ahirete dair önemli vazifelerimizi yapmaya geldik. Onun için Mü’minin amacı dünyada ahiret azığını toplamak olduğu için, dünyaya geldiğine pişman olmaz.

Ancak insan sayısız tahribatı ve sayısız yaraları değerlendirmez, ahirete iman ve ahirete hazırlanmakla tedavi etmez ve manevi yaralarına merhem sürmezse, zamanla dünyaya geldiğine yavaş yavaş pişman olmaya başlar.

Peki, neden bir saniyelik ayrılıkla ilgili hatırına gelen şey, insanın ruhunda ve kalbinde tahribat yapar? Çünkü bir ayrılık sonsuz ayrılıkları hatırlatır. Sadece orada kalmaz. Yani eğer bir insan küçükken ahiretin varlığını eksik öğrenirse, yaşadığı ayrılıkların ruhunda ve kalbinde hadsiz tahribat yapmasını engelleyemez. Özellikle ahiretin bu dünyadan daha güzel olduğunu öğrenmek gerekir. Demek ki insan ancak ahiretin ebedi olduğunu ve ahiretteki saadetin bu dünyadaki hazırlanmayla mümkün olduğunu öğrenerek bu dünyaya geldiğine sevinir ve her şeyi sever.

Ancak insan, Allah’ın kendisine ihsan ettiği enerjiyi, kabiliyeti, merakı, heyecanı, aklı, hayali ve diğer imkânları sırf dünya için kullanırsa, dünyaya geldiğine sevinemez; olaylara verdiği yanlış anlamlar kendisini manen boğar ve kalbini harap eder.

Demek ki insanın dünyaya gönderilmesine sevinmesi ve dünyaya gönderen Allah’ı sevmesi, ahireti bilmeye ve ahireti dikkate alarak yaşamaya çalışmasına bağlıdır. Aksi halde bunun başka yolu yok. Başka yol arayan, sadece kafasını duvara vurmuş, duvara vurdukça dünyaya geldiğine pişman olmuş olur.

Aslında dünyada insanı korkutan, sevindiren ve hüzünlendiren her şey lisanı hal ile “Ey insan sırf bu dünya için yaratılmadın! Dünyada ahiret hesabına bulunuyorsun. Anne karnındaki çocuk, sırf annenin karnı için yaratılmayıp, üç karanlık içinde anne karnında dünyaya hazırlandığı gibi…” ve “ Ey insan dünyada yaşadığın korkular, hüzünler ve acılar seni ahirete hazırlanmaya teşvik ediyor” dediği halde insan olayların bu manevi konuşmalarını duymamayı tercih eder ve “ Hayır, ben dünyayı istiyorum, sırf dünya için yaratıldım” derse, ona denir ki, “Sırf dünya için yaşamayı tercih edersen en sonunda dünyaya geldiğine pişman olursun, yazık olur. Hâlbuki dünyayı ahiret için, Allah’ın rızasını umarak değerlendirirsen, o zaman dünyaya geldiğine sevinirsin ve dünyada yaşadığın, gördüğün her şeyi sevmeye başlarsın.”

Demek ki mutluluğun ahirette devam ettiğini bilmekle, mutluluk, insanı mutlu eder. Aksi halde sona ereceği hayalleri kurulan mutluluklar, görünürde insanın yüzünü güldürürken derinlerde inanın ruhunu yakar. Bu nedenle mutluluk, devam ettiğinde güzel olduğu gibi, hastalık, sıkıntı ve meşakkatler ahiret hesabına değerlendirildiğinde yavaş yavaş insana sevimli yüzünü gösterir. Böylece sıkıntı ve meşakkatlerle barış içinde yaşamayı öğrenip dünyaya geldiğine sevinir. Aksi halde sevinmez.

Allah, dünyanın gündüzüyle, gecesiyle, baharıyla, yazıyla, kışıyla, güzüyle ve insanın yaşadığı her halin çok güzel yaratıldığını, çok güzel mana ve meyveleri içinde saklandığını öğrenebilmeyi ve ona göre hayatı okumaya, anlamaya ve değerlendirmeye çalışmayı hepimize nasip etsin, âmin!

Konuk Yazar: Nadire Batu / İnzar Dergisi – Şubat 2017 (149. Sayı)
 


 
14-02-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.