Dua Yolunda Bir Adım…

Yusuf Akyüz

Hasret, vuslata giden yolda bir kıvılcım ve adım; ızdırab ise dua çağrısıdır… Gafletten uyanış, acı kaybın farkına varış; kurtuluş için deruni bir çaba, ağlayış ve yakarıştır…
“Darda kalmış kimsenin dua ettiği zaman duasına icabet eden ve başındaki sıkıntıyı gideren…”(Neml,62)

“Rabbiniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin, size icabet edeyim…’ ” (40/60)

“Sıkıntılı zamanlarında Allah’u Teâlâ’nın kendisine icabet etmesini isteyen kimse, rahatlık zamanında duayı çok yapsın.” (Tirmizi, Deâvât,9)

“Samimi dua, her türlü belâyı geri çevirir.”

“Samimi ve hâlis dua, inen ve henüz inmeyen belâ ve musibetlere fayda verir. O hâlde siz de ihlas ve samimiyetle dua’ya devam edin ey Allah’ın kulları!” (Câmiûs-sağir, 4265; Tirmizî, 3548)

“Eğer Allah’u Teâlâ seni bir zarara (musibet ve belâya) uğratırsa, artık o belâyı O’ndan başka kaldırabilecek kimse yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfûnu geri çevirebilecek hiçbir kuvvet de yoktur. O, kullarından dilediğine bunu eriştirir. O Gafûr ve Rahim(çok bağışlayıcı ve çok esirgeyici)dir.” (Yunus Sûresî, 107)

Hasret, vuslata giden yolda bir kıvılcım ve adım; ızdırab ise dua çağrısıdır… Gafletten uyanış, acı kaybın farkına varış; kurtuluş için deruni bir çaba, ağlayış ve yakarıştır… Vicdanın uyanışı, kalbi teveccüh ve alâkanın manası, kalbi tebellüratın en yalın yansıması dua’dır… Dua, insanın aynası, kalbinde saklı en pinhan duyguların in’ikâsıdır… Ölmeden; fırsatlar elden çıkıp gitmeden; henüz vakit varken ve kapılar açık iken kurtuluş çağrısıdır. Kabirden, mahşerden ve ateşe düşmeden önce; kalk, doğrul ve kurtul çağrısıdır. Dua, madde ve manada, dünyada ve ukbâda her türlü ızdırabtan; sıkıntı, hastalık, darlık ve azabdan kurtuluş çağrısıdır…

Hastaların ilacı, gönüllerin şifâsı, dertlilerin devası ve kurtuluşun sırlı anahtarı dua’dır… Belki aldığımız her nefes bir dua fırsatı; yaşadığımız her acı ve ızdırab mâverâdan gelen bir dua çağrısıdır…

“De ki: Duanız (ve ibâdetiniz) olmasa, Rabbim size niye değer versin?” (Furkan Sûresi,77)

“Şüphesiz ki Allah-û Azze ve Celle (Kendisinden bir şey isterken) ısrarla dua edenleri sever.” (Taberâni, 2/795)

Kulluğun en şuûrî ve derûnî ifâdesi olan dua, Rabbiyle barışmanın, O’na dost, yakın ve âşinâ olmanın ilk adımı; O’nunla irtibatın, teveccüh ve alâkânın en yalın manasıdır. Aynı zamanda bir şuûr ve idrâk; tezellül ve tekessür hâlinde yalvarış ve yakarış, tehassüsât ve niyazdır. Bazen kalpten gelen bir damla gözyaşı; ağlayış ve sızlayıştır.  İnsandan sâdır olan en mutana sıvı gözyaşıdır. Gözyaşı inci damlası, hissi duanın en bâriz yansımasıdır. Gözyaşı, intibah ve uyanış, yöneliş ve arayıştır. Ağlamak, acı, kaybın ve boşa geçen hayatın farkına varmak, gafletten uyanıp yola çıkmaktır. Şuursuzluktan mana ’ya, karanlıktan nura, darlıktan ferahlığa ve ızdırabdan huzura açılan kapı dua’dır… Duamız varsa, her şeyimiz vardır…

Zaten kıymet ve itibarımız da ancak duamız kadardır. Haddizatında şu naçiz varlığımızın sırr-ı manası da ibâdet ve duâ’dır… Duasız geçen ömür ise berhevâdır…

Dûa ve gözyaşı birbirini tamamlayan iki sırlı mâna’dır. Bulmak için aramak, yola çıkmak ve yolda olmaktır. Çile potasında nice zamana kadar yoğrulmak, pişmek ve olmaktır. Çile, acı ve ızdırabın hulâsâ-i kelâmı, bazen bir damla gözyaşıdır. Bir damla gözyaşındaki sırlı manayı söz ve yazıyla anlatmak imkânsız sayılır. Zira bu duygular ancak yaşanarak anlaşılır; yaşamayanlara kapalı meçhul bir muammadır. Gözyaşı hem ağlamak hem de anlamak için yola çıkmaktı. Vicdanın uyanışı, ızdırab ve dua çağrısıdır. Rikkat, şefkat, merhamet ve muhabbet gibi kalbî duyguların anahtarı da dua ve gözyaşıdır… Barınağımız, sığınağımız, ümit, teselli ve sürur kaynağımız duâ’dır… Duâ’dan gayrı gidecek kapımız, Hakk’ın dergâhından başka sığınağımız yoktur. Duâ, madde ve manada, dünyada ve ukbada en büyük iltica kapısı ve muazzam bir kurtuluş fırsatıdır. Bir gün ansızın yüzümüze ebediyyen kapanmadan önce bu kapının kıymetini çok iyi bilip azamî nispette değerlendirmeye cehd ve gayret etmek lâzımdır…

Cenâb-ı Hak Teâlâ, her şeye Kadir ve Şâhid’dir. Dilediği her şeyi gerçekleştirmeye, dilediği şeyi dilediği kuluna dilediği anda vermeye Kâdir’dir. Hiçbir şey O’na güç ve imkânsız değildir. “Ne gelirse Hak’dan gelir; sebepler bahâne ve perdedir.” Zaten sebebler, Cenab-ı Hakk’ın kudretine perde kıldığı nâçiz vesîlelerdir. Cenab-ı Hak, imtihan hikmetine binâen kullarına sebepler perdesi ardından verir. Elbette dilerse sebepsiz de vermeye Kâdir’dir. Nitekim enbiya (as.)ya verilen mucizeler ve evliya (ks)ya lütfedilen kerametler, işte böyle sebeplerin devre dışı bırakıldığı harikulade ayetler ve hâdiselerdir.

“Sizin biriniz duâ ettiğinde, rağbetini büyük yapsın. Çünkü vereceği hiçbir şey Allâhû Tealâ’ya büyük gelmez.” (Müsned-i Ahmed ibni Hanbel, 9900-2/457)

Allah’u Teâlâ nihayetsiz kudret ve kuvvet sâhibidir; sebepli veya sebepsiz dilediği her şeyi vermeye ve almaya Kâdir’dir… Duasına icabet ettiği kullarını sebeplerin darlığında çaresiz bırakmaz; lütuf ve inayeti ile imkânsız sayılan şeyleri mümkün kılar; her şeyin bittiği anda hiç beklenmeyen kapılar açar. Mesela: Daralmış ve bunalmış muzdarib bir kulun duâsına icâbet edilir, ummadığı yerden yardım gelir, tahmin edemediği şekilde haceti giderilir ve muradı gerçekleşiverir. Doktorların hayatından ümid kestiği hastaya dua vesilesiyle şifa bahşedilir. En ağır cezaya mahkûm edilen bir kula hiç ummadığı anda tahliye beratı verilebilir. Cenâb-ı Hak Teâlâ vermeye de almaya da Kâdir’dir.

Dua kapısı, kulların yüzüne açılan ve imkânsıza yer olmayan muazzam bir imkândır. Cenâb-ı Hakk’ın verdiğine hiç kimse mâni olamaz. Hulûs-i kalble bu kapıya yönelip cân-u gönülden el açıp dua eden nasibi kadar muradına nâil olur… Kâinatta duâ’dan daha büyük bir kapı yoktur… Belâ’ya mukabil duâ vardır… Musîbet ve belâ ne kadar büyük olursa olsun, Hakk’ın rahmeti daha büyüktür… Hakk’ın rahmetine mukabil, her türlü musibet ve belâ küçüktür… Duâ’ya devam eden, Hakk’ın fazl-ı kereminden, lütuf ve inâyetinden mahrum olmaz… Haddizatında dua’dan uzak geçen bir hayat, yaşanmış bile sayılmaz! Belki en büyük musibet, duâ’dan mahrum olmaktır… Duâsız geçen zamana acımak lazımdır… Aldığımız her nefesin ardında bir ölüm ihtimâli vardır; akıbet her yerde herkese yakındır… Nefesleri sayılı şu fânî hayatın her ânı aslında bir duâ fırsatı; kurtuluş hamlesini yapabileceğimiz yegâne zamandır… Hakk’ın inâyetiyle kazanmak ve kurtulmak, bu zamanı gerektiği şekilde ve lâyık-ı vechîyle değerlendirmeye bağlı bulunmaktadır…

Hakk’a giden yolda en kıymetli azık her hâlükârda duâ’dır… Duâ’dan gâfil olmamak, hatta mümkün olsa hayatın her ânını duâ ile yaşamaya çalışmak lâzımdır…

Nice hastalar dua ile şifâ bulmuş, nice dertliler dua ile derdinden kurtulmuş, nice muhtaç ve çaresiz insan dualarla muradına kavuşmuş, ihlâs ve samimiyetle dua’ya devam edenler, Hakk’ın lütuf ve inayetine ve ihsanına mazhar olmuştur.  Ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde dua talimi ve makbul dua numuneleri çok geniş yer tutar. Kur’an-ı Azimuşşân en büyük dua olan Fatiha ile başlar; muavvezeteyn -iki sığınma- duası Felak ve Nas suresiyle hitam olur. İki cihan saadetinin anahtarı duâ’dır… En çaresiz ve tedavisiz hastalıkların ilacı duâ’dır… Maddi ve manevî her türlü belâdan; sıkıntı ve ızdırabdan; darlıktan ve zindandan kurtuluşun yegâne yolu duâ’dır… Dua varsa, her zaman umut vardır… Zaten dua, Hakk’ın rahmetinden ummak, O’na el açıp yalvarmak, umut ve inançla O’nun kapısına varmaktır…

“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvî edin, belâya karşı da duâ hazırlayın.” (Abdullah ibni Mes’ûd(r.a.) dan rivayetle; Beyhaki, Şu’âbu’l’imân, 3557, 3/282; Tâberâni, 10196, 10/128 Mu’cemû’l Kebir)

Hakk’a yönelişin remz-i nişânesi ibadet ve duâdır…

O’nunla irtibat ve alâkânın alâmeti samimi duâdır…

Hakk’a yakınlığın, kurbiyet, samimiyet, muhabbet ve teslimiyetin hulâsa-i kelamı duâ ve niyazdır… İman, şuur, ihlas ve takvânın en bariz yansıması; Hakk’a adanan bir hayatın en müşahhas manası da duâdır… Hayat ancak duâ ile anlam kazanır… Duâ’sız geçen bir ömür berhevâdır; kayıp ve ziyândır, âkıbeti hüsrândır… İnsan kabir âleminde ve rûz-i mahşerde, dünyada iken duâsız geçen zamanları için hayıflanacak, daha fazla duâ edemediği için pişmanlık duyacaktır… Yarın kabir âleminde ve mahşerde pişman olmamak için ömür nimetinin her ânını ganîmet bilip duâ’ya sarılmak lâzımdır…

Elbette ibadetsiz duânın merdud olduğu izahtan vârestedir; dua ibadetin meyvesi ve semeresidir… Vecibelerini ifâ eden kulun Hakk’ın fazl-ı kereminden isteyişi, hâlini ve hâcetini O’na arz edip O’nun ihsânını bekleyişidir…

Duâ, hâlin ve dilin, kalbin ve kavlin bütünleştiği bir manâdır. Sebeplerin gözden düştüğü ve gönülden silindiği bir hengâmda, sebeplerden ve hâdiselerden arınmış bir kalbin samimi niyâzıdır… Duâ, hem zikir, hem tesbihattır; tevbe, inâbe ve istiğfardır… Dua, ağlayış ve yakarıştır; seherlerde ve secdelerde bazen gözyaşıdır. Balığın karnında Yunus aleyhisselâm’ın niyazı, zindanların darlığında Yusuf aleyhisselâm’ın münacaâtı; cümle enbiya(a.s)nın ve esfiyâ’nın vird-i zebânı ve hayatı hep duâ’dır… Görünen sebebler ve tezâhür eden hâdiseler ne olursa olsun, duâ varsa, ümitsizlik ve çaresizliğe mahâl yoktur… Sebeblerin kapısı kapansa da, duâ kapısı her zaman açıktır… Duâ, cismâniyetten ve nefsâniyetten sıyrılmak, tam bir şuûr, aşk, vecd ve teslimiyetle Hakk’a yalvarıp yakarmak, O’nun sonsuz kudretinden, lütuf ve inâyetinden istimdatta bulunmaktır… Duânın esâsı, şuur, teslimiyet, huzur ve samimiyettir… Hakk’a yakınlık makamında ihlas ve samimiyetle, acziyetin ve hâcetin edeble ifâdesidir… Duâda edeb: İhlas ve hayâ, tekessür, tezellül ve içli niyâzdır…

Huşusuz ve şuûrsuz kalbler duâdan uzakdır… Duâyı yaşamak için önce kalbleri yumuşatıp “huzur-u kalble” duâ’ya hazırlanmak lâzımdır… Duâ’nın lafzıyla beraber mana ve şuûruna odaklanmak için çalışmak lâzımdır. Kabûl şartlarına riâyet edilerek müstecab vakitlerde şuûr ve idrâkiyle yapılan samimi duâlar inşâAllâh makbûldür. Hadis-i şerifde: “Bir farz namazını huşu ile eda eden kimsenin, o namazın akabinde vaki olacak bir duası müstecab olur.” buyuruluyor. (Buhârî, Cihâd, 180)

“Duâ mü’minin silâhı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur.” (Hâkim, 1. 669/1812) “ İyiliğin her çeşidi ibadetin yarısıdır. Diğer yarısı ise duâdır.” (Suyûtî, C. Sağir, 2227)

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Eylül 2016 (144. Sayı)
 
14-09-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.