Doğu Batı Arasında Tercihini “Biz”den Yana Kılmalıyız Güneşin

Mehmet Gülsever
En geniş tanımıyla dünya, üzerinde yaşanılan ortak alandır. İnsan önce Dünya’ya çizgiler çizmeye kıyamadı. Ancak zamanla “yeryüzünde fesat çıkarma” eğilimi gelişti. İhtiraslar dal budak saldı. Ve insan adım adım yeryüzünü, çizmeye, çehresini bozmaya başladı. Bölünmemesi gereken “gözünü”de böldü, “ağzını”da dikti, “burnunu”da kesip düz alanlar oluşturdu.
        En geniş tanımıyla dünya, üzerinde yaşanılan ortak alandır. İnsan önce Dünya’ya çizgiler çizmeye kıyamadı. Ancak zamanla “yeryüzünde fesat çıkarma” eğilimi gelişti. İhtiraslar dal budak saldı. Ve insan adım adım yeryüzünü, çizmeye, çehresini bozmaya başladı. Bölünmemesi gereken “gözünü”de böldü, “ağzını”da dikti, “burnunu”da kesip düz alanlar oluşturdu.

      Bu çizme ve bölme önce dar alanlar ile sınırlı idi. Daha verimli alanlar üzerinde anlaşmazlıklar çıktı. Oluşturulan “öteki” sınırlı ortak yaşam alanlarında yaşayanlar ortak duygu, dil, geçmiş(tarih) birlikteliğini edindiler. Zamanla her biri kendileri için ortak bir tanım buldu ve kendini o tanıma hapsetti. Genellikle bu, ortak dil üzerinden oluşturulan “millet” kavramıyla tanımlandı. “Ötekini” çoğaltan bu tanım çekici olmakla birlikte beraberinde ötekinden korunma ve “öteki” ile çatışma gibi devasa bir külfeti de getirdi.

      İnsanın oluşturduğu bu dar yaşam alanı çizgilerini bazen çok daha büyük “güçler” güç kullanarak ortadan kaldırıp; büyük “güçler” arası daha geniş çizgiler çizip küçük alanları ilhak ettiler; ki tarihte çokça imparatorluğun yaşadığı bilinmekte. Bu büyük “güçlerin” yeryüzünde böldüğü daha geniş çizgilerde yaşam hep gergin ve “tetikte” olmuştur. Zira kuvvet ile ikame edilirdi. Kuvvete dayalı oluşan zaafiyet zamanla çizgilerin tekrar değişmesini de beraberinde getirdi. Sonucunda ya daha uzun ve geniş çizgiler oluşturdu insan. Ya da bu çizgiler başka büyük bir gücün gelmesine değin daha küçük olanlarla sınırlandı.

      Ya da ilahi müdahale ile oluşan ortak duygu ve inanç ekseninde daha çok gönüllülüğe dayalı ve daha çok “yakınlaştıran” “ortaklaştıran”; ‘millet’i de içine alan geniş yelpazeli birliktelikler oluşturdu insan.
      Başta olmazsa bile sonraları genellikle gönüllülüğe dayanan insanın oluşturduğu, diğer farklılıkları ikinci plana atan bu birlikteliklerin oluşturduğu geniş ve uzun çizgiler hem daha mutluluk verici oldu hem de genişleme daha kolay oldu. Ama ölümsüz çizgiler olamadılar.

      Sonra “büyük kuvvet” sevdasında insan çizgilerini genişletmek için başka bir yol buldu. “Farklılıkların” duygu bütünlüğünü oluşturan birincil önemdeki ortak inanç birlikteliğini zayıflatacak olan tekrar dar alanlı ikincil önemdeki ortak duyguları depreştiren çabalar sergiledi.

      Sonuçta her birinin diğerinin yaşam alanını daraltacak ve hayatı cendereye sokacak işler yaptı bu “büyümüş” kuvvet. Sonunda insanı, “varlığının en anlamlı değeri ırkıdır” prensibine inandırıp yüz yıllık mahkûmiyetler oluşturdu. Çok dar olan bu kalıp insanı sıktıkça sıkıyor. Birini diğerinin alternatifi yapan ve dolayısıyla düşmanı yapan duygular gelişti insanlar arasında. Oluşturduğu dar sınırlar içinde “diğeri”ne tahakküm etme hatta baskılayıp yok etme anlayışı gelişti. Bu süreç doğal olarak baskılananı öfkelendirip harekete geçirdi. Buna mukabil tahakküm eden baskısını artırdı. Yetinmedi. Bölünüp parçalanmanın zararlarını anlattı. Fedakârlığı, baskıladığından beklerken, yanlış pratiği bir arada kalmanın yollarını sonuna kadar tahrip etti.

      “Ancak ortak din tarih ve duygu bilinci ile bir arada büyük olabiliriz” tezini savunurken; ortak din ve tarih duygularını geliştirecek hiçbir pratik göstermedi “baskılayan güç”. Hal böyle iken baskılanan unsur esas “ortak din ve tarih” felsefesinin baskılama ve geriletme aracı olduğuna inandırıldı “büyük kuvvetlerce”.

      Sonuç itibari ile parçalanan her yeni parça kendi içinde ikincil önemdeki dil, ırk ortaklığına sahip birkaç unsur barındırıyordu. Bu da o daralmış parçaların daha da daralmasını sağlayacak yeni iç çatışmalar ve bölünmelere gebe kıldı. Ve bu gün bütün “uzamışlığına” rağmen insan, kısalttıkça kısaltmak istiyor çizgilerini. Hareket kabiliyetini kısıtlayacak kısaltmalara gidiyor. Bunu yaparken kısa zamanda onarılması mümkün olmayan bedeller ödüyor.

      Özellikle dünyanın doğusu karanlıkta kalmış durumda. Dar alan çatışmaları büyük tahribatlara zemin hazırlamaktadır. Güneş Batı’ya yol almış ama oradan da “batmak” üzere. İkindi vakti sonrasıdır. Gün batımı vakti… Tekrar doğudan doğacak mı? Yoksa küsüp uzun zaman bizi karanlıkta mı bırakacak bilinmiyor.

      Unutmamak gerekir ki Güneş’in Doğu’şu, Batı’şıyla kıyaslanmayacak kadar güzel ve teskin edicidir. Doğuş büyüyüp gelişmenin başlangıcıdır.  Harekete geçirici, düşünmeye ve üretmeye sevk edicidir doğuş. Batıdan batarken son hoş bir manzara sunsa da devamında hüzün, keder, karanlık ve korku vaad eder. Her ne kadar sanat dünyası “batışla” daha çok ilgilenmişse de bu avutmaya dönük bir yanılsamadır ancak.

      O halde Güneş’in Doğu’dan doğuşunu hızlandıracak bağlar, bahçeler yapmalıyız. Suları arıtmalıyız. Kuş cıvıltıları ormanda yankılanmalı. Bayındır şehirler inşa etmeliyiz. Hira’nın sesine yeniden kulak kesilmeliyiz. Medeni şehirler inşa edip kardeşlik şarkıları okuyabilmeliyiz. Belki o zaman Batı’dan batarken tekrar Doğu’dan doğmaya karar verir Güneş.

      Doğu erken uyananların memleketidir. İkindi vaktine kadar da Güneş kendini Doğu’da hisseder. Ancak batarken Batıl(ı) olmaya razı olur Güneş. Birkaç şair ve birkaç ressama malzeme vermek için belki…

     Batı karanlıkta ve soğukta çalışma felsefesi üzerine inşa edilmiştir. Çok çalışır ve çok üretir. Dingin değildir. Mekaniktir. Acelesi vardır. Çünkü güneş batmak üzeredir. Işığın kısalığından korkar. “Karanlıkların” adamı olmayı kabullenmiştir. Karanlıkta konuşur, karanlıkta düşünür, karanlıkta üretir. O nedenle üretim hataları zamanında fark edilmez. Eğreti ve iğretileri anlaşılmaz. Ta ki Doğu’nun Güneş’ine tutuluncaya değin…  Doğu’yu cezbeden “aleti”ni Doğu ışığında ancak doğru görürüz. Bu nedenle Güneş Doğu’dan doğmalı. Bağı, bahçeyi, tarlayı karanlık vakitlerde ve el yordamıyla sürdüğümüz “alet”inin ne tahribatlar meydana getirdiğini, toprağı, suyu nesli ve meyveyi ne denli bozduğunu göremiyoruz. Bu nedenle Güneş behemehâl doğudan doğmalıdır.

      Doğu kendi içinde daralmış alanları daha da daraltacak çabalar içinde olduğu sürece bir kısır döngü oluşturmuş olur. Her bir bölünme yeni ve hızlı bir yeni bölünmeye gebe kanser hücresi misalince. Zira her bir ülke çokça millete mensup ve her bölünme ayrışma ve düşmanlık duygularını derinleştirir. Esas hazin olan da bölünenin böleni tetikliyor olmasıdır.

      Ya “ben” sin ya benimsin ya kara toprağınsın veya “kara”sın diyor bölünen. Bölen de doğal olarak ben “ben”im diyor. Ve ya senden “ben”i alacağım ya da kara toprağa göndereceğim “sen”i diyor. Bu karşılıklı eylem ve söylem pratiği, bütünlüğü bozdukça bozuyor. Sonuç ne “ben”i alanın ne de “ben”i alınanın istediği gibi oluyor.  Sonuç “biz”e “ben”i dayatan kendi içinde “biz” olabilmiş yarı karanlık dünyanın istediği gibi oluyor.

      Biz “biz” olmalıyız. Her bir “ben”in diğer “ben”i kucakladığı “örülmüş duvar” sıklığı ve sıkılığında “biz” olmalıyız. Güneş’in ancak “biz”e doğacağı inancıyla “biz” olmalıyız. Doğu-batı arasında tercihini “biz”den yana kılmalıyız Güneşin. Ta ki Güneş’in değdiği her toprak “ortak” olsun.

      Zira Güneş ancak Doğu’dan doğar ve sadece “biz”e doğar.

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Kasım 2016 (146. Sayı)
 
19-11-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.