Doğduğu Hal Üzere Kalan İnsan Muhakkak Dünyadan Ayrılırken Ağlar

Abdulhakim Sonkaya
Yahya ile İsa doğarken ağlamadılar. Doğum da ölüm gibidir. Her insan dünyaya gelirken önceki vatanından ayrılmış olmanın üzüntüsüyle ve geldiği yerin ondan çok daha güzel olduğunu bilmemenin etkisiyle ağlar. Fakat İsa ve...
Yahya ile İsa doğarken ağlamadılar. Doğum da ölüm gibidir. Her insan dünyaya gelirken önceki vatanından ayrılmış olmanın üzüntüsüyle ve geldiği yerin ondan çok daha güzel olduğunu bilmemenin etkisiyle ağlar. Fakat İsa ve Yahya bundan istisnadır. Onlar dünyaya gelirken ağlamadılar. Çünkü Onlar selam ile doğdular. İsa kendi kendine selam söyler(Meryem:33). Yahya’ya ise selamı Allah vermiştir(Meryem:15) Unutmamak gerekir ki iyi insanın (Ashab-ı Yemin) ölümünü melek selam ile kolaylaştırır.

İnsan anasından doğarken –Yahya ve İsa hariç- henüz ruhu ve aklı feth olmamıştır. Geldiği yerin ana rahminden daha geniş, daha güzel, daha yaşanılır olduğunun idrakinde değildir. Bu nedenle anasından doğarken ağlayıp durur. Demek ki hakiki manada doğum, dünyaya gelmiş olmak değildir. Asıl olan akıl ve ruhun feth olması sonucunda doğmaktır. İşte o zaman insan seyrinin her aşamasının selam olduğunu Yahya ve İsa gibi idrak ederek her an güzelliğe, mutluluğa özgürlüğe daha bir yaklaştığını görüp sevinir, üzüntü ve korkudan emin olur.

Hz. Yahya ile İsa doğarken ağlamadılar. Çünkü onlar sadece ana rahminin değil infitah bulmuş bir ruhun karşılığıdırlar. Onlarda akıl ve ruh muğlak(kapalı) değildir. Bilakis meftuh(açılmış) vaziyettedir. Bunların akli ve ruhi melekeleri daha doğarken mükemmeldi. Bu nedenle Yahya’ya henüz çocuk iken “hükmü verdik” buyrulur. Mesih daha bir bebek iken anasının kucağında insanlarla konuşarak: “Muhakkak ki ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı vermiş beni nebi yapmıştır” dedi.

Yahya ve İsa doğarken ağlamadılar. İnfitah bulmuş akıl ve ruhlarıyla geldikleri yerin ana rahminden daha güzel olduğunu biliyorlardı. Aynı şekilde dünyadan giderken (ölürken) de ve diri olarak kaldırılacakları günde de ağlamayacaklardır. Çünkü gidecekleri yerin dünyaya nispetinin dünyanın ana rahmine nispeti gibi olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle dirilme günlerine de selam verilmiştir. Mesih “dirileceğim güne selam olsun”(Meryem:33) derken Yahya için de “dirileceği güne selam olsun”(Meryem:15) buyrulur.

Allah’ın Yahya’ya, İsa’nın kendi kendine selamı bu iki büyük ve kâmil insanın seyrini selamete çevirdi. Onların seyri daima hayra, güzelliğe, yüceliğe doğru olduğundan kat ettikleri her tabakanın öncekinden üstün olduğunu bildiklerinden korkmuyor ve üzülmüyorlar.

İnsan dünyaya ağlayarak gelir. O anki aklı henüz idrak ve bilgi yeteneğine sahip olmadığından geldiği yerin güzelliğini kavramayarak ağlayıp durur. Bu onun elinde olmayan doğal bir durumdur. Fakat doğal olmayan insanın bir ömür boyu dünyanın mahiyetini idrak etmeyerek asli bir vatan gibi ona tutunmasıdır. Öyle ki anasından doğarken cehaletinden dolayı ağlayan insan, dünyadan giderken de cehaletinden ağlamaya devam eder.

İnsan doğduktan sonra ruhi ve ilmi açılım seyrine girer. Bu seyir, selim ve selametli olduğunda insanın içinde muğlak(kapalı) olan âlemler tek tek ve düzenli bir şekilde feth olur. Allah(c.c): “göğü bir kudretle yarattık ve onu genişletmeye devam ediyoruz” buyurur. Bunun gibi insanın âlemi bir infitah yani genişleme halindedir. Ne var ki kimi insanlar, bu yasaya ayak uydurmaz. Kendilerini bir tabakada tutmakta ısrar ederler. Mesela her insanda –İsa ve Yahya hariç- çocukluk tabakası vardır. Bir zaman sonra bunu aşarak başka bir tabakaya geçer. Fakat bu içindeki çocukluk tabakasının yok olduğu anlamına gelmez. O yine insanın içindedir. Sadece tezahür eden başka bir tabakadır. İnsan aklının yüceliğe ulaştığı tabakanın yüceliğine paraleldir. Bu bağlamda insanın bazen çocuklaşması kötü bir şey değildir. Hala çocuk ruhlu ve çocuk dimağına sahip olması kötüdür. İnsan kaç tabakadan geçiyorsa onların vasıflarını bünyesinde muhafaza etmeye devam eder. Bu, onun iletişimini, uyumunu kolaylaştıran bir durumdur. Böylece insan, çocuklarıyla sevgi ve rahmet ile çocuklaşabiliyor, gençleşebiliyor. Eğer insan söz konusu tabakaları bünyesinde barındırmaya devam etmeseydi bunu yapabilir miydi? Demek ki problem insanın bazen çocuklaşması değil, çocuk olmasıdır. Maalesef insanların çoğu, bazen çocuklaşan değil, hala çocuk olmaya devam eden kimselerdir. Bunların da işi gücü dünyayı dert edinip onun için ağlamaktır. Mal için ağlarlar. İşi için ağlarlar. Nihayet dünyayı terk ederken ağlarlar. Bu çocuklaşmak değil, çocukluktur. Hala akıllanmamış olduğu hal üzere kalmaktır. İnsan, âlemi genişlik ve çeşitlilik arz ettiği ölçüde üstün ve büyüktür. İnsanın içinde ne kadar tabaka ve âlem açılmış ve ayrışmış olursa insan o kadar yücedir. İnsan o kadar yüce ve kâmildir.

Dünyada ilmi ve ruhi açılımı birlikte ve tam olarak yapacak olan yegâne güç ilahi vahiydir. Deniz misali olan bu hayatta şaşkın şaşkın dolaşan insan doğru koordinatları vererek onu hidayete, selamete, özgürlüğe ve mutluluğa ulaştıracak olan Kuran’dır. Hiçbir kültürde, hiçbir düşüncede, hiçbir sistemde insanı selamete ulaştıracak koordinatlar tam olarak verilemez.

Koordinatları belli olmayan akıl şaşkın, zayıf ve tutarsızdır. Elinde açılımı sağlayacak yeterli güç ve enerji olmayan ruh ıstırap içindedir. Hâlbuki insanın kurtulmasını, yücelmesini, aziz olmasını sağlayacak olan ilmi ve ruhi açılımdır. Ancak bu şekilde insan çocukluktan cehaletten basitlikten düşüklükten kurtulabilir. Aksi takdirde insan hayatı boyunca çocuk olarak kalır. Onun gibi bilgisiz, ufuksuz, idealsiz ve sorumsuz kalır.

Abdurrahim Güneş / İnzar Dergisi – Ocak2015 (124. Sayı)



 
16-01-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.