Dirilerin Kabrinden Müşâhedeler…

Yusuf Akyüz
Tecerrüd tabiriyle ifâde olunan mâna ve mülâhazanın en yalın tezâhür mekânı, zindan ve kabristandır… Her ikisinde de dünyâ’dan soyutlanmak, yalnızlık, cisim ve madde boyutundan kopuş ve uzaklık vardır…
“Hani o genç yiğitler mağaraya sığınmışdı da: ‘Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bize bu durumdan bir kurtuluş yolu hazırla!’ demişlerdi.” (Kehf, 10)

“Üç şey cenazeyi kabrine kadar takib eder: Ailesi, malı ve amelleri. Bunlardan ikisi geri döner, birisi kendisiyle kalır. Ailesi ve malı geri döner; amelleri ise kendisiyle kalır.” (Buhârî, Rikâk, 42)

Tecerrüd tabiriyle ifâde olunan mâna ve mülâhazanın en yalın tezâhür mekânı, zindan ve kabristandır… Her ikisinde de dünyâ’dan soyutlanmak, yalnızlık, cisim ve madde boyutundan kopuş ve uzaklık vardır… Zindanda ve kabristanda insan dünyadan ve dünyalıklardan tecrid edilerek soyutlanır ve amelleriyle başbaşa yapayalnız kalır… İşte bu safhada berzah alemine mahsus acaib hâller yaşanır… Zindan ve kabristan tecerrüd cihetiyle birbirine oldukça yakındır… Sadece tecerrüd birinde mukayyed, diğerinde mutlaktır ama her ikisinde de tecrid kaçınılmazdır… Zindan ve kabristan, insanın bir ömür yaşadığı, alışıp bağlandığı dünyadan, dünyalık aşinâ ve yakınlarından ayrıldığı garip ve müstesnâ iki mekândır… Sırr-ı mânasını hakkıyla okuyup anlayanlar için hem hayret hem de ibretler diyarıdır…

Zindana konulan insan mahkûm, kabristana konulan insan mevta namıyla anılır… Dünyaya dair her türlü isim ve sıfatlarından, imtiyaz ve itibarlarından soyutlanarak, geçmişde kalan hatıra ve hayâlleriyle veya amellerinin suretleriyle başbaşa kaldığı bu iki mekânda tarifi kelimelere sığmayan acâib hâller yaşanır… Bu kâbil tecrid ahvâlini dünyâ kelimeleriyle tavsif imkânsız olduğundan, sadece yaşayanlarla kayıdlı kalır… Anlatılamaz; yaşanır…

Zindan, tıbkı kabristan gibi, gurbet, hüzün ve hasret diyarıdır… Esâret ve mahrumiyet çilesi; nice acı ve ızdıraplarla dolu hicranlı bir hayatın veyahut da hayat ve memat arasında kalan bir fâsılanın adı, nam-ı diğer zindandır… Zindânın hulasâ-i kelâmı: hüzün, hasret ve hicrandır… Gurbet içinde hasret, zindânın ayrılmaz parçasıdır… Zindanda hüzün, gece gündüz düşün… Üç beş damla gözyaşı süzülür bazan; eski hatıralar canlandığı zaman… Mâzînin sayfaları arasında dolaşır durur insân… Sanki cismi varlığı buharlaşmış da duvarların ardında sadece manası ve hatırası kalmıştır… İnsan, zindanda hatıralarıyla ve hayâlleriyle yaşayan adeta canlı bir mezar levhasıdır… Dış dünyâdakiler açısından ölüden farksızdır; sadece hatıralarıyla anılır…

Zindan, garip bir hatıralar geçididir; bu mücerred âlemde sanki hatıralar canlı gibidir… Ehi-i zindân hatıralar arasında sürekli gider gelir… Elini uzatıverse dokunacak gibidir… İnsan eşya ve hâdiselerin keşmekeşinden ve maddî dış dünyanın meşgâlelerinden bir derece tecerrüd edip soyutlanmak suretiyle, adeta ölmeden önce ölmüş de berzah âlemine ‘muvakkaten de olsa’ intikal etmiş gibidir… Zaten zindan dünyadan ziyade berzah âleminin müşabihidir… İnsanın, dünyâ ile irtibatının en asgari seviyede olduğu bu garip ve mücerred boyutta, berzah aleminde olduğu gibi, müsbet ve menfi hayalhanesine nakşedilen iktisabıyla ‘hatıralarıyla’ yaşar… Bazan üzülür; bazan sevinir… Zindanda hayat ekseren, hatıra, rüyâ ve hayâllerden ibârettir… Tecrid, tecerrüd ve mücerred hepsi iç içe ve zindanda insan hatıralarıyla birliktedir…

Zindân nâm mekânda maalesef kalbini ve zihnini deccal aletleriyle (Tv, paçavra gazete, müzik vesaire) kirleten, acı ve ızdırabı bu tür sanal uyuşturucu nesnelerle unutmaya çalışan, akıl ve vicdânını devre dışı bırakmış bedbahtlar ekseriyeti teşkil eder… Bunlar sadece yiyip içen, ara sıra beton bahçede yürüyerek vakit geçiren, zindan boşluğuna atılmış canlı kadavralardır… Zindanda, yürüyen cesedden farksız; nefes alıp veren ama artık hissetmeyen, etkilenmeyen, duyguları körelmiş; ruhunu ve şuurunu kaybetmiş, manen tamamen tükenmiş bu garip canlılardan mebzûl miktarda vardır… Bunlar için zindân, madde ve mâna’da bitiş ve tükeniş mekânıdır… Acı, elem ve ızdırap diyarıdır; gündüzü olmayan karanlık; her günü ayrı bir azab, sıkıntı ve hüsrandır… Zindanda pusulasız gemilerin batması kaçınılmazdır…

Zindân’da ötelerden gelen mâverâî ışığa gözleri ve kulakları tıkalı, hidâyet ve seâdet davetine kör ve sağır olanlar için azab üstüne azab, ızdırab içinde ızdırab vardır… Zindan, hidayetten uzak bedbahtlar için herşeyiyle acıklı bir hüsrân mekânıdır… Bu mekânda geçen zaman kayıp yıllardır… Ancak esaslı bir intibah, nasûhî bir tevbe ve inâbe ile hulûs-î kalble Hakk’a dönenler müstesnadır… Böyle istisnâlar da zindanda çok azdır…

Zindan, dünyâ penceresinden bakıldığında; etrâfı dikenli telli yüksek duvarlarla çevrilmiş, dar mekân-zor mekân tabirine münâsib vaziyette, demir parmaklıklı pencereler ve sürgülü kapılar ardında küçük ve daracık minyatür bir dünyadır ama kabristan gibi dünyaya kapalı garip ve müstesnâ bir mekândır. Bazan hastaneye gidildiğinde veya ziyaretçiler geldiğinde, dünyâ yaklaşır; insan bir an dahi olsa, kendisini diğer insanlardan biri sanıp aldanır… Sokakda gezip dolaşan insanları görünce tuhaf duygulara kapılır… Bir zamanlar kendisinin de bu insanlar gibi özgürce dolaştığını hatırlar… Tanıdığı yerleri görünce gözleri dolar; heyecana kapılır; içinde bir şeyler kıpırdar… Kafesdeki kuş misâli, özgürlük duyguları kanat çırpmaya ve durgun sular galeyana gelip dalgalanmaya başlar o esnâda…

Ama ne var ki, çok sürmez bu rüyâ; hızla açılıp kapanan demir kapılar bir anda acımasız gerçeği hatırlatır insana!.. Kelepçeler çözülür ve dar mekâna geri dönülür… Rüyâdan ansızın uyanmış gibi insan bir müddet öylece hayretler içinde kalır… Dış dünyâyı gördükten sonra, zindana alışmakda bir hayli zorlanır… Tekrar suların durulması uzun bir zaman alır… Sonra zor da olsa insan ister istemez monoton ortama alışmaya çalışır… Yavaş yavaş duygular yatışır ve sükûnete kavuşur… Bir müddet zaman geçtikden sonra mahbus tekrar hatıra defterini açıp sayfalarını karıştırmaya ve hatıraların şekline göre değişen hayâller kurmaya başlar… Bu müstesna mekânda tarifi imkânsız, garip ve anlaşılmaz duygular yaşanır… Ne kelimelere sığar, ne sözlerle anlatılır… Hüzün, hasret ve hicran kelimeleriyle anlatılabildiği kadar; zindanı yaşamak, yaşamadan anlaşılamayacak bambaşka bir duygudur; insan sanki diriyken ölümü tatmış olur… Zindan duvarları ardında yalnızlığa mahkûmdur…

Zindân süreci, dünyâ terâzisiyle tartıldığında acı bir kayıp, ziyan ve hüsrandır… Ama ukba cihetiyle bakıldığında bir anda durum farklılaşır… Fayda ve zarar, dünyâ ve ukba hesabına göre değişiyor… Dünyâ terazisinde kayıp ve zarar olarak görünen bir hâl, ahiret hesabına göre kâr ve kazanca tebdil olabiliyor… Dünyâ gözüne belâ ve mihnet olarak görünen hâdiseler, âhiret gözüne vesile-î rahmet ve seâdet görünüyor… Mihenk, inanç, bakış, görüş ve anlayış tarzında düğümleniyor… Hâdiselere hangi pencereden bakıldığı, nasıl okunup anlaşıldığına göre netice farklılık arzediyor… Ebedî âhiret seâdetine vesile olduğu bilinen fâni bir dünyâ çilesine tahammül edebilmek o zaman daha kolay olabiliyor. Ayet-i kerime meâli: “Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur ve hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olabilir. Allahû Teâlâ bilir, siz bilemezsiniz.” (Bakara, 216) 

Netice ve âkıbette herkesi bekleyen kaçınılmaz bir ölüm var! Bu gün veya yarın ama bir gün mutlaka!.. Ölümden kaçış ve kurtuluş yok! Bir müddet zaman dünya sokaklarında dolaşan her fâni bir gün ister istemez kabir toprağına girecek… Herkesin kabri, toprağın üzerindeyken işlediği amellere göre şekillenecek… Şu üç günlük fâni dünyâ rüyası nerede ve ne halde olursa olsun elbet bir gün bitecek… En görkemli konaklarda yaşayanlar da bir gün ölecek… Değil mi ki ölüm var, dedikten sonra, yalan dünya’nın elemi de sevinci de sevinmeye değmiyor…

Cenâb-ı Hak, dünyâyı gözümüzde küçültsün; âhireti de gönlümüzde büyütsün; bize rızasını ve muhabbetini sevdirsin; kelime-i şehâdet nefesiyle hatime bulan güzel akıbet nasîb eylesin. (âmin)

Zindan’a dünyâ zaviyesinden bakıldığında menfi mülâhazalar daha ziyâde göze çarpsa da, madde ve mâna’da her şey değerlendirip değerlendirememekle alâkalıdır… Hakkıyla değerlendirilen her şey kazanca tebdil olurken, değerlendirilemeyip zayi edilen zaman, mekân ve her türlü imkân sahibinin aleyhine döner! Zindan bile olsa, lâyık-ı veçhiyle değerlendirilebilirse, ilmen ve manen nice hayırlara ve uhrevî faydalara vesîle olabilir. Mesele; görebilmek, farkedebilmek, azim ve irade ile cehd edip değerlendirmeye gayret etmekdir…

Samimi niyet, cehd ve gayret kuldan; tevfîk ve inâyet, Cenâb-ı Hakk’ın fazl-ı keremindendir.

“Kaybettiğin şeye yanma, dünya kula kalır sanma,
İmtihandan gafil olma, her anda bir imtihan var!”  

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Kasım 2016 (146. Sayı)
 
16-11-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.