Davet ve davetçinin özellikleri

Mehmet Şenlik
Güzel ahlak, üstün bir fazilettir ve herkes için gereklidir; ama bir davetçi için olmazsa olmazlardandır. Müslüman bir davetçi, halim olmalı, yumuşak, sade ve mülayim bir ahlaka sahip olmalıdır. Yanındaki insanlara yumuşak ve merhametle davranan bir hilim... Gönülleri kazanıp insanları etrafında toplayacak bir ahlak... İnsanların kendisinden himmet, sevgi, gözetim, hoşgörü, dostluk ve rıza beklediği bir yürek sahibi olmalıdır davetçi.
Lügatte davet kelimesi, De`ave fiilinden mastar olup çağırmak, nidâ etmek demektir. Bir isim olarak da kullanılan davet lâfzı, lügat itibariyle herhangi bir çağrıya işaret eder. İslam ıstılahında ise davet tabiri ile sadece İslam`a yapılan çağrı kastedilmektedir.

İslam`a davet, İslam`ın ele aldığı bütün konularda geçerlidir. Dünya işlerinde olsun, ahiret işlerinde olsun İslam`ın getirdiği esasları tüm beşeriyete intikal ettirilmesi, davetin kapsamına girmektedir. Bu cihetle İslami davetin geniş bir tatbikat alanı ve geniş bir muhatap kitlesi vardır. Davetin yapılacağı kitle, sadece kâfirlerden ibaret değil, Münafıklar ve Müslümanlar da İslami davetin muhataplarıdır; yani daha öz bir ifadeyle tüm insanlık davet faaliyeti ile karşı karşıyadır.

Davetçi ise, Allah`ın dini İslam`ı insanlara kabullendirip benimsetmek, onu toplum hayatında yaşanır hale getirmek için hikmetle ve olan gücüyle çalışan kişidir. Bu kişide öncelikli olarak bulunması gereken vasıflar, kabiliyet, temiz kişilik ve güzel ahlaktır.

Güzel ahlak, üstün bir fazilettir ve herkes için gereklidir; ama bir davetçi için olmazsa olmazlardandır. Müslüman bir davetçi, halim olmalı, yumuşak, sade ve mülayim bir ahlaka sahip olmalıdır. Yanındaki insanlara yumuşak ve merhametle davranan bir hilim... Gönülleri kazanıp insanları etrafında toplayacak bir ahlak... İnsanların kendisinden himmet, sevgi, gözetim, hoşgörü, dostluk ve rıza beklediği bir yürek sahibi olmalıdır davetçi.

Öfkeli, katı kalpli ve agresif insanlar, etrafında kimseyi toplayamaz ve onlar arasında dayanışma sağlayamazlar. İnsanlar; daima merhametli bir koruyucuya, engin bir sevgiye, üstün bir gözetime ve müsamahakâr bir davranışa muhtaçtırlar; cehalet, zayıflık ve noksanlıklarını hoş görecek bir hilme muhtaçtırlar. Vermeyi bilen, insanların elindekine göz dikmeyen, sorunları paylaşan ve kendi sorunlarıyla baş ağrıtmayan kimseler ancak davetçilik görevini başarabilir ve insanlara rehberlik edebilirler.

Evet, davetçilerin önderi Allah Resulü (s.a.v.)`nün yüreği böyleydi. İnsanlarla beraber yaşantısı ve muamelesi böyleydi. O, kendi nefsi için asla kızmazdı. Beşerî zaaflardan dolayı göğsü daralmazdı. Dünyevî metadan hiç bir şeyde gözü olmazdı. Ellerindekinin tümünü kolayca ve engin bir hoşgörüyle verir, dağıtırdı. Mükemmel derecede halimdi. İlgisi, sevgisi ve dostluğu, etrafındakileri kuşatmıştı. Kur’an-ı Kerim, bunun canlı bir şahididir. Yüce Allah, bu ahlakı, davetçilerin beşeri ilişkilerine örnek olsun diye Aziz Kitabında bildirmiştir:

"Ey habibim! Senin onlara yumuşak davranman Allah`tan bir rahmet iledir. Eğer sen, kaba ve katı kalpli olsaydın, onlar etrafından dağılıp giderlerdi." (Al-i İmran: 159)

Allah`ın Resulü (s.a.v.), hayatı boyunca ashabıyla aynı düzeyde yaşadı. Hiçbir zaman onun yemesi içmesi, oturması kalkması onlardan farklı olmadı. Onun ahlakı, Kur’an`dı. Ve O, kendisini eğiten Kur’an`ın canlı bir örneğiydi.

"Sen af yolunu tut. İyiliği emret ve cahillere aldırış etme. Şeytandan sana bir vesvese geldiğinde Allah`a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve bilendir." (Araf: 199–200)

Yani ey habibim! Sen insanlarla sohbet ve muaşereti kolaylıkla sağlayan af yolunu tut. İnsanların kusursuz ve mükemmel olmasını bekleme. Onları zora koşacak işlerden sakın. Kişisel hatalarını, zaaf ve noksanlıklarını müsamaha ile karşıla. Ancak dinin esaslarına yönelik bir saldırı ve ihanetleri söz konusuysa o başka...

Evet, Allah`ın Resulü (s.a.v.), kendi nefsi için asla kızmazdı. Canına kast etmeye gelenleri bile affetmek ile hidayetlerine vesile olurdu. Ama Allah`ın dini çiğnendiği veya ihanet edildiği zaman hiçbir şey Onu yatıştıramazdı.

İnsanların hidayetiyle ilgilenmek, onların hidayetine vesile olmaya çalışmak engin bir yürekliliği, hoşgörüyü, kolaylığı ve sadeliği gerektirir. Yani bir yandan bütün bunları yaparken Allah`ın dininde hiç bir gevşeklik veya aşırılık göstermeden...

"Allah`a davet edip salih amel işleyen ve "Ben Müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük elbette bir olmaz, öyleyse sen (kötülüğü) iyilikle defet. O zaman göreceksin ki, aranızda düşmanlık bulunan kimse bile sımsıcak bir dost oluvermiştir. Şüphesiz ki bu, ancak sabreden kimselere, büyük mükâfat sahibine verilir. Eğer şeytandan sana (saptırıcı) bir vesvese gelirse, Allah`a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve bilendir." (Fussilet: 33–36)

Allah`ın dinine davet görevini; beşeri zaaf ve cehalete, nefsin bildiğiyle övünüp kibirlenmesine, davayı tehdit eden arzu ve şehvet düşkünlüğüne rağmen yürütmek, gerçekten zor bir vazifedir. Çünkü tüm insanları hukuken eşit gören bir davaya davet işi, gerçekten büyük bir görevdir. Ama çok kutlu ve büyük bir meslektir:

Haddizatında bu davet ilahi bir ilandır. Sözü doğrulayan bir amelle ve kişisel arzuları geride bırakan bir teslimiyetle beraber göğe yükselmeye layık bir ilan... Çünkü bu ilan, tamamen Allah`ın rızasını kazanmaya yöneliktir. Davetçinin buradaki tek görevi, tebliğdir. Tebliğini yaptıktan sonra, insanlar bundan yüz mü çevirmiş, edepsizlik mi yapmış, şımarıkça inkâr etmeye mi kalkışmış bu onu ilgilendirmez. Çünkü o, sadece en güzel şekilde anlatmakla yükümlüdür.

İyilikle kötülük bir olmaz. Davetçi kimse kötülüğe karşı kötülükle karşılık veremez. Çünkü iyilikle kötülüğün etkisi aynı değildir. Kötülüğe karşı sabır, müsamaha ve nefsanî arzuları terk etmek, en başıbozuk kişileri bile sakinleştirip güven duymalarını sağlar. Düşmanlıktan dostluğa ve serkeşlikten sükûnete yönelmesine vesile olur.

"Sen kötülüğü iyilikle defet. O zaman göreceksin ki, aranızda düşmanlık bulunan kimse bile sımsıcak bir dost oluvermiştir."

Bu, genellikle gerçekleşen bir kuraldır. Öyle ki sonuçta fevri tavırlar bırakılır, kızgınlık sükûnete ve şımarıklık da hayâya dönüşür. Çünkü fevri bir harekete, şımarıklığa ve söz dinlemezliğe; sakinleştirici bir tarzla değil de aynısıyla karşılık verildiği zaman aksilikler daha da artar, gazaplar kamçılanır, şımarıklık devam eder, hayâ perdesi yırtılır, nefse hâkimiyet yok olur ve günah işlemekten gurur duyulur.

Ancak her şeye rağmen müsamahakâr olmak, engin bir yürek ister. Kötülük yapma gücü bulunduğu halde müsamaha ve ilgi gösteren bir yürek... Kötülüğü iyilikle defedip, müsamahakâr olmak, öfke ve gazabı önleyen bir tutum... Böylesi anlarda dengeyi yakalamak, yani ne zaman müsamaha göstereceğini, ne zaman kötülüğe karşı iyilikle karşılık vereceğini bilmek, gerçekten büyük bir şeydir. Her insanın elde edemeyeceği üstün bir haslettir. Çünkü bu, bir sabır işi ve Allah vergisi bir şeydir. Allah (cc), bunu elde etmeye çalışan kimselere ancak nasip eder.

Yüce Allah (cc), bu gibi durumlarda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şahsında tüm davetçilere şunu ferman buyuruyor: "Eğer şeytandan sana (saptırıcı) bir vesvese gelirse, Allah`a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve bilendir."

Gazap; kalbe vesvese salan ve kötülüğe karşı sabır göstermemeyi doğuran bir histir. İşte davetçi kalbe gelen bu gibi hisleri şeytandan bilmeli ve bu vesveselerden Allah`a sığınmalıdır. Elbette haksızlığa karşı kızmak imanın bir gereğidir. Ancak davetçinin kızması da bir hikmete binaen olmalıdır.

Mümin kimse ne olursa olsun Rabbi için kızmalıdır. Rabbinin yüceliği ve saygınlığı çiğnenince kızmalıdır. Nefsimize veya ailemize bir hakaret yapıldığı zaman şişinir, kızar ve öfkeleniriz. Oysa dinimizin haysiyeti nefsimizin de ailemizin de haysiyetinden daha değerli ve daha kutsaldır. O halde mümin, Rabbi için gayrete gelmeli, rabbi için kızmalıdır.

Sonuç olarak davetçi, yüce ahlaki değerlere dayanmak zorundadır. Kur`an-ı Kerim, bu ahlaki esasların neler olduğunu - en güzel örneklerle - bildirmiştir; İslami tasavvur ve Müslüman`ca yaşam yolundaki en vazgeçilmez ve en köklü unsur, ahlaki unsurdur. Bu unsur, hayatın tüm alan ve faaliyetlerini kapsamaktadır. Bizlere düşen ise bunlara uymak ve sahiplenmektir.

Davetçinin yolu hikmet yoludur. Hikmet, kişinin bir işi nerede ve ne zaman yapacağının veya bir sözü ne zaman ve ne halde söyleyeceğinin bilincidir. Her söz ve davranış mutlaka sahibine bir sorumluluk getirir. Zamanı gelmeden yapılan işler bazen her şeyi hercümerç eder. Bazen tarih olabilecek bir söz bile yeri ve zamanı olmadığından hayatı sonlandırmaya sebebiyet verir.

Hemen söyleyip ferahlamak için kalbe çok şey gelir; bazen iyi şeyler, bazen de kötü şeyler! Bazı insanların kalbine ne gelirse olduğu gibi dillerine dökülür. Davetçinin ise, kalbiyle dili arasında basamaklar var; kalbe gelen şeyleri ölçüp tartarak sansürden geçirir; zamanı ise söyler, değilse ya hiç söylemez ya da zamanı gelince söyler. Çünkü o, şimdi söyleyeceği bir sözün yıllar sonra karşısına çıkabileceğinin bilinciyle hareket etmek zorundadır.

Her söz ve davranışında hikmetle ve güzel nasihatle Allah yoluna davet edenlerden olmanız dileğiyle...

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Haziran 2015 (129. Sayı)
 


 
11-06-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.