Çile İyileri Bulur Hep!

Sadullah Aydın
Mustazaflar camiası büyük acılar çekti, zorlu sınavlardan geçti, şehitler kazandı, nice evladının muhaceret ve zindanlarda bir ömür acı ve çile çektiğine şahit oldu.
Mustazaflar camiası büyük acılar çekti, zorlu sınavlardan geçti, şehitler kazandı, nice evladının muhaceret ve zindanlarda bir ömür acı ve çile çektiğine şahit oldu. Allah’ın rızasını gözetmenin, ilahi davaya sahip çıkmanın, ezilen Müslüman halkın sesi ve savunucusu olmanın, Kur’an ve sahih sünnetten taviz vermemesinin, her zaman hakkı ayakta tutup batıl karşısında dik durmasının bedelini ağır ödedi. Dağların bile belini bükecek, gençleri yaşlandıracak imtihanlarla karşılaştı. Bütün bunlar imanının, ihlâsının, samimiyetinin, hakkaniyetinin ispatı oldu bu aziz camianın.

Mazlumca katledilen şehitlerin pâk kanları, karanlık zindanlarda mü’min yüreklerden yükselen acı dolu haykırışlar, feryatlar; çocukluklarını, bayram sabahlarını ya zindan kapılarında ya da şehit babalarının mezarları başında geçiren gencecik insanların kurumayan gözyaşları, evlatlarına hasret giden pir-î fani babaların ve annelerin dudaklarından eksik etmediği dualar ve fedakâr, çilekeş, yüce gönüllü bacıların kendilerine şiar edindikleri sabr-ı cemil; evet, bütün bunlar büyüttü, güçlendirdi ve bugünlere getirdi bu Muhammedî camiayı…

Mustazaflar camiası acı çeken evlatlarını unutmadı, gencecik girdikleri zindanlarda yaşlanan Yusufîlerini hep minnet ve gıptayla andı. Şehitlerinin varlığı bu camia için hep onur ve şeref kaynağı oldu. Ve asla da unutmayacak şehitlerini, Yusufîlerini…

Neden bunları hatırlattım? Çünkü dindar olduğunu söyleyen, mazlumların sesi olma iddiasındaki bu hükümetin zamanında da Mustazaf camia acı çekmeye, evlatları için ağlamaya devam ediyor. Bu Muhammedî camianın anaları, kadınları, çocukları evlat, kardeş, eş ve babaları için ağlamaya devam ediyor.

Hayatının baharında tağutun zindanlarına giren ve orada yaşlanan, saçlarını ağartan Hüseyin Akbalık ağabeyimizin acıklı şehadeti yüreklerimizdeki acıyı tekrar şahlandırdı. Hala zindanlarda acı çeken kardeşlerimizin dramı tüm canlılığıyla yüreklerimizi bir kez daha yaktı. Birçoğumuzun bittiğini sandığı acılarımızın, hüzünlerimizin, çilelerimizin, imtihanımızın hala nice anayı ağlattığını, bacı ve eşleri gözyaşına boğduğunu, çocukları boynu bükük bıraktığını gördük. Bunu yüreğimizin derinliğinde hissettik.

Ama olsun! Değil mi ki bu yol Peygamberlerin, Ehl-i Beyt’in, seçkin Ashabın, velilerin, salihlerin yoludur, sonu cennetle bitecek bir kutlu yürüyüştür; bu yolda acı çekmek mü’min için bir zillet değil, izzet ve iftihar vesilesidir.

Allah şehitleri ve Yusufileri en iyilerimiz arasından seçti. Çile iyileri bulur hep. Rabbimiz en çok peygamberleri, velileri ve salihleri imtihan etti ve ediyor. Hüseyin gibi kardeşler en iyilerimizdi. Peygamberin dostları bu bilinçle yaşadılar. Asr-ı Saadetteki Müslüman kadın ve erkekler hep bu bilinçle hayata, olaylara baktılar. İşte bu bilinçten altın bir tablo… Yazımı bu tabloyla bitirmek istiyorum.


Peygamber Aleyhisselam, mescitte toplanmış Medineli Müslüman kadınlara nasihat ediyordu. Onlardan bela ve musibetlere karşı sabırlı olmalarını istiyor; bela ve musibetlere en çok Peygamberlerin, velilerin ve salih kulların uğradığını anlatıyordu.

Kısacası Yüce Allah sevdiklerini acılara uğratıyordu. Onların sabırlarını ölçüp derecelerini yükseltmek için…

Peygamber sözlerine kulak veren sahabe bayanlardan biri gözlerini yummuş, derin düşüncelere dalmıştı. Keder ve üzüntüden yüzü solmuş, dudakları ağlamaklı olmuştu.

Peygamber Aleyhisselam konuşmasını bitirince sahabe bayan hemen ayağa kalktı, örtüsüne sıkıca büründü, kimseyle vedalaşmadan, diğer hanım sahabelerin şaşkın bakışları arasında hızlı adımlarla mescidi terk etti. Sokakta da hiç oyalanmadı. Doğruca eve yöneldi.

Evde kocası gülümseyerek onu karşıladı.

-Hoş geldin hanım! dedi tatlı tatlı. Ne bu surat? Yoksa yolda birileriyle kavga mı ettin?

Hanım sahabe soğuk bir sesle:

-Hayır! diye cevap verdi.

- O zaman yüzün neden bu kadar asık? Ayrıca çok da kederlisin… Yoksa Resulullah’ın sohbetinden gelmiyor musun?

Kadın sahabe zoraki, kelimeleri yutkuna yutkuna konuştu:

-Efendimizin sohbetinden geliyorum…

Eşinin bu hali adamı kaygılandırmıştı. Nedenini bilemediği bir huzursuzlukla içi daralmış, yüzündeki gülümseme silinmişti.

Adam, endişeli bakışlarla hanımını süzerek:

-Üzüntünün sebebini anlatır mısın? diye sordu.

-Hiç…

-Olur mu hiç? Sen daha önce Resulullah’ın sohbetlerinden dönerken gözlerin parlar, sevinç ve coşkudan için içine sığmaz, Resulullah’tan duyduğun her şeyi bana ballandıra ballandıra anlatırdın. Oysa şimdi… Sanki cenaze evinden dönmüşsün.

Hanım sahabe sustu. Arkasını döndü. Sonra sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Birden:

-Senden boşanmak istiyorum!  diye hıçkırdı. Evet, evet kesinlikle senden boşanmak istiyorum.

Adam donmuştu adeta. Derin bir üzüntüyle karısına bakıyordu. Neye uğradığını şaşırmıştı. Kekeleyerek:

-Neden ama? dedi. Ne yaptım ki ben sana? Günahım ne?

Kadın sahabe ağlayarak:

-Sen salih, muttaki bir insan değilsin; Allah’ın sevdiği kullarından değilsin! diye boşanma nedenlerini sıraladı.

Adam, hanımını çok seviyordu. O ana kadar eşi de sevgisini ondan esirgemiyordu. Yuvalarına sevgi ve muhabbet hâkimdi. Şimdiyse karısı ondan boşanmak istiyordu. Adam, hanımındaki bu ani değişime bir türlü anlam veremiyordu. Ne yapmıştı da eşinin gözünde günahkâr ve kötü bir adam olmuştu.

Adam eşini kararından vazgeçirmeye çalıştı.  Lakin kadın sahabe kararlıydı. Kesinlikle boşanmak istiyordu.

Sonunda Peygamber Aleyhisselama gitmeye karar verdiler Peygamberi aralarında hakem yapacaklar, onun vereceği karara itirazsız uyacaklardı. 

O dönemin Müslümanları öyle insanlardı; Allah’ın ve Peygamberinin hakemliğine başvururlar, onların verdiği karara en ufak bir hoşnutsuzluk duymadan uyarlardı. Velev ki bu karar onların dünyevi çıkarlarına aykırı da olsa…

Sahabe hanım ve kocası peygamber mescidinin yolunu tuttular. Adam o kadar sarsılmış ve üzülmüştü ki önünü göremeden yürüyordu. Kirpiklerini ıslatan gözyaşları, gözlerinin önünü bir sis perdesi gibi kapatmıştı.

Adamın yolunun üzerinde derin bir çukur vardı. Adam çukuru fark etmeden üzerine doğru yürüdü. Kadın sahabenin uyarısına fırsat kalmadan kocası çukura yuvarlandı. Boğuk bir çatırtı sesi duyuldu. Adam acıyla haykırdı.

 -Ah!

Sonra sürüne sürüne çukurdan çıktı. Ayağa kalkmaya çalıştı. Ancak inleyerek yere çömeldi. Üzüntüyle:

-Galiba ayağım kırıldı! diye mırıldandı. Bu kırık ayakla Peygamber mescidine kadar nasıl yürüyeceğim?

Kadın sahabe gülerek:

-Mescitte ne işimiz var ki? dedi.

-Boşanmayacak mıyız?

-Neden?

-Sen istiyordun ya..

-Artık istemiyorum! Dur, eğileyim, omzuma tutunur, eve kadar yavaş yavaş yürürsün. Korkma, hemen bir hekim çağırırım! Allah’ın izniyle onun merhemleri acını dindirir.

Kadın sahabenin yüzünde üzüntüden eser kalmamıştı. Hamarat bir kadın tavrıyla kocasının kollarına girmiş, yürümesine yardım ediyor, sevinçten içi içine sığmayarak şöyle düşünüyordu.

“Kocam salih ve muttaki kullardan biri. Allah’ın sevgisini kazanan kullardan… Öyle olmasaydı, ayağı kırılır mıydı hiç? Ah, nasıl da acı çekiyor! Yüzü acıdan kırış kırış… Yüce Allah’ım! Sana şükürler olsun! Salih bir eşe sahip olduğum için binlerce hamd!”.

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Aralık 2016 (147. Sayı)
 
20-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.