Cemaatle Namaz

Abdulkuddus Yalçın
Ebu Hureyre radiyallahu anh’den de Resulullah aleyhissalatu vesselam’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “kişinin cemaatle kıldığı namazı evinde ve çarşıda kıldığı namazından yirmi beş kat daha üstündür. Çünkü kişi ...
İbn-u Ömer radiyallahu anh’den Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha üstündür.” (Buhari-Müslim)

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den de Resulullah aleyhissalatu vesselam’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “kişinin cemaatle kıldığı namazı evinde ve çarşıda kıldığı namazından yirmi beş kat daha üstündür. Çünkü kişi hakkını vererek abdest alır sonra camiye gitmek üzere çıkâr ve bunu sadece namaz için yaparsa attığı her bir adımla bir derece yükseltilir ve bir günahı affolunur. Namaz kıldığında ise namazgâhında kaldığı ve abdesti bozulmadığı müddetçe melekler “Allah’ım ona salât eyle, ona merhamet eyle” diye dua ederler. Ayrıca her biriniz namazı beklediği müddetçe namazda sayılır.” (Beş hadis İmamı)

İnsan dünya hayatında her zaman kendi menfaatine olan şeylerin peşinde koşmaya meyyaldir. Şayet faydalı gördüğü şey kolay olsa bu onu daha da cazip kılar. Ancak kolay olmasa bile kârına ve menfaatine inandığı işlere aşkla, şevkle girer ve elinden geldiği kadar o işi sürdürür ve elden bırakmamaya gayret eder. Çoğu zaman da neticenin faydalı olacağını zayıf ihtimaller üzerine bina eder. Sonunda ya kazanır ya da zararlı çıkâr.

Mesela dünya metaındaki ticarette her zaman ve yüzde yüz kâr etmek, nerdeyse imkân dışı bir durumdur. Çoğu kez de kâr yerine zarar meydana geliyor. Bununla birlikte insan bütün gayretini sarf ederek “İlerde daha iyi olur” umuduyla, çok az bir kâr ile yetinir. Hatta bazen ağır borçlar altına girip "geçici" dediği bir zarara bile razı olup bu hal üzere yıllarca sabreder.

Yani biz insanlar sadece kısa bir müddet için geçerli olup meşakkat dolu, zayıf ihtimaller üzerine bina edilmiş ve bir gölge gibi gelip geçici olan dünya hayatı ile ilgili kâra çok titizlikle sarılıp uğrunda bir ömür sarf edebiliyoruz.

Ancak Allah Resulü aleyhissalatu vesselamın haber vermesi ile doğruluğunda şüphe olmayan, aynı şekilde vaadini yerine getirebilmede gerçekten muktedir olan yüce Allah’ın garantisi altında bulunup yirmi yediye (veya yirmi beşe) katlanan kesin bir kâra pratik hayatımızda ve fiiliyatımızda aynı ehemmiyeti göstermiyoruz. Maalesef en ufak bir bahane camiyi ve cemaati terk etmemize yetiyor. Hatta Allah affetsin işinin ehemmiyetini ileri sürerek camiye gitmemeyi bir ayrıcalık sayanlarımız bile yok değildir.

Oysa aklı başında olup geleceğini ve akıbetini düşünen kişi menfaatin ve kârın daha büyük ve daimi olanını tercih eder. Menfaatlerin en büyüğü ve daimi olanı da hiç şüphesiz uhrevi olanıdır. Bundan dolayıdır ki Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem: "Akıllı olan, nefsini hesaba çekip ölümden sonrası için çalışan kimsedir" buyuruyor.

Uhrevi kârlardan biri de cemaatle kılınan namazla elde edilen bol sevaplı kârdır. Bu kâr çok kolay elde edilir ve birin yirmi yediye katlanması kadar bol kazançlıdır. Hem bu kâr dünya metaındaki ticaretle elde edilen kâr gibi meçhul ve şüpheli değil, net ve kesindir. Çünkü bu kârı bildiren kişi hevasından hiçbir şey söylemeyen hep vahiyden konuşan Cenab-ı Peygamberdir (Sallallahu aleyhi ve sellem). Yani doğruluğu mucizelerle Allah tarafından belgelenen zattır.

O zaman imanın rükünlerinden olan ahiret inancını taşıyan bir mümin bu kârı elinden kaçırmamalıdır.

Cemaatle namaz kılmanın hükmü

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

“Canım elinde olana yemin ederim, düşündüm ki emredeyim de odun toplansın, sonra emredeyim de namaz için ezan okunsun, sonra bir adama emredeyim de insanlara imamlık yapsın, sonra cemaatten (özürsüz olarak) geri kalan kimselere gidip onların evlerini, kucak dolusu odunlarla yakarak başlarına yıkayım. Çünkü eğer onlardan biri yağlı bir kemik veya iki ok elde edeceğini bilseydi, mutlaka camiye gelirdi.”(Buhari, Muvatta`)

Diğer bir hadis-i şerifte de: “Üç kişinin bulunduğu bir köy veya kırda namaz cemaatle kılınmazsa şeytan onları yoldan çıkarmış demektir. Cemaate iyi tutun. Zira kurt, sürüden ayrılanı kapar” (Ebu Davud)
Bazı âlimler bu ve benzeri bazı naslardan hareketle cemaatin farz-ı ayn olduğu hükmüne varmışlardır:

Ebu Sevr, ayetten de delil çıkarıp: "Allah, Resulüne korku namazında bile cemaati emretmektedir, öylesi ağır şartlar altında bile terki için özür tanınmazsa, emniyet halinde daha şiddetli bir vacip olduğu anlaşılır" der. Atâ bin Ebî Rebâh: “Hazerde ve köyde, ezanı işiten hiçbir mahlûka namazı cemaatle kılmayı terk etmeye ruhsat yoktur!” der. Evzâî de: “Ezanı işitsin işitmesin, hiçbir evladın cuma ve cemaatleri terk hususunda babasına itaat etmesi caiz değildir” demiştir.

Cemaatin hükmü meselesinde ifrata kaçıp "namazın sıhhati için şart" olduğunu söyleyen de çıkmıştır. Fakat bu görüş rağbet bulmamıştır.

Şâfiî ve onun mütekaddim ashabı, Hanefî ve Malikilerden birçok ulema, farz-ı kifâye demişler. Geri kalanlar -ki ekseriyeti teşkil ederler- sünnet-i müekkede olduğunu kabul ederler. (Kütüb-i Sitte açıklamasından)

İbn-u Hacer der ki: "Benim anladığım kadarıyla, bu hadis, münafıklar hakkında varid olmuştur. Zira bir başka hadislerinde Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem): ‘Münafıklara yatsı ve sabah namazı kadar ağır gelen başka namaz yoktur.’ ‘...Onlardan biri bu iki namazdaki hayrın ne olduğunu bilseydi emekleyerek de olsa onları kılmaya gelirdi.’ buyurmuştur. Bu vasıf münâfıklara layıktır, kâmil mü`mine değil; ancak buradaki nifaktan kasıt küfrü gerektirecek nifak değil, günahı gerektirecek nifaktır. Buna, hadiste haklarında kullanılan şu ifade delildir: ‘Yatsıya cemaat içinde katılmazlar’ veya Üsâme’nin (radiyallahu anh) rivayet ettiği hadisinde olduğu üzere ‘Cemaate katılmazlar."

Şah Veliyullah Dehlevi (rahimehullah) de şöyle der: “Aslında cemaat müekked sünnettir, terki halinde kınamayı gerektirir. Çünkü dinin nişanelerinden biridir. Şu kadar var ki Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), cemaate katılma konusunda isteksiz olan ve geri duran kimselerin, bu davranışlarındaki asıl sebebin İslam’daki niyet zaafı olduğunu görmüş ve onların kalplerine korku vermek için, tepkisini şiddetli bir üslupla ortaya koymuştur.” (Hüccetullah-ul Baliğa-c:2)

Namazda cemaatin hikmeti

Şah Veliyullah Dehlevi (rahmetullahi aleyh) der ki:

İbadetler arasında, namazdan daha kâmil, delil bakımından daha üstün başka bir şey yoktur. Namazın bu özelliği, insanlar arasında yaygın kılınmasını, onun üzerinde toplanılmasını, insanların onun için bir araya gelmelerini gerekli kılmıştır.

Sonra ümmet içerisinde kendilerine uyulacak bilgili insanlar bulunduğu gibi yüce mertebelere ulaşabilmeleri için teşvikkâr çağrılara ihtiyaç duyanlar ve zayıf yapılı olanlar da bulunur. Bunlar yükümlü kılındıkları şeyi insanların gözü önünde yapma zorunluluğu duymasalar, ihmal gösterirler. Bu durumda bütün insanlar için, namaz gibi herkese yönelik ibadeti açıktan ve herkesin gözü önünde yapmak gibi bir yükümlülükten daha yararlı ve uygun bir şey olamaz. Böylece o yükümlülüğü yapanla terk eden ve gönüllü olanla isteksiz olan ayrılabilecek; âlim olanlara uyulacak, cahil olanlara öğretilecek, böylece cemaat halinde Allah’a ibadette bulunmak bir tür mihenk taşı gibi olacak; insanlar ona vurulacak; iyileri kötülerinden ayrılabilecek, halisi sahtesi görülebilecek. (Hüccetullah-ul Baliğa-c: 2)

Ayrıca İslam, Müslümanların cemaat ve birlik olmalarını hep teşvik etmiştir. Müslümanların böyle bir birliğe ulaşmaları hususunda en müessir vasıta namazdır.

Günde beş vakit camide birleşen Müslümanlar, aralarında mevcut olan çeşitli farklılıkların ortaya çıkaracağı tefrikayı ortadan kaldırabileceklerdir. Zira her mescide geliş, kimisi fıtrî, kimisi sun’î olan, fakat başıboş bırakıldığı takdirde her biri tefrikaya, fitneye götürebilecek; dil, renk, iktisadî, mevki-makam, siyasî görüş vs. farklılıkları bir törpüleme ameliyesi bir kaynaşma ve bütünleşme cehdidir.

Bu sebeple Resulullah (aleyhissalatu vesselam) pek çok hadislerinde namazların cemaatle kılınmasını emretmiş, münferid kılmak için ruhsat isteyenlere sıkı şartlar altında ruhsat vermiştir. (Kütüb-i Sitte açıklamasından)

Hem Müslümanların Allah’a teveccüh etmiş bir halde, korku ve ümit arasında bir haleti ruhiye içerisinde, yüzlerini O’na teslim etmiş olarak bir araya gelmeleri, bereketlerin inmesinde ve rahmetin yayılmasında büyük bir etkiye sahiptir.

Sonra Allah Teâlâ’nın bu ümmeti halk etmesindeki maksadı, Allah’ın dininin en yüce olması, yeryüzünde İslam dininden daha üstün başka bir dinin bulunmamasıdır. Bu amacın gerçekleşebilmesi, ancak halkın ve ileri gelenlerin, şehirlilerin, badiyede oturanların, büyük küçük herkesin, İslam’ın en büyük nişanesi ve en yaygın olan ibadeti vesilesiyle, sık sık bir araya gelmelerine bağlıdır.

Bu saydığımız sebeplerden dolayı teşri esnasında hikmet-i ilâhî cuma ve cemaat namazlarının konulmasını gerektirmiş, bu doğrultuda büyük teşviklerde bulunmuş, terkini ise şiddetli bir üslupla yasaklamıştır.

Ezan sesinin işitilmesi icabeti gerektirir

Ebu Hureyre radiyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselâm`a âmâ bir zat (olan Abdullah bin Ümm-i Mektum) gelerek: "Ey Allah`ın Resulü! Beni mescide kadar getirecek bir rehberim yok!" diyerek Efendimiz aleyhissalatu vesselâm`dan (namazı evinde kılmak için) ruhsat istedi. (O da izin verdi.) Adam geri dönünce, Resulullah aleyhissalatu vesselâm onu çağırtarak:"Ezanı işitiyor musun?" diye sordu. Adam: "Evet!" deyince: "Öyleyse icabet et" dedi (ve evde kılmaya izin vermedi.) (Müslim, Ebu Davud, Nesei)

İbn-u Abbas radiyallahu anhümâ anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Kim, müezzini işitir ve kendini engelleyen bir özrü olmadığı halde cemaate katılmazsa, kıldığı namaz (kâmil bir sevapla) kabul edilmez." "Ey Allah`ın Resulü! meşru özür nedir?" denildi. "Korku veya hastalıktır!" buyurdu." (Ebu Davud)

Yine İbn-u Abbas radiyallahu anhüma anlatıyor: “Müezzinin sesini işittiği halde icabet etmeyen, hayrı istememiştir. Kendisi için de hayır murad edilecek değildir.”

Ebu Hureyre radiyallahu anh de: “Âdemoğlunun kulağının eritilmiş kurşunla doldurulması, ezanı işittiği halde ona icabet etmemesinden daha hayırlıdır.” demiştir.

Cemaatin asıl yeri

Yazımızın başında zikrettiğimiz birinci hadisten, cemaatle kılınan namazın mutlak olarak tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece üstün olduğu, ikinci hadisten ise camide cemaatle kılınan namazın diğer namazlardan daha üstün olduğu anlaşılmaktadır. Bundan da cemaatle kılınan namazın münferid kılınan namazdan üstün olduğu gibi camideki cemaatin de evde veya başka yerde kılınan cemaatten üstün olduğu anlaşılıyor.

İbn-u Hacer, hadiste cemaat için vaad edilen yirmi beş kat sevabın, cami dışında teşkil edilen cemaatler için de mevzubahis olma ihtimalini zikreder. Ancak asıl kanaatinin, camide teşkil edilen cemaatle, başka yerlerde teşkil edilen cemaatin aynı olmayacağı istikametinde olduğunu belirtir. Hadiste geçen: "Kişinin cemaatle kıldığı namazın sevabı, evinde ve çarşıda (iş yerinde) kıldığı namazından yirmi beş kat fazladır" cümlesini de şöyle açıklar:

“Bu ifadenin gereği şudur: Mescidde cemaatle kılınan namaz, sevapça evde ve çarşıda; cemaatle ve ayrı kılınan namazı geçer.” Bu hükme İbn-i Dakîku`l-Îd`in vardığını belirttikten sonra ondan naklen devam eder: "Görünen şu ki, camide teşkil edilen cemaatin mukabilinden kastedilen şey, cami dışında münferiden kılınan namazdır. Ancak hadisin hükmü genel duruma bakar. Çünkü genelde mescidde cemaate katılmayan, namazını yalnız kılar.

Zahir o ki, sevapça mezkûr katlanma, mescidde kılınacak cemaate hastır ve evdeki namaz da çarşıda kılınacak namazdan mutlak olarak evlâdır. Dolayısıyla evde ve çarşıda cemaatle kılınacak namaz münferid kılınacak namazdan evlâdır.”

Saîd İbnu Mansur’un bir rivâyetine göre, Evs el-Meğâfirî, Abdullah bin Amr bin el-Âs (radiyallahu anh)`a: "Bir kimse güzel bir abdest alıp sonra evinde namazını kılsa ne dersin?" diye sorar.

"Güzeldir, hoştur!" cevabını alınca tekrar sorar:

"Yakınlarının mescidinde kılarsa?"

"On beş kat sevaba ulaşır."

"Ya (umumî) cemaat mescidine kadar yürür orada namaz kılarsa?"

"Yirmi beş katı..." cevabını alır.

Bu örnekte de görüldüğü gibi, Sahabelerden gelen bazı rivayetler herkese açık umumî mescitler varken daha hususi daha dar sınırlı cemaatler teşkilini tercih etmiyor; daha hususi mescitlerde kılınan namazın cemaatle bile olsa, sevapça düşük olacağını ifade ediyor.

Suyûtî, el-Hâvi li`l-Fetâvâ adlı eserinde ulemanın, cemaati böler gerekçesi ile bir mahallede mescit varken, ihtiyaç olmadan ikinci bir mescit açmanın caiz olmadığına hükmettiğini belirtir. Şu halde İslam şeriatındaki kuralların özü cemaatleşmeye, kaynaşmaya yöneliktir. Cemaatle kılınan namazın faziletçe üstünlüğü, bu esprinin bir gereğidir.

Katılanları fazla olan cemaatin sevabı da fazla olur

Übey bin Ka’b radıyallâhu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalatu vesselam şöyle buyurdu: “Kişinin başka birisi ile kıldığı namazı tek başına kıldığı namazından üstündür, iki kişi ile kıldığı namazı da bir kişi ile kıldığı namazından üstündür. (Cemaatteki) sayı ne kadar çok olursa Allah nezdinde o kadar değerli olur.”(Sünen sahipleri, Ahmed. İbnu Huzeyme bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir.)

Camiden uzak olmak mazeret değil, bilakis daha çok sevap elde etmeye vesiledir

Ebu Musa radıyallâhu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Namazda sevabı en çok olan, yürüyerek en uzak yerden gelen, sonra ondan biraz yakın olan kimsedir. Kılınıncaya kadar Namazı bekleyenin sevabı namazı kılıp uyuyanın sevabından fazladır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud)

Übeyy bin Ka`b radıyallâhu anh anlatıyor: “Bir adam vardı Mescide ondan daha uzakta oturan birini bilmiyordum. Namazları da hiç kaçırmıyordu. Kendisine: ‘Bir eşek alsan da karanlık veya sıcak zamanlarda binsen!’ denilmişti, şu cevapta bulundu: ‘Evimin mescide yakın olması beni memnun etmez. Ben mescide kadar yürümelerimin, sonra da aileme dönüşlerimin sevap olarak yazılmasını diliyorum.’ Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (Adamın bu sözünü işitince): ‘Allah Teâlâ hazretleri bu isteklerinin hepsini yerine getirdi.’ buyurdu." (Müslim, Ebu Davud)

Savaşta bile cemaat terk edilmez

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Dacnân ile Usfân arasında, müşriklerle sarılmış bir yere indi. Müşrikler (aralarında):

"Bu Müslümanların bir namazları var (topluca kılarlar), bu onlara evlatlarından da, bâkirelerinden de kıymetlidir, işte bu, ikindi namazlarıdır. Hazırlığınızı yapın, üzerlerine toptan bir kerede çullanın!" dediler. Cebrail aleyhisselam, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm`a gelerek ashabını iki kısma ayırmasını, onlardan bir grupla namaz kılarken diğer grubun geri tarafta ayakta beklemesini, tedbirli olmalarını ve silahlarını beraberlerine almalarını, birinci gruba bir rekât kıldırmasını, bu kısmın birinci rekâttan sonra geri çekilmesini, arkadaki grubun öne ilerlemesini, bu yeni gruba da bir rekât kıldırmasını, böylece her bir grubun Resûlullah`la birlikte birer rek`atlerinin olmasını, Resûlullah`ın da böylece iki rek`at kılmış olmasını emretti."(Ashab-üs Sünen)

Ebû Ayyâş ez-Zürakî radıyallâhu anh anlatıyor: "Biz Usfân`da Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraberdik. Müşriklerin başında (henüz Müslüman olmayan) Hâlid İbnu`l-Velîd vardı. Öğleyi kılmıştık. Müşrikler (kendi kendilerine aralarında şöyle) konuştular: "İyi bir fırsat elimize geçmişti, onlar namazda iken saldırsaydık ya!"

Bunun üzerine hemen kasr (namazı kısaltma) ile ilgili ayet öğle ile ikindi arasında nazil oldu. İkindi vakti olunca, Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm) kalkıp kıbleye karşı durdu. Müşrikler de önlerindeydi. Arka tarafına da bir saf yaptı. Bu safın arkasına da bir saf koydu…” (Ebu Davud, Neseî)
Selef-i salihîn cemaati kaçırmayı büyük bir musibet sayıyordu

Hatem-i Esamm şöyle buyurmuştur: “Cemaatle namazı kaçırdığım için sadece Ebu İshak el-Buhari taziyette bulundu. Eğer bir çocuğum ölseydi, en az on bin kişi başsağlığı dilerdi. Bunun sebebi; insanlarca dine gelen musibetlerin, dünya musibetlerine nazaran daha hafif telakki edilmesidir.”

Meymun bin Mihran camiye girdiğinde “Halk namazı kılıp dağıldı.” denilince “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Benim için, elimden kaçan bu namazın fazileti, Irak valiliğinden daha sevimli idi” buyurmuştur.

Yukarıda zikredilenlerden, cemaat hakkındaki İslami tavır az da olsa anlaşılmıştır. Geride nefsimizle mücadele edip ona boyun eğdirmemiz kalıyor. O halde ey Müslüman kardeşlerim, gönül dostlarım! Haydin hep birden nefsimizin tembelliğine karşı cemaat seferberliğini başlatalım! Gayret bizden tevfik Allah`tandır.

Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalplerimizi dinin üzerine sabit kıl, Bize ve çocuklarımıza camiyi ve cemaati sevdir ve bizi İslam cemaatinden ayırma! ÂMÎN…

Abdulkuddus Yalçın / İnzar Dergisi – Kasım 2014 (122. Sayı)
 


 
13-11-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.