Bu da gelir, bu da geçer...

Yusuf Akyüz

Mal da yalan mülk de yalan, var git biraz da sen oyalan!” demiş, Yunus Emre… Dünya, zeval aynasına yansıyan kocaman bir hiç; anlık görüntü ve dekor, hayal gibi bir şey! Bu fâni dünyada her şey gelir geçer, acı-tatlı herşey sonunda bir gün biter! İlkbaharda yeşeren ve sonbaharda kuruyup yere düşen her yaprak, bize şu gerçeği hatırlatır:
        “Bilin ki, dünya hayatı ancak boş bir oyun eğlence, geçici bir süs, aranızda bir övünme, mal ve evlad hususunda bir çokluk yarışından ibârettir. Tıbkı bir yağmur misâli ki, bitkisi ekincilerin hoşuna gider. Sonra kurur da onu sararmış görürsün. Sonra da kuru bir çöp oluverir! Ahirette (fâcirlere) şeddetli bir azab ve (muttakiler için) Allahû Teâla’nın rızası ve mağfiret vardır. Dünya hayatı ise aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir!..” (Hadid,20)

       “Âhirete göre dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. O kişi parmağının ne kadarcık bir su ile döndüğüne baksın!..” (Müslim, Cennet,55)

       “Sen, ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğuna bak! Şafak vaktinde güzel güneşin doğuşunu görünce, gurûb zamanı, onun ölümü demek olan batışını hatırla! İnsan da aynen bu macerayı yaşar. Kemâli ve cemâli, zevâle mahkûmdur. Güzel bir çocuk; bakarsın, güzelliği ile halkın sevgilisi olmuştur. Bir müddet sonra, ihtiyar bir bunak hâline gelir ve halka rezil olur! Eğer güzel tenli güzeller seni avladıysa, ihtiyarlıktan sonra bir de pamuk tarlasına dönen o bedene bak! Eğer yağlı-ballı yemeklere ve nefis gıdalara imreniyorsan, kalk helâya git de, onların âkıbetini orada gör!” (Mesnevî, C.4, 1596-1601)

       “Mal sahibi, mülk sâhibi, hani bunun ilk sâhibi

       Mal da yalan mülk de yalan, var git biraz da sen oyalan!” demiş, Yunus Emre… Dünya, zeval aynasına yansıyan kocaman bir hiç; anlık görüntü ve dekor, hayal gibi bir şey! Bu fâni dünyada her şey gelir geçer, acı-tatlı herşey sonunda bir gün biter! İlkbaharda yeşeren ve sonbaharda kuruyup yere düşen her yaprak, bize şu gerçeği hatırlatır:

       “Aldanmayın dünyaya, zevali çok yakındır!..”

       Dünyada herşey gelir geçer; imân ve sâlih amelden başka kimseye bir şey kalmaz. Kazandığı mallar dünyada kalır; ancak verdiği zekâtın sevabı ona kâr kalır. Yaşadığımız her ân, ömür boyu devam eden imtihanın bir parçasıdır; hidâyet ve istikâmet imtihanıdır. Ne yaptığımıza, nasıl davrandığımıza, imtihanları nasıl karşıladığımıza, tutum ve tavırlarımıza bakılıyor ve niyetlerimize göre değerlendirilip puan veriliyor. Şehirlerin caddelerini görüntüleyen mobese kameralarından çok daha hassas ilâhî kameralar her ânımızı kaydediyor; hiç bir ayrıntıyı kaçırmıyor. Yarın mahşerde kendi filmimizi ve amellerimizi seyredeceğiz, kare kare saniye saniye… Gidişatımız, geleceğimizin işaretleridir…

       Ülfet, alışmak, bağlanmak, sıradanlaşmak, zâhirî görünüşe, anlık tezâhürlere aldanmak, akıntıya kapılmak, bir anlamda robotlaşmak… Günlük hayatın sürükleyici akıntısına kapılıp, hikmet ve gâyeyi fark edememek, körleşmek veya mekanikleşmek… Her şeyi basit, sıradan ve olağan görmek… Ülfet, gönül gözünü kör eder. Ülfet rüzgârına kapılıp gidenler, en bedihî hakikatleri bile göremezler; dereye düşmüş kütük gibi sürüklenip giderler. Bakar ama görmez; duysa bile işitmez; yer, içer, yatar kalkar ama netice ve âkıbeti düşünmezler!

       “Dikkat edin! Sadece gözler kör olmaz; asıl kör olan sinelerdeki kalblerdir!” (Hac Sûresi,46)

       Hayret, şuûru derinden sarsan bir intibah şoku ile gaflet ve rehâvet uykusundan uyanmak; hayata ve kâinâta bambaşka bir gözle, hayret ve ibret nazarıyla bakmak… Esbab perdesine ve zâhiri görünüşe takılmadan, tezâhürün ötesine, netice ve âkıbete bakıp, maksad, hikmet ve gâyeyi aramak… Ama âciz olduğunu da hiç unutmamak. “Marifetin zirvesi, acziyetini bilmektir!” demiş, Hz. Ebû Bekr esSıddîk (radiyallahu anh). Zira insan mana ve maddede, dünyada ve ukbada her hususda Hakk’ın lütuf ve inâyetine muhtaçtır. Bu muhtaçlık ondan bir lahza bile ayrılmaz; Hakk’ın lütfu ve keremine mazhar olmadan insan bir tek nefes bile alamaz ve yaşayamaz…

       Eğer insanı ifâde için başka bir isim lâzım olsa, belki “muhtaç” denilebilirdi… Belki insan kâinattaki en muhtaç varlıktır. Öyle ki insan, kendine aid varlığı, kuvvet ve takatı olmayan; sürekli bakıma, korunmaya, savunmaya, yemeye, içmeye, uyumaya ve bir nefes sıhhate muhtaç; her türlü belâ ve âfete, hastalık ve musîbete müsâîd; haddizatında yürüyen canlı bir cenazedir!.. Hayatı ölümle iç içedir ve aldığı her nefesin ardında bir ölüm ihtimali vardır. İnsan her ân ve her nefesde rahmete ve inâyete ve sıhhate muhtaçtır… Her ân maddi ve manevî, bilinen-bilinmeyen tehlikelerle karşı karşıyadır…

       İnsan ân be ân eceline doğru giderken, ecel de ona doğru gelmektedir. Ama gâfil insân, bir anlık sıhhate ve emâneten verilen güç ve kuvvete aldanıp dünyaya meylediyor; acziyetini ve çaresizliğini unutup serkeşlik ederek günah ateşine koşarak gidebiliyor. Anlık fâni lezzetler uğruna ebedi hayatını tehlikeye atabiliyor. Hâlbuki gençlik yel gibi geçip gitmekte, fani güzellikler süratle kaybolup gitmekte ve insan her an akibete doğru ilerlemektedir… İnsana verilen bir anlık nefesdir ve bir ân sonrası da garanti değildir. Bedenindeki bir tek hücrenin bile sahibi olmayan âciz ve gâfil insanın nesi var: hiç!.. İşte bu hiçliğini, âcizliğini ve çaresizliğini bilmek marifetin ta kendisidir. Ayeti kerime meâli: 25/77 “De ki: eğer duanız olmasa, Rabbim size niye değer versin!?”

     İnsan ne kadar âciz ve çaresiz olduğunu hastalık ve musibetler esnasında farkeder; başı veya dişi ağrısa yerinde duramaz, en lezzetli yemeklerden bile tat alamaz. Elemli bir hastalığa tutulsa, kurtulmak ümidiyle her şeyini feda edebilir; hatta bir anlık da olsa elemden kurtulabilmek için her çareye başvurabilir. O esnada dünya gözünden tamamen kaybolur, varlığı ve yokluğu aynı olur… Parklar, bahçeler, lezzetler, eğlenceler, hasılı dünyaya aid bütün güzellikler hastanın ve musibetzedenin gözünde bir hiçtir. Nefis ızdıraba düşünce, dünya gözünden silinir ve dünyadaki her şey ona anlamsız, boş ve abes gelir… Sıhhat ve lezzet, birbirinin lâzımıdır; birisi olmayınca diğeri de olmaz! Dünya elinde olsa ama sıhhat olmasa, hiçbir faydası olmaz! Küçük bir diş ağrısı bile dünyayı insana zindan edebilir; yatağında acıyla inleyen bir hasta için en kıymetli nesne sıhhattir!

       “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
       Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi!”

                                                           (Sultan Süleyman)

       Uzuvlarını günahlarda kullanan gâfil insân, acaba hangi uzvunun yokluğunu tasavvur edebilir; bir anlık günah için hangi uzvunu feda edebilir?! Gözünü, kulağını, ellerini, ayaklarını, zâhiri ve batınî uzuvlarını, tek tek bütün vücudunu gözönüne alsın, bakalım hangisinden vazgeçebilir?! Hastanelerde yatan insanları görüp ibret almak lazım: günleri ve saatleri iyileşebilmek umuduyla geçer… En acı ilaçları bile bu umudla içerler; kaybettikleri sıhhate tekrar kavuşabilmek için mallarını ve paralarını fedâ ederler… Hastalık ızdırabıyla inlerken derin derin düşünürler; kaybettikleri sıhhatin kıymetini ve ehemmiyetini daha yakından ve yaşayarak farkeder, her acı ve elemle iliklerine kadar hissederler…

       Hastalık, bela ve musibetler ülfet perdesini aralar, nimetlerin farkına varmamızı, bir nebze de olsa gaflet uykusundan uyanmamızı sağlar. Kaybetmeyen, bilmez… Bir nimet elden çıkıp gitmeyince farkedilmez… İnsan hem âfâkta hem enfüste çepe çevre nimetlerle donatılmıştır, ama sudaki balık gibi göremez! “Ol mahiler ki derya içindedirler, deryadan habersizdirler!” demişler. İşte insan da içinde yüzdüğü nimetler denizinden habersiz vaziyette gündelik hayatın akıntısına kapılıp gitmekte, gözünün önündeki nimetleri bile görememektedir…

       Elbette dünya nimetleri fâni, mecâzi ve geçicidir; insana sadece imtihan gâyesiyle verilmiş emanetlerdir. Hakiki, daimi ve sermedi nimet âhirettedir; iman edip salih amel işleyen mü’minlere vaad edilmiştir… Dünya ne kadar câzib olursa olsun, mü’minleri imrendirmemeli, gönüllerini çelmemelidir. Rüyada görülen şeyler misali, dünyadaki bütün nimetler ve lezzetler zevale mahkûmdur. Dünya nimetlerine gönül bağlayan aldanmıştır! Ne kadar severse sevsin, dünyâ insana kalmayacaktır!..

       Bu da gelir, bu da geçer…

       Dünya, dün, bugün ve yarın dediğimiz üç günlük fâni bir rüyâ; dün geçti, bugün de geçiyor, yarın meçhul, bilinmiyor… Yalnızca üzerinde bulunduğumuz şu ân’ı yaşıyoruz, sadece bu ân içindeki duyguları, artı ve eksileri, lezzet ve elemleri algılayabiliyoruz ama bir ân sonra ne olacağını, nerede, neyle karşılaşacağımızı bilemiyoruz. Zaman denilen sırrını çözemediğimiz garip bir muammanın içinde, anlık neş’e ve hüzünlerle, bazan şuûr, bazan zuhûl, bazan intibah; bazan gaflet, hasret ve nedâmet, bazan ümid, temenni ve istek, bazan sükût, bazan şevk, alâka ve heyecanlarla; belki çoğu zaman da aldanış ve yanılsamalarla ân be ân yaşıyor ve bize doğru gelen ecelimize hızla ilerliyoruz. Farkında olmasak da, ân be ân ölüyoruz…

       Her geçen sâniye adım adım ölüme yaklaşıyoruz…

       Şu üç günlük fâni rüyada acı-tatlı yaşadığımız her lezzet ve elem, rahatlık, zorluk, darlık ve bolluk, hepsi de anlık duygulardır; bir ân sonrası mechûl geçici itibarlardır… Akşam yediğimiz yemekten yarına hiç bir şey kalmıyor; bir dilim kuru ekmekle baklava da aynı oluyor… Hoş ve nâhoş, yaşadığımız her hâdiseden geriye sadece bir hatıra kalıyor… Zaman kervanıyla birlikte ân be ân nefes be nefes rehgüzâr olduğumuz şu fâni âlemden, hakîki âleme doğru gidiyoruz… Biz gidiyoruz; dünya da gidiyor; herkes yolcu bu âlemde… Dünya, anlık tebessüm ve hüzünlerle geçer gider. Dünyada her şey biter; acı-tatlı herşey geçip gider… Netice ve âkıbette hepimizi bekleyen kaçınılmaz bir ölüm var… Ölümlü bir dünyaya gönül bağlamak akıl kârı mı!.. Dünya, bizden önce kimseye kalmadı, sanki bize kalır mı! 

       Dünya, aynaya yansıyan kocaman bir yalan; her susayan onu su sanıp aldanır ve peşine takılır… Sonra umduğunu bulamadan ve hayallerine kavuşamadan bir gün ansızın bu dünyadan ayrılır ve gözü açık kalır. Bu dünyada gafletle yaşayanlar, öteler âleminde hasret ve nedâmetle uyanırlar! Ama ne fayda, iş işten geçtikten sonra!..

       Dünyadaki hadiseler, beyaz perdeye akseden sinema filimlerine çok benzer; başlar ve biter. Zuhur esnâsında görenleri hayrete ve dehşete düşüren nice hadise vardır ki hiç tahmin edilmeyen neticelere vesile olur; veya bazan bunun aksi de vaki olur. Şu ân ne olursa olsun, bir ân sonrası gaybdır. Hangi sebebin hangi hadiseye başlangıç olacağını ve bir noktadan başlayan bir hadisenin nereye varacağını, netice ve âkıbetinin ne olacağını Hak’dan gayrı kimse bilemez. Dünyada olup biten hadiselere öteler merceğiyle bakmalı; netice ve akıbet cihetiyle okuyup anlamaya çalışmalıyız.

       Dünyaya, sırf dünya penceresinden bakmak bizi yanıltır ve aldatır; akıbeti ve ahireti unutanlar kolayca dünyanın büyüsüne kapılır. Dünyâ ne kadar câzib ve kâzib olsa da sonunda yine ölüm vardır!.. 

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Ocak 2017 (148. Sayı)
 
14-01-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.