“Böyle Bir Dayısı Olan Var mı?” Sa’d B. Ebi Vakkas

Mehmet Sait Çimen
Sa’d b. Ebi Vakkas, Hz. Ebubekir radıyallahu anhın davet ve teşviki ile Müslüman olan gençlerdendi. Tevhid davetini kabul ettiğinde daha 17 yaşındaydı. Efendimiz aleyhissalatu vesselamın annesi Amine Hatun gibi o da Zühre Oğullarından idi.
Sa’d b. Ebi Vakkas, Hz. Ebubekir radıyallahu anhın davet ve teşviki ile Müslüman olan gençlerdendi. Tevhid davetini kabul ettiğinde daha 17 yaşındaydı. Efendimiz aleyhissalatu vesselamın annesi Amine Hatun gibi o da Zühre Oğullarından idi.

Aziz Peygamber, yiğit ve fedakâr bir genç olan Sa’d b. Ebi Vakkas’a çok değer verir ve değer verdiğini de gösterirdi. Bir gün Efendimiz aleyhissalatu vesselam, Ashab-ı Kiram ile otururken Sa’d yanlarına geldi. Onu gösterdi Efendimiz ve şöyle buyurdu: “Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan var mı?”

Sa’d’ın Mekke günleri de birçok Müslümanınki gibi sıkıntılı geçti.

Annesi, onun Müslüman olduğunu duyunca, çok öfkelenmişti. Sa’d, bunun farkındaydı; ama öfkeye öfkeyle karşılık vermiyor, yaşından beklenmeyen bir olgunlukta davranıyordu.

Annesi ona, “Dinin akrabaya iyi davranmak ve onların emirlerine uymak gerektiğini emretmiyor mu?” diye sordu.

Amacı genç Müslümanın kafasını karıştırmak, onu yoldan çevirmekti.

“Evet” dedi Sa’d.

İstediği cevabı almıştı Sa’d’ın annesi. Artık darbeyi vurma zamanının geldiğini düşündü.

“Ey Sa’d!” dedi. “Vallahi, sen bu yeni dinden vazgeçip, atalarımızın dinine dönünceye kadar, yiyip içmeyeceğim. Ölsem bile bu ahdimden dönmeyeceğim. Herkes seni anne katili olarak ayıplayacak!”

Sa’d’ın imanında bir pürüz yoktu. Annesinin onu çekmeye çalıştığı cehennemi fark etti ve sözünü söyledi:

“Ey anne, senin yüz canın olsa ve her birini bu dini bırakmam için versen, ben yine de vazgeçmem! İster ye, ister yeme! Bu senin bileceğin bir iştir.”

Sa’d’ın annesi üç gün yemeden, içmeden durdu. Üç günün sonunda bayılınca Umare isimli oğlu annesine su içirdi. Annesi kendine gelince Sa’d bin Ebi Vakkas’a beddua etmeye başladı. Bunun üzerine şu ayetler nazil oldu:

“Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin…” (Lokman/14-15)

Sa’d, önüne çıkan hiçbir engele takılmadan yoluna devam etti.

Son derece cesur ve kahramandı.

Müşriklerin eziyetleri karşısında boyun eğmez ve karşı çıkardı.

Bir gün Sa’d radıyallahu anh ile birkaç sahabi, Mekke’den biraz uzaklaşmış ve bir vadide ibadetle meşguldüler. Bu sırada, eğlence arayan müşriklerin serseri takımından bazıları onları gördü, kendileri ile alay etmeye ve hakaret etmeye başladılar.

Sa’d, dayanamadı. Eline geçirdiği bir deve kemiğiyle müşriklerden birisinin kafasını yardı. Böylece, "Allah yolunda, ilk müşrik kanı döken sahabi" olarak geçti İslam Tarihine.

Rasulullah’a son derece bağlı ve itaatkârdı.

Hicret izni verilince Medine’ye hicret etti ve ondan sonra Aziz Peygamber ile beraber tüm gazvelere katıldı.

Hicretin birinci yılında bir seriyyede görevlendirildi ve müşriklere ok atarak bu alanda da ilk olma şerefine nail oldu.

Sa’d b. Ebi Vakkas, İslam için ilk kan döken ve ilk ok atan kişi oldu.

Zorlu Uhud imtihanında yine Sa’d, şaşırtıcı bir özelliğiyle gösterdi kendini. Kahramanca savaştı ve Aziz Peygamberin yanından hiç ayrılmadı.

O zorlu günde 1000’den fazla ok attığına dair rivayetler vardır. Bu esnada Peygamber aleyhissalatu vesselamın büyük iltifatlarına mazhar oldu. Sa’d ok atarken Aziz Peygamber şöyle buyuruyordu: “At, ey Sa’d! Anam babam sana feda olsun”

Ürpertici ve tüyleri diken diken eden bir tablo!

Tüm ümmet Peygambere “Anam babam sana feda olsun” derken, gözlerimizin nuru Aziz Peygamber bu sözü Allah için ok atan Sa’d b. Ebi Vakkas için söylüyordu.

Sonra dua etti Efendimiz aleyhissalatu vesselam:

“İlâhî, bu senin okundur. Onun atışını doğrult! Allah’ım, sana dua ettiğinde de, Sa’d’ın duasını kabul eyle!”

Uhud Savaşında Sa’d’ın müşrikler safında bir kardeşi vardı. Adı Utbe olan bu müşrik, nefrette birçok kişinin önüne geçmişti.

Sa’d, savaş sırasında kardeşi ile karşılaşmak için, onu çok aramıştı. Kendi anlatımından okuyalım:

"Vallahi, kardeşim Utbe’yi öldürmek için duyduğum hırsı, hiçbir adamı öldürmeye karşı duymadım. Bu isteğimi gerçekleştirmek için, iki kere müşriklerin saflarını yardım; fakat onu bulamadım. Üçüncüsünde, Rasulullah bana buyurdu ki:

“Ey Allahın kulu! Sen ne yapmak istiyorsun? Yoksa sen kendini öldürtmek mi istiyorsun?”

Bunun üzerine, onu aramaktan vazgeçtim. Utbe’yi, Hâtıb b. Ebi Beltea öldürdü."

Uhud’da Sad’ın sözleriyle resmedilen bir tablo var ki, her mümin yüreği etkileyecek bir güce sahiptir.

Evet, Sa’d b. Ebi Vakkas anlatıyor:

“Uhud savaşında bir ara baktım, Abdullah bin Cahş yanıma geldi. Dedi ki, “Şöyle bir kenara çekilsek, ben dua etsem, sen âmin desen; sonra istersen sen dua et, ben âmin diyeyim, olmaz mı?” Ben de davetine icabet ettim ve olur! dedim. Bir kenara çekildik. Önce ben dua ettim: “Ya İlahî! Bugün benim karşıma güçlü, kuvvetli birini çıkar, onunla çarpışalım, ben onu öldüreyim. Böylece en büyük hizmeti yapmış olayım, hem de ganimetini alayım!” Abdullah Bin Cahş bu duaya “Amin!” dedi. Allah’a yemin olsun, istediğim oldu.

Sonra Abdullah dua etti:

“Ya İlahî! Bugün benim karşıma güçlü, kuvvetli, zorba birisini çıkar, onunla kıyasıya savaşayım. Sonra o beni öldürsün. Bununla yetinmeyip karnımı yarsın. Kulaklarımı, burnumu kessin. Ve ben o hâlimle huzuruna çıkayım. Sen bana “Kulum Abdullah! Sana verdiğim azaları ne yaptın?” diye sorduğunda ben, diyeyim: “Ey Rabbim! Emanet olarak verdiğin o azaları yerinde kullanamadım. Haklarını veremedim. Sağlam olarak onlarla senin huzuruna çıkmaktan hayâ ettim. Bunun için onları senin ve Rasulünün yolunda harcadım!” Sen de bana “Doğru söyledin!” diyesin ve beni affedesin!”

Bu duaya âmin demek içimden gelmedi. Fakat sözleştiğimiz için “Amin!” dedim. Vallahi onun duası benimkinden daha hayırlıydı. Vallahi akşama doğru onu gördüm. Burnu ve kulağı kesilmişti.”

Sa’d b. Ebi Vakkas, Peygamberin yakın dostu ve muhafızıydı.

Sa’d, Veda Haccında Mekke’de hastalandı. Peygamber ve ashabı Medine’ye dönüş hazırlıkları yaparken o üzgündü.

Ziyaretine gelen Efendimize kaygılarını iletti:

“Ey Allah’ın Rasulü, siz Medine’ye döneceksiniz! Ben burada ölürsem, dostlarımdan ayrı kalacağım.”

Efendimiz aleyhissalatu vesselam onu teselli etti:

“Hayır, sen bizden geri kalmazsın! Umarım, sen uzun zaman yaşayacaksın. Öyle ki, senden birtakım kavimler faydalanacak, birtakımı da mahrum kalacaktır.”

Sa’d b. Ebi Vakkas uzun yaşadı.

Peygamber aleyhissalatu vesselamın vefatından sonra Hz. Ebubekir’in hilafetinde Sa’d, üzerine düşeni yapmaya gayret etti ve İslam ordusunda yer aldı.

Hz. Ömer’in hilafetinde İran seferi için komutan aranırken Sa’d radıyallahu anhın ismi geçti ve herkes onda mutabık kaldı.

Hz. Ömer radıyallahu anh, bu savaş dâhisini orduda başkomutan olarak atadı. Orduyu uğurlarken şu tarihi nasihatlerde bulundu:

“Ey Sa’d! Rasulullahın dayısıyım diye sakın gururlanma! Allahu Teâlâ, kötülüğü, ancak iyilik ile yok eder. Allahu Teâlâ’ya kulluktan başka bağ yoktur. İnsanların üstünlükleri, son nefeslerinde belli olur. Düşmanın çokluğundan değil, Allahtan kork! Namazlarınızı kılmaya dikkat edin! Ordunda, günah işleyen asker bulunmasın! Günah işleyenleri hemen uzaklaştır! Allah’ın Rasulü ne yaptıysa, nasıl hareket ettiyse, sen de öyle yap! Sabrı elden bırakma!”

Sa’d, İslam Ordusuyla birlikte Medine’den çıktı.

İslâm ordusu, Fırat nehrinin yakınlarında Kadisiye denilen yerde karargâh kurdu. Savaştan önce İran Kisrâsı Yezd-i Cerd’e elçiler gönderip onları İslam’a davet ettiler.

Kisra, büyüklendi ve Müslümanları aşağılamak istedi.

Ashabın onurlu tutumu ve korkusuzluğu karşısında hem korktu, hem de öfkelendi.

Ordusunu hazırlayıp Müslümanlara karşı gönderdi.

Güçlü, görkemli ve devasa büyüklükte bir orduydu İran ordusu.

120 bin kişiden oluşan ordunun 30 bini zırhlı ve tam teçhizatlıydı. Ayrıca İran ordusunun ön saflarına filler yerleştirilmişti.

İslâm ordusu ise 34 bin kişi idi.

Sa’d radıyallahu anh, yine elçi gönderdi ve son sözünü söyledi: "Size üç gün müsaade. Bu üç gün içinde ya Müslüman olursunuz ya cizye verirsiniz veya cenge hazır olursunuz."

Teklif kabul edilmedi ve savaş hazırlığı bitti.

Sa’d b. Ebi Vakkas İslam ordusuna hitap etti:

“Mevkilerinizde sebat edin! Öğle namazından sonra, dört tekbir getireceğim. İlkinde, siz de tekbir getirin, savaşa hazır olun! İkinci tekbirde siz de tekbir getirin ve silahlanın! Üçüncü tekbirde, siz de tekbir getirip saldırı hazırlığı yapın! Dördüncü tekbirde, düşman üzerine hücum ediniz ve "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" deyiniz!”

Günlerce süren şiddetli bir savaş oldu.

Filler, İslam ordusuna zarar verdi; ama savaş taktikleri ile tehlike bertaraf edildi.

Müminler sebat edince İran ordusunda bir süre sonra bozgun başladı. Komutan Rüstem de öldürülünce, ordu dağıldı. Kaçmaya çalışanların bir kısmı nehre düşerek boğuldu, kalanlar esir edildi.

Müslümanlar iki bine yakın şehid verdi.

Kadisiye zaferinden sonra İslam ordusu ilerledi İran’ın başşehri sayılan Medayin’e dayandı. Kisra bunu duyunca şehri terk etti. Böylece İslam ordusu kolayca şehri fethetti.

Sa’d b. Ebi Vakkas, yaşananları bir mektupla Hz. Ömer’e bildirdi:

"Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Irak Valisi Sa’d b. Ebi Vakkas’tan, mü’minlerin emîri Ömerü’l Fâruk’a.

Allah’ın selâmı üzerine olsun! Kendisinden başka hak ma’bûd olmayan, eşi, benzeri bulunmayan Allah’a hamd eder, O’nun Rasulü olan Muhammed’e salât ve selâm ederim.

Allah bize ihsanıyla, gözün görmediği meydanlarda at koşturmayı nasip etti. Kisranın yurdunun büyük bir kısmını ele geçirdik. Komutanlarının çoğunu öldürdük. Bu savaşta melekler onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlardı. Çünkü Allah, iman edenlerin yardımcısıdır. İman etmeyenlerin yardımcısı yoktur.

Kisra kaçtı. Malı ganimet alındı. Bundan sonra ne yapacağımız hususunda, Medayin şehrinde emirlerinizi bekliyorum. Allah’ın selâmı bütün Müslümanların üzerine olsun!"

Bu mektup, güçlü bir imanın, mütevazılığın, nimetler karşısında Allah’a şükretmenin güzel bir belgesiydi.

Sa’d radıyallahu anh, bu olaydan sonra “İran fatihi” diye tanındı.

Hz. Ömer’in şehadetinden sonra 6 kişilik şurada yer aldı.

Hz. Osman döneminde de bir süre valilik yaptı.

Hz. Osman’ın şehadetinden sonraki fitne dönemlerinde bir köşeye çekilmeyi tercih etti.

Yakın çevresi onu hilafete talip olması için kışkırtmaya gayret etti.

Oğlu Ömer ve kardeşinin oğlu Hâşim ona geldiler: “Yüz bin kılıç sahibi var ki, hepsi seni hilafet için en liyakatli adam tanıyor” dediler.

Onlara verdiği cevap, hayatı cihad meydanlarında geçen bir kahramanın muhteşem cevabıdır:

“Bu sizin yüz bin kılıcınızdan daha kuvvetli tek bir kılıç, mümine çekilince onu kesmeyen, kâfire karşı sıyrılınca onu kesen kılıçtır.”

Sa’d b. Ebi vakkas, seksen yaşlarında Medine yakınlarında Akik denilen yerde hastalandı ve orada 675 yılında vefat etti. Cenazesi Medine’ye götürüldü. Vasiyeti yerine getirildi ve Bedir Savaşında giymiş olduğu elbisesi ile defnedildi.

Sa’d radıyallahu anh, Cennetle müjdelenen on sahabiden, en son vefat edendir.

271 hadis rivayet etmiştir.

Vefatında çocuklarına şu nasihatte bulunmuştur:

“Namaz kılmak istediğinde güzelce abdest al ve o son namazınmış da başka namaz kılamayacakmışsın gibi namaz kıl.

Tamahkârlıktan kaçın, çünkü o peşin fakirliktir.

Kanaatkâr olmaya bak, çünkü o zenginliktir.

İş ve sözlerinde dikkatli ol. Sonradan özür dilemek zorunda kalacağın her şeyden kaçın.

Hayırlı olduğuna inandığın işi yap.”

Ne mutlu ona ki, o muhacirlerdendi!

Ne mutlu ona ki, o Bedir ve Rıdvan biatı ehlindendi.

Ne mutlu ona ki, dünyada cennetle müjdelenmişti.

Allah onu rahmeti ile kuşatsın.

Mehmet Said Çimen / İnzar Dergisi – Kasım 2016 (146. Sayı)
 
15-11-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.