Biz Üç Kişiydik

Mehmet Gülsever
Beraber koyulmuştuk yola. Beraber omuzlamıştık dünyayı. Beraber vurulacaktık güya. Ama olmadı. Meğer yola çıktığımız bazı dostlar yüzümüze başka, arkada başkaymışlar.
Beraber koyulmuştuk yola. Beraber omuzlamıştık dünyayı. Beraber vurulacaktık güya. Ama olmadı. Meğer yola çıktığımız bazı dostlar yüzümüze başka, arkada başkaymışlar. Meğer bizden ayrı zamanlarda secdelerde seherliyorlarmış. Meğer haşin görünümleri aldatıcıymış. O düşmanı ürküten bakışlarının içinde gizlenmiş pınarlar varmış secdeleri ıslatacak. Meğer bizim “dileğimiz” gırtlaktan yukarıymış; ta yüreğimizin derinliklerine nüfuz etmiş bir yakarış değilmiş. Meğer yiğitlik bir başınayken ağlayabilmekmiş günahına. Meğer vuslata giden yolu iyice bellemişlerdi de biz bilmiyormuşuz; meğer göğe uçacak kanatlar takmışlardı da biz görmüyormuşuz. Sonra kavuştular bir bir sevgiliye bize hiç aldırmadan ve hatta acımadan. Bazen bir sokağın başında göğsüne vura vura, bazen de on altısında bir baba namlusunda… Bir gün Karacadağ eteklerinde topluca, bir başka gün Beykoz sırtlarında kahramanca… Bazen de Diyarbekir’e gül olma sevdasında bir “şehitlik” kavşağında “ay”dan bir “taç” olma güzelliğinde bıraktılar bir bir bizi.

Biz kalanlar kalmıştık başlı başına. Kimimiz akşamı etmenin sevincinde benim gibi. Kimimiz de gidenlerin özleminde sevda biriktiriyorlardı, aşk topluyorlardı gidenlere nispet. Ya gidenlere yetişeceklerdi ya da gökten bir emare indireceklerdi; yaşıyorken de ölünebilir, bir mezarda bir ömür tüketilebilir diye.

Yine bir karanlık akşamın kavşağında karmaşadan da yararlanan bir başka fırtınaya tutulacaktık geriye kalan dostlarla top yekûn. Cehennemi dehlizlerde arşa yükselen haykırışlar stêrk ve seyyareler döngüsünü değiştirmedeydi. Her bir yârenin payına yüreğinin büyüklüğü oranında ateş düşmüştü. Kiminin yüreğinin sıcaklığı ateşi utandırıp söndürmede; kimimizin “takatı” ise gücü nispetinde, göklerden ve yerlerden medet beklemedeydi.

Biz yine bilemedik… Meğer biz “kurtuluş” metinleri ezberlerken siz mazgallar arkasında indirilmiş metinler savuruyordunuz kanlı çıplak bedeninizle avuç avuç gökyüzüne. Meğer siz semavata mektup yazmaktaymışsınız. Meğer siz teheccüdlerde göklerle temas kurmaktaymışsınız. Meğer yüreğinizin sıcaklığı yeniden tutuşmuş “bin yıllık ateş”i tekrar söndürüvermekteymiş. Meğer siz cellâdın kılıcında secdeye varmanın lezzetindeymişsiniz.

Bilemedik! Kaldıramadık! Taşıyamadık! Omuzlarımız cılız yüreğimiz kaskatıydı. Bir tek “gölgelenme”lik kurtuluş aramaktaydı bedenimiz bir ağaç dibinde. Bize yine hicap düşmüştü, bize yine firak…

Sonra mahkemeler kuruldu celse celse, günahları tartan. Biz günahlarımızdan arınırken! siz kantar kantar günah! taşıdınız salonlarına hiç usanmadan. Biz ağaçların gölgesine hasret; siz dar ağaçlara vurgun “vuslat” özleminde…

Sonra bir karelik haberlerinizi okuduk çarşılarda, bağlarda bahçelerde. Topluca çekilmiş bir karelik resimlerde… Cellada gülümseyen çehrelerde müebbetlik yazgılar okunuyordu yüz çizgilerinizde. Yaşlanacak çocuklar duruyordu arkanızda. Ve yüreğinize dokunacak kadınlar…

Ve döndünüz otuz altılık sabır çiçekleri büyüttüğünüz beton tarlalara. Döngüsünü değiştirmiştiniz ya semavatın. Güneş de öylece avare avare dolaşır köşe bucak size hiç görünmeden. Utana sıkıla çatlak duvarlardan sızar ara ara ranzalarınızın pasına.

Nerden biliyorsun demeyin. Tel örgülerin bileklerini kesmediği serçelerden alıyorum haberinizi gizli gizli. Ağladığınızı hüzünlendiğinizi, öfkelendiğinizi, özlediğinizi…

Ama su serpiyor yüreğime postacı güvercinler; ancak secdelerde eğildiğinizi… Bize kutsal metinler yazdığınızı; Kitab’ı bellediğinizi…

Dostlar! Eğer hala kırda çiçekler açıyorsa bilin ki betonda büyüttüğünüz çiçeklere özentisindendir. Halen gök yere düşmüyorsa bilinsin ki direklerine alnınızı dayadığınız ranzanızın dik duruşundandır. Halen yağmur yağıyorsa bilinsin ki semaya açılmış avuçlarınıza konmak içindir her bir damlası. Gök bu yüzden hiddetlenip gürlemede, engelleri aşıp avuçlarınıza konma çilesinde. Kırlangıçlar taş mezarlarınızın saçaklarına balçıktan yuvalar yapmak için coğrafyamıza akın akın göç etmede; gardiyanlar toprak koklasın diye. Dostlar! “çakıl” kuşanan ebabiller çoktan yola çıkmış bile; arşın arşın mesafeler kat ediyor.

Eğer hala çocuklar ürkmeden şarkı söylüyorsa bilin ki pencere korkuluklarında öldürdüğünüz korkularınızdandır ve ışıksız saksılarda büyüttüğünüz umutlarınızdandır.

Ey yarenler! Hangi birimizin günahı! sizinkinden daha az ki. Ama galiba siz seçildiniz. Öyle ya taşınamayacak yük yüklenmez. O halde ey Yusuf’u bile kıskandıran yarenler; Yusuf’un da takatini aşan sabrınızla siz, bir tek Mısır’a değil ama beklenir ki olursunuz yeryüzüne sultan. Ey yeryüzünün varisleri, size sunulmak üzere eski demirci ustalarına yaptırılan şehirlerin anahtarları tamamlandı tamamlanacak. Yüzünüze kapatılan kapıları açacak...

Gel ey Yusuf gel. Gel gör ki arkadaşlarım gâh bir mabedin şadırvanında gâh ihanetin “tasmalı” çemberinde sana yoldaş oldular.

Gel sabrınızı yarıştırın kıyasıya. Çelik mazgallı özlemlerinizi yazın gökyüzünün mavisine bir tek sizin okuyabildiğiniz harfler ile. Gel kızıla boyanmış yıllarınızı salıverin gökyüzüne hangisi kıtlıkları daha çok semirir bereketli yedi yıl diyetine…

Gel Yusuf gel. Biz senin gömleğini dikelim sende yırtılan derilerimizi…

Kim demiş ki “Yusufi” dir mesken tuttuğunuz yer. Vallahi Yusuf yaşasaydı duvarlarınızın her bir karışına her birinizin ismini incilerle elmaslarla nakşettirirdi Mısır’ın Melikesi’ne; Züleyha zerafetinde.

Ve eğer Yakup bu gün aramızda olsaydı adınızı Mushaf’a düşürmek için Rab’bine yakarırdı göz pınarlarını kurutuncaya değin.

Biliyorum sizi yazmak hicaptır. Sizi anlamak muhaldir. Sizi yaşamak bîla imkândır. Sizi bulmak “yazgı”yı bozmaktır. Sizi ancak Furkan’da aramalı. Ve eğer kalmışsa gökten inecek bir söz o da size inmeli.

Evet dostlar biz üç kişiydik.
Birimiz kanatlandı gökyüzüne.
Diğerimiz göğü indirdi yere.
Ve ben kaldım bir başına ruy-i zeminde.

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Ağustos 2016 (143. Sayı)
 
16-08-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.