Bir başka ölür Kürdistan’ın çocukları

Mehmet Gülsever
Boy vermiş buğday başağının tanelerinin dolacağı haziran hazırlığında; son bir yağmur bekleniyorken gökten… Tatlı yorgunluğun huzurlu yatışına hazırlanırken, cırcır ve kurbağa senfonisi, yağmur duası estetiğinde mehtaba kur yapmada.
Münbit tarlalarda yorgun köylüler…
Mayıs gecesinin serin vaktinde…

Boy vermiş buğday başağının tanelerinin dolacağı haziran hazırlığında; son bir yağmur bekleniyorken gökten… Tatlı yorgunluğun huzurlu yatışına hazırlanırken, cırcır ve kurbağa senfonisi, yağmur duası estetiğinde mehtaba kur yapmada. Nineler tespih çekerken, çocuklar şiir ezberlemekte doğu aksanı ile… Anneler yatakları sermiş bile.  Babalar her zamanki gibi kaçak çay eşliğinde televizyon programlarının siyasi yorumcularını yorumlamaktadırlar.
     
Tarlaların kıracında ise Güdük Hainler gezinmekte. Kan istemekte kıraçlara. Köylünün telaşlı toplanışı karanlığa yayılmada. Kıracın Haini ölüm taşımada. Kurbağalar ürkerek topluca suya atlamakta, köpekler canhıraş havlamada, uzamış otlar arasından duyulan belirli belirsiz hışırtı ürperti vermekte. 

Çocuklar yatağa erken uzanmakta. Yatağa erken yatırılmış çocuklar ürkek bir bekleyişte. Sabah eken gelsin diye kafaya yorgan çekmede. Daha erken ve daha güzel rüyalar görmek için besmele çekmede çocukça yarışta.
    
Babalar ise köylü yiğitliğinde, köylü cesaretinde, köylü tezcanlılığında. Toplanırlar çarçabuk çevrede.  Kıraçtaki hareketli gölgeden tehlike sezmede babalar, hissi ilmin tecrübesiyle. Güdük Hainler bir Kerbela özentisinde Yezid’in izinde. Toprağı taşa, aşı yaşa çevirme niyetinde.

On altı baba bir bedende buluşmaya adanmış çocukların rüyalarına hizmet edercesine; bir bedende buharlaşma sevdasında. Bir vucudun azaları olmalılar. El senin, göz benim, kulak onun… Ya yürek? Yüreğimiz ortak olmalı.

Dedik ya rüyalara yatmış çocuklar… ve erken geldi rüyalar.

Bir çocuğun: “Bir ses ki yetmiş bin fersahtan duyuldu inan, İsrafil’i kıskandıran”

Diğerininki: “Bir infilak ki yetmiş bin yıllara okur meydan, ne tarih yazmıştır böyle bir an ne izan”
   
Erkenden gelen rüyaları yarıştırır çocuklar.

Ali’nin ki ise en iddialı olan:
    
“On altı baba buhar olmuş gökten iniyor yağmur yağmur, sağanak sağanak. Başak daneleri etle dolar. Etli daneler, verimli hasat.”

Ve ağıtlarla uyanır çocuklar rüyadan. Doğulu anaların dilinden akan ağıtlar. Doğulu erkeklerin yüreğini yakan ağıtlar. Zeynep’e nispet ağıtlar. Ne Dersim ne Zilan ne Susa ne Kerbela… Baqevs ve bela…

Hani baş hani gövde!
Hani köy hani belde!
Hani göz hangi yerde!
Minik bebe kambur dede!
Çocuklar yetim evde!
     
On altı kabir ve lime lime toplanmış bir torba cesed…tam ortada ise bir yürek, tek yürek.
   
Daha kaç Kerbela yaşamalı halkım ey Yezid. Gel ey Hüseyn gel! Ey can Hüseyn gel de acılarımızı yarıştıralım.  Ve mirasına vâris, mirasına mahkûm Kürdistan’ı…

Gel Yezid’i anlat bize Hüseyn! Bizde sana Hain’i…

Gel suyu, susuzluğu anlat bize Hüseyn! Biz de sana ateşi , yanmayı, buharlaşmayı…

Kerbela’yı tanımamış Ali’nin bahtiyarlığında olaydık Hüseyn.

Sen ki bir dem yaşadın Ali’den ölüme değin. Biz ise bin yıllara prangalı senden bu yana elem ile. Bir yanımızda sen diğer yanımızda tarihten kan akıtan nehir. Sende Yezid bir; bizde bini beş para her bir mağarada. Her biri Dehhak’a rahmet okutur bu vahada.

Bilir misin Hüseyin bu kaç Kerbeladır toprağımıza aşılanan, bu kaç nehirdir coğrafyamızda kuruyan? Kalbimize giden bilmem kaç damar oldu sökülüp atılan. Hâla kansız çarpıyorsa bu yürek bil ki sevdandandır. Kürdistan hala yaşıyorsa bil ki Ceddine muhabbetindendir.

Bir başka olur Kürdistan’ın ölümleri.
Bir başka ölür Kürdistan’ın çocukları. 
Aşkları ve savaşları gibi…

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Haziran 2016 (141. Sayı)
 
14-06-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.