Bir Nefeslik Sıhhat…

Yusuf Akyüz

İnsan kelimesine tekabül eden, mana ve mefhumu itibariyle ilk duyuşta insanı tedai ettiren sırlı bir tabir: muhtaç! Acaba kâinatta insan kadar aciz ve muhtaç başka bir canlı var mıdır!?
“Yeryüzündeki herkes (ve her şey) fanidir. Ancak celal ve ikram sahibi Rabbinin veçhi (Zatı ve rızası için olan şeyler) baki kalır.” (Rahman Suresi 26, 27)

“Şüphesiz ki dünya hayatı ancak geçici bir metadır. Ahiret ise ebedi kalınacak diyardır.” (Mümin Suresi 39)

“Beş şey gelmeden önce şu beş şeyi ganimet bilin: (ve salih ameller için değerlendirmeye ve ahirete tahvil etmeye gayret edin.) İhtiyarlık gelmeden önce gençliği; hastalık gelmeden önce sıhhati; fakirlik gelmeden önce zenginliği; meşguliyet gelmeden önce boş vakti; ölüm gelmeden önce ömrü…”
(Buhari, Rikak, 3)

“İki nimet vardır ki insanların çoğu bunları değerlendirmekte aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” (İbni Abbas (r.a)`tan rivayetle Buhari, Rikak, 1)

 “Gerçek hayat, mihnette ve ölümdedir;
  Ab-ı hayat, karanlıklar içindedir…”

 (Mesnevi’den bir beyit)

İnsan kelimesine tekabül eden, mana ve mefhumu itibariyle ilk duyuşta insanı tedai ettiren sırlı bir tabir: muhtaç! Acaba kâinatta insan kadar aciz ve muhtaç başka bir canlı var mıdır!? Haddizatında insan kendine ait hiçbir şeyi olmayan hiç ender hiçtir; her şeyiyle bir emanet ve emanetçidir… Bu kadar aciz, çaresiz ve muhtaç olduğu halde, bir anlık hayali lezzet uğruna, bir nefeslik sıhhatine güvenerek günah işleyebilecek kadar da gafil ve cesaretlidir… Cahil cesareti; netice ve akıbeti düşünmeyen cahil cesur olur derler… Cehaletle cesaret bir araya gelirse vay adamın haline! Gaflet gönül gözünü perdeleyince netice ve akıbeti göremez olur… Akıbeti düşünmeyen gafil dereye düşmüş kütük misali dünyanın girdabında savrulur durur…

Gaflet deresine düşen ve akıbet şuurunu kaybederek sürüklenip giden cahil insanın aldanıp benim sandığı bir nefeslik sıhhattir ki her an elden çıkıp gidebilir… Nerede ve ne halde, hangi makam ve mevkide olursa olsun, insanın bir an sonrası bile garanti değildir… her türlü kaza, bela, hastalık, mihnet ve musibetler bir gün herkesin başına gelebilir; bunlar hiç kimseye uzak şeyler değildir!... “Bana bir şey olmaz” diyen aldanmıştır… “ne oldum dememeli ne olacağım demeli!” şu an ne olursa olsun bir an sonrası gaybdir… Netice ve akıbette insanı bekleyen kaçınılmaz bir ölüm vardır; ölüm herkese aynı mesafede yakındır… “bugünün dirisi yarının ölüsü…” sözü bu gerçeği anlatır. Ömür, an be an yaşanan eceli muayyen bir zamandır…  Her anın son anımız olması ihtimali vardır ve her nefesin ardında bir ölüm ihtimali vardır… Mademki ölüm kaçılması imkânsız bir hakikattir; o halde insana düşen: ölüm sonrası ebedi hayatını kurtarmak için canla başla çalışmak, akıbetten gafil olmamak… “Mezar levhalarına yazılan bir beyit var; aldanmayın dünyaya akıbette ölüm var!”

İnsanın aldandığı nesne; bir an sonrası meçhul, şu bir nefeslik sıhhattir… Gafil insan kendisine bahşedilen bir nefeslik sıhhate aldanır da adeta dünyayı benim sanır; haddini aşıp azgınlaşır… Üzerinde taşıdığı bütün emanetler gibi, sıhhatin de geçici bir emanet olduğunu unutup sağa sola saldırır… Bir anda başı veya dişi ağrısa acizliğini hatırlar: aslında hiçbir şeye malik olmayan ve her şeye muhtaç olan bir hiç olduğunu görüp anlar… En küçük kılcal damarlarından biri tıkansa dünya başına zindan olur; geceleri azap, gündüzleri yakıcı bir kezzap olur… “diş ağrısı kabir azabı…” derler… Otuz iki dişinden bir tanesi ağrımaya başlasa, dünyada zevk namına bir şey bırakmaz; geceleri uyuyamaz, gündüzleri ayakta duramaz; yediğinden içtiğinden haz alamaz; acı ve ıstırap içinde kıvranır durur… Artık onun için dünyada sağlıktan daha mühim bir mesele yoktur; hayatın manası bir nefeslik sıhhatten ibaret olur; sıhhat yoksa dünya boştur! “olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi!” diyen Sultan Süleyman`ın sözünü ancak hastanelere yolu düşenler anlayabilir; her acı bir ibrettir…

Hastahaneler, hapishaneler ve kabirler şu yalan dünyanın büyüsünü bozan ve hakikati insana en çok hatırlatan yerlerdir… Hakkıyla görüp anlayanlara en büyük ibret, nasihat ve derstir… Makamı ve şöhreti ne olursa olsun; insan hastahanede sadece şifa bekleyen muzdarip bir hasta; hapishanede eli kolu bağlı bir mahpus; kabirde mevta namıyla anılır… Hasta, mahpus ve mevta insana gerçeği, acizliğini ve muhtaçlığını anlatan en ehemmiyetli sıfatlardır… Hastalık, mahpusluk ve her faniyi bekleyen kaçınılmaz akıbet; ölüm… Sonu ölümle biten bir hayata aldanıp gönül bağlamak akıl kârı olmasa da; aldananlar ve uyuyanlar çoğunluktadır… Ekseriyet itibariyle ölmeden önce uyanmak, vaktinde görüp işi anlamak çok zordur… Duyulara bağlı cismanî algılama devam ettiği müddetçe, tıpkı ilizyon gibi dünya insanı uyutur ve uyuşturur… Cismaniyete bağlı anlak nefsanî süfli hazlar adeta narkoz teseri yapar; insana gerçeği, ölümü ve akıbeti unutturur… Anlık hazlara kapılarak, ölümü ve akibeti unutup hakikat şuurundan uzaklaşan gafil insan, saçmalamaya başlar… Sadece ebedi saadeti kazanmak için verilmiş olan nadide ömür sermayesini lüzumsuz işlerde harcar; netice ve akibeti düşünmeden götürüp dünyanın çöplüğüne atar! “Akıllı kimse nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası ebedi hayatı için çalışandır. Aciz kişi de nefsani arzularına tabi olduğu halde Allahu Teâlâ`dan bir şeyler ummandır.” (Tirmizi, Kıyamet, 25: İbni Mace, Zühd, 31)

Aldanmak ve akıntıya kapılıp gitmek çok kolaydır… Anlamak, uyanmak ve akıntıdan çıkıp kurtulmak zordur… Mücahede, sağlam bir irade, kararlılık ve azimli bir duruş gerektirir… Sürekli dikkat, teveccüh, alaka ve sabır ister… Zira sufli tabiatı icabı nefs-i emmare anlık peşin dünyalık hazlara müpteladır ve insan için çetin bir imtihan barikatıdır… Bir anlık peşin lezzet uğruna cehennemi göze alacak kadar da gözü kara ve ahmaktır… Nefis tabiatı gereği dünyaya meyleder; aceleci, haris ve peşini sever… Tutkuyla bağlı olduğu dünyalık zevkleri elde etmek için her yolu dener ve sürekli hazların tatmini ile meşgul olmak ister. Zehirli lokmayı, sonunda felaket olan anlık hazları ebedi saadete ve sonsuz nimetlere tercih eder… İşte bu yüzden kurtuluş için nefse muhalefet icap eder… “cehennem, nefse hoş gelen şehvetlerle kuşatılmıştır. Cennet ise nefsin istemediği şeylerle sarılmıştır.” (Buhari, Rikak, 28: Müslüm, Cennet, 1)

Kurtuluşun esası, nefse muhalefettir; yani nefsin istediği şeyleri vermemek; ihtiyaç ve zaruret miktarıyla yetinmektir… “Helal dairesi keyfe kâfidir.” düsturu ile hareket etmektir… Her türlü haramdan, mekruhtan ve fuzuli mubahlara aldanmaktan da sakınıp uzak durmak takva icabıdır… Zira zaruret ve ihtiyaç harici fuzuli mubahlara dalanların mekruhlara ve haramlara düşmesi çok daha kolaydır… Nefsine itimad eden aldanmıştır; nefsi daima helal dairesinde tutmak için azla yetinmeye alıştırmak; rahatlığa ve bolluğa alıştırmamak lazımdır… Zira nefis tamamen alışkanlıklara bağlıdır; iyiye de kötüye de alışıp bağlanabilir; nefsin dizgini sıkı tutmak gerekir. Nefis terbiye edilmeye müsait bir binektir; onu riyazet ve mücahede usulleriyle düzeltmek gerekir…

Ara sıra gönül daraldığında, dünyanın sisli dumanları görüş ufkunu kapladığı kasvetli zamanlarda, hemen günlük hayatın akıntısından çıkıp şuur tazelemesi yapmak için bir kaç tesirli ilaç kullanmak lazımdır: elbette teveccüh ve alaka nispetine göre faydası az çok değişmekle birlikte herkesin istifade edebileceği mücerrep ilaçlardır… Hastahane ziyareti, hapishane ziyareti ve kabir ziyareti, akıbet şuurunu tazelemek ve ruhen feyizlemek için müstesna mekânlardır… İnsana elindeki nimetleri, göremediği gerçekleri, ölümü ve akıbeti hatırlatır… Hastahanelerden alınacak ömürlük dersler vardır… Sıhhatini kaybeden hastaların acı ve ıstırabını görmek ve bir anlık dahi olsa kendini onların yerinde farz etmek, kasvet bulutlarının dağılmasına, tefekkür ufkunun açılmasına ve uyanışa vesile olabilir… Doğrusu tatmayan bilmez; yaşamayan idrak edemez… Bir acıyı duymak başka, görmek başka, yaşamak ve tatmak bambaşkadır… Bir acının, bir kayıp ve ıstırabın verdiği dersi on fakülte öğretemez…

Acı, bir kaybı, bir mana ve mülahazayı bizzat şahsında yaşayıp tatmak suretiyle öğrenmenin adıdır; o nispette de ağır bedeli vardır… Acı çok şey öğretir ama faturası ağırdır… Hastalık bir faturadır; acı ve ıstırabı iliklerine kadar yaşamak; aynı zamanda kaybın farkına varmak için muazzam bir fırsattır… İçinde yüzdüğü halde artık göremez hale geldiği sayısız nimetleri, sıhhat ve afiyeti düşünmeye ve yeniden görmeye vesile olması hasebiyle rahmet ve inayettir… Öyle hastalar vardır ki bir saatlik sıhhat ve rahatlık için bütün malını ve dünya varını feda etmeye hazırdır… Istırabın şiddetinden kurtulabilmek umudu ile en acı çetelere bile gönüllü olarak katlanır; belki şifa vesilesi olur diye en zehirli ilaçları bile kullanır… İnsanı dünyadan bezdiren, dünyalık lezzetleri bıçak gibi kestiren binlerce hastalık vardır ve bir gün yaşayan her insanın başına gelebilir… Bir hastayı ziyaret esnasında alınacak nice dersler vardır…

Acı kaybın ve pişmanlığın son raddesi kabristandır; ebedi saadete veya felakete açılan kapının adıdır… Ebedi kurtuluş fırsatını tamamen elinden kaçıran mevtaların feryadu figanı vardır… Sadece bir günlük yaşama fırsatı için her şeyini feda etmeye hazırdır; ama nafile, bir defa kuş kafesten kaçmış, kazanma ve kurtulma fırsatı artık çok geride kalmıştır… Bir kabrin başında durup; bir müddet zaman için dahi olsa kendini orada yatan mevtanın yerinde saymak ve ibret almaya çalışmak lazım… Huzursuzluktan ver şuursuzluktan kurtulup uyanmak için en kestirme yol meşhur hadis-i şerif`te buyurulduğu üzere: “dünyada tıpkı bir garip veya yoldan geçen bir yolcu gibi olmak ve kendini kabir ehlinden saymaktır.”

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Eylül 2015 (132. Sayı)
 


 
10-09-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.