Bir Müslüman Blog Yazarının Bazı Konulardaki Görüşleri

İnzar / Çeviri Makaleler
Ünlü bir Müslüman blog yazarı ve entelektüeli olan Daniel Haqiqatiou ile yapılan bu röportajla Batıda yaşayan Müslümanların karşı karşıya kaldıkları bazı hususlar hakkında yazarın görüşlerine başvurduk.
Ünlü bir Müslüman blog yazarı ve entelektüeli olan Daniel Haqiqatiou ile yapılan bu röportajla Batıda yaşayan Müslümanların karşı karşıya kaldıkları bazı hususlar hakkında yazarın görüşlerine başvurduk. Haqiqatiou, Houston, Texas’ta doğdu. Harvard Üniversitesine girdi Fizik alanına yoğunlaştı. Felsefe eğitimi de gördü. Tufts Üniversitesinde Felsefe alanında mastır yaptı. Haqiqatiou, aynı zamanda geleneksel İslami ilimler konusunda da eğitim görüyor. Müslümanları etkileyen modernlik ve benzeri çağdaş konular hakkında da yazmakta ve dersler vermektedir.

1-Popüler bir Müslüman blog yazarı olarak Müslüman bloggerların bugün üzerinde durmaları gerektiğini düşündüğünüz üç temel başlık hangileridir ve neden?

Açıkçası benim işaret ettiğim başlıklar en önemli başlıklardır! Şaka bir yana, bence Müslüman blog yazarları ve entelektüeller feminizm, liberalizm ve bilimcilik gibi konulara çok daha yakın ilgi göstermeliler. Maalesef bunlar, birçok Müslümanın sandığının aksine yakıcı doğalarıyla İslam inancı ve pratiğine yönelik tehdit oluşturan ideolojilerdir. İslamofobi hususunda gereğinden fazla entelektüel özen gösterdiğimizi düşünüyorum. Evet, İslam karşıtı güçlere karşı koymak önemlidir. En azından bunu inkâr ediyor değilim. Ama günün sonunda bu oldukça dünyevi bir husustur. Bir gün İslamofobiden arındırılmış bir dünyada yaşarsak Müslümanlar-veya Müslümanların soyundan gelen kimseler-o günün dünyasında tahrif edilmiş ve İslam’ın temelleriyle ve İslami değer ve inanışlarla çelişen bir anlayışa yönelik olarak nasıl bir duruş sergileyecekler? Bu, ileride karşılaşacağımız ve şu anda İslami hayattan kopan çok sayıda gençte gördüğümüz felaketten daha büyük bir facia olacaktır. Felaket tellallığı yapmak istemiyorum ama bu hem Batıda hem de Doğuda yaşanan büyük bir çıkıştır. Ve bunun başlıca zanlısı da az önce dile getirdiğim bu üç ideolojidir. Ve herkesin bana katılmadığını da biliyorum.

2.Hakkında sürekli olarak yazdığınız konulardan birisi bilim konusudur. Dini toplulukların bilim hakkında, bilimsel toplulukların da din hakkında ne tür yanlış kavrayışlara sahip olduğunu düşünüyorsunuz?

Müslümanların bilim konusunda sahip oldukları en büyük yanılgı bilimin hakikat ve gerçeklikle eş anlamlı olduğu ve “İslam ile bilimin asla çelişmediği” konusudur. Bilim insanlarının kendileri bile kendi çalışmalarının konuya dair son söz olduğuna inanmazlar. Bilim sürekli bir akış halindedir. Öyle ki bilim adamları bugün inandıkları her ne varsa yarın veya önümüzdeki 50 yıl içerisinde tamamen farklı bir inanışa sahip olurlar. Bunu bilim tarihine bakarak rahatlıkla anlayabiliriz. Galileo’nun dinamik ile ilgili görüşleri Newton tarafından altüst edildi. Newton’un devinim ve yerçekimi hakkındaki görüşleri de Einstein tarafından alaşağı edildi. Ve bugün Einstein’ın bazı formülasyonları bile sorgulanıyor. Kimileri bunu bir “kendini doğrulama” olarak betimleyebilir ve hakikate daha fazla yaklaştıklarını ileri sürebilir ama gerçekte bu da başka bir yanılgıdır. Newton’un devinim kanununun Galileo’nun çalışmasıyla çok da ilgisi yok veya öncekinin sonra gelen üzerine inşa ettiğini görmek zor olabilir. Einstein yerçekimini kuramlaştırırken, örneğin Genel İzafiyeti kuramlaştırırken kuramsal yapısı ve altında yatan ontolojinin Newton’un tasarladığıyla bir ilgisi yoktur. Ama modern insan, tarihi, sürekli olarak gelişen bir ilerleyiş olarak görmeyi sever: ilkel fikirler (tabii ki Antik Yunan’dan başlayarak) değişmiş, gelişmiş ve insan kazanımlarının ve bilgisinin zirvesi olan modernite ile artan oranda gelişmiştir. Ama bu, tarihsel hakikatlerle gerekçelendirilemeyen bir önyargıdır ve ben bunu kronomerkeziyetçilik olarak adlandırıyorum. Ve Müslümanların da, bir kısmını burada açıkladığım ilerlemeciliğe karşı çıkmak için doğal olarak bağımsız bazı nedenleri vardır.

Bilim topluluklarına gelirsek, onlar da genel anlamda kendi disiplinlerine yönelik eleştirileri görmezden gelirler. Bilim adamları çoğu zaman “bilimsel teşebbüs” olarak adlandırabileceğimiz bir yoksunluğu karikatürize ederler. Meselenin gerçeği şudur ki bilimin ne olduğuyla ilgili bir uzlaşı dahi yoktur. Harward Üniversitesinde Fizik ve Felsefe eğitimi gördüm, oradaki veya başka yerdeki biri bir süreç olarak bilimin veya daha geniş anlamda insan aktivitesinin içeriğiyle ilgili açıklayıcı bir tanım yapmadı. Birçok insanın bilim ile ilgili naif tanımlamalar yaparak bilimin esasının “bilimsel yöntem” olduğunu ileri sürdüğünü görürsünüz. Bu, başta Paul Feyerabend olmak üzere sayısız filozof ve bilim tarihçisinin üzerinde durduğu gibi kurgudan başka bir şey değildir. Feyerabend’in dikkat çektiği hususa göre örneğin deneysel bir kimya laboratuvarında bulabileceğiniz aktivite ile bir tıp doktorunun uygulamalarında karşılaşacağınız aktiviteler her ikisine de “bilim” desek de birbirlerinden çok farklıdır. Isaac Newton’un yaptıklarını, yöntemlerini ve düşünüş sürecini modern bir zooloğun çalışmalarıyla karşılaştırırsanız ortak bir şey göremezsiniz ama her ikisine de bilim diyoruz. Müslümanlar İbni Sina ve İbni El Haysem gibi bilginlerin “Müslüman Bilim Adamları” olduklarında ısrar ederek durumu daha da kötüleştirmektedirler ama bu aşırı derecede tarih hatası içermektedir. Birbirleriyle benzeşmeyen bu düşünürlerin çalışmalarının doğasında tutarlı, anlamlı veya işlevsel bir bilim sınıfıyla sınıflandıracak ortak bir nokta yoktur.

3.İslami perspektife göre cinsiyet ilişkileri ve çağdaş bir dogma olan feminizm ile ilgili alanlarda da yazıyorsunuz. İslam’dan neşet etmeyen kültürel perspektiflerin Müslüman toplumların zihinlerine sızarak kendisini “özgürleştiren” bir alternatif olarak feminist bir dogma olarak alan açmak istediğini düşünüyor musunuz? Müslümanlar cinsiyet ilişkileri başlığıyla karşı karşıya kaldıkları sapmalardan kurtulmak için ne yapmalılar?

Evet, Müslüman toplumlarda dini, cinsiyeti kötüye kullanma olarak görmelerini sağlamaya yönelik kültürel faktörler var ve bununla baş etmenin en iyi yolu insanların İslam’ın erkek ve kadınlara öğrettiği haklar hususunda ısrarcı davranmaları gerektiğidir. Ancak en büyük sapmanın Batı kültüründen geldiğini düşünüyorum ve bu oldukça özel ve nev’i şahsına münhasır kurgu, özgürlüğün ve eşitliğin içeriğiyle ilgilidir. İslami kurallardan memnuniyetsizlik duymaya neden olan bu kurguya rağbet edenler Müslümanlardır. Örneğin Müslümanlara sürekli olarak istedikleri kişiyle istedikleri yerde birlikte uyuyamayacaklarsa bunun baskı olduğunu, özgürlüklerinin kısıtlandığını söyleyip durmaktadırlar. Ve bu durumda büyük zarar görmekte, sorumluluklar anlamsız görülmekte ve insan hayatının sınırları kaybolmaktadır. Müslümanlara, kadın ile erkek arasındaki anatomik, fizyolojik, psikolojik ve sosyal farklara aldırmadan, (Batı sekularizminin bile sadık kalmadığı-Batıdaki yasaların bile erkek ve kadınlara farklı davranışı öngören farklarından söz etmeden ve bunları ihlal saymadan) eşitliğin kadın ve erkeklere tamamen aynı şekilde muamele edilmesi anlamına geldiği söylenmektedir. İslami yasalar (ya da insanlık tarihindeki herhangi bir hukuk sistemi) böylesi basit ve rasyonalite dışı cinsiyet eşitliği görüşünü kabul ettiği için bu İslam’ın kadınlara ve kadınların çıkarlarına geriden bakan bir özelliği olarak lanse edilmektedir. Bunu karşı koymanın en iyi yolu cinsiyet ve cinsiyet eşitliğiyle ilgili seküler düşünceleri radikal biçimde eleştirmek ve bu düzmece ideolojilere şüpheyle yaklaşılması göstererek bunların büyüsünü bozmak ve İslami yasaların liberal alternatiflerden önceden haberdar olarak onları boşa çıkardığından söz etmek olmalıdır.

4.Donald Trump’ın yükselişini nasıl görüyorsunuz?

Kişisel olarak Trump ile diğer politikacılar arasında, Barack Obama ve Hillary Clinton arasında çok fark görmüyorum. Ana akım Demokratlar ile Cumhuriyetçilerin birçok husustaki gerçek pozisyonlarına baktığınızda aslında birbirlerinden pek de uzak olmadıklarını görürsünüz. Yanılsama şu ki bunlar her konuda birbirleriyle mücadele eden taraflar olarak görünüyorlar ama aslında birçok yönleriyle birçok hususta anlaşıyorlar. Her iki taraf da İslam dünyasının kontrol edilmesi ve bir şekilde manipüle edilmesi gerektiğini düşünüyorlar ama bazı ince detaylarda farklılaşıyorlar. Her iki taraf da Müslümanların yaşamları pahasına da olsa İsrail’in jeopolitik çıkarlarının desteklenmesi gerektiğini düşünüyor. Her iki taraf da (zaman zaman taraf değiştirerek karşı cepheye geçen Bernie Sanders veya Ron Paul gibi birkaç kişiye rağmen) anonim şirketlerin yaptığı hırsızlık, orta ve daha düşük gelirlilerin dolandırılması ve mallarının çalınmasına ses çıkarmıyor. Her iki parti de Amerikalı Müslümanların kollektif biçimde terörizmden sorumlu olduklarını ve işbaşına gelen yöneticilerin bu insanları gözetlemesi, denetlemesi ve haklarını kısıtlama hususunda aynı fikirdeler.

Ve evet, Trump kesinlikle Müslümanlara karşı önyargılı olduğu hususunda daha açık konuşuyor ve bu endişe verici. Ama bunu 11 Eylül 2011’den beri gevelediklerini de biliyorum. Bir başka deyimle Trump Amerika’da artan Müslüman karşıtlığının bir sonucudur, nedeni değil.

5.İran arka planına sahip, Sünni İslami içtihadı takip eden bir Müslümansınız. Batıdaki Müslümanlar dışarıdan yapılan müdahalelerle oluşturulmaya çalışılan Şii-Sünni gerilimi hususunda ne tür pratik adımlar atabilirler?

İnsanlar kendilerini sınıflandırmaya, sonra yine anlamsız bazı alt sınıflar oluşturmaya eğilimlidirler. Bu bazen nefsi de doyuran bir şeydir ve sonuç olarak şeytanidir (çünkü Müslümanlar arasında bu tür çekişmelerden hoşlanan şeytandır). Bir üniversitede 50 Müslüman öğrenciden oluşan bir topluluğun ufak tefek sorunlardan dolayı iki ayrı gruba ayrıldıklarını görmüştüm. Demek istediğim Sünni ve Şiiler arasında önemli bazı teolojik farklılıklar olduğunu inkâr etmiyorum. Ama ortak olan özelliklerimiz daha fazla.

Sünni ve Şiiler teolojik bazı konularda anlaşamıyorlar diye onlara eşit oranda tehdit oluşturan varoluşlarıyla ilgili problemlere karşı birlikte hareket etmemeliler anlamı ortaya çıkmaz. ABD 2013’te “şok ve dehşet” adlı halı bombardımanıyla saldırdığında moloz ve enkazın altında kalanların Sünni veya Şii oluşlarına bakmadı. Sam Harris veya Richard Dawkins adlı yeni ateistler “İslam şeytanı” kavramından bahsettiklerinde Sünni veya Şii ayrımı yapmıyorlar. Batılı sivil toplum kuruluşları İslam ülkelerini “özgürlük”, Batılı değerlerin “güzelliği”, “cinsiyet pozitifliği”, ve “eşcinsellik” gibi hususlarda “eğitmeye” giderek her türlü yıkıcı suçu teşvik ettiklerinde bu musibetlere duçar ettikleri kişilerin Sünni veya Şii oluşlarına dikkat etmiyorlar. Bazı Avrupa ülkeleri liberal sekülerliğe dayanarak “helal” yiyecekleri yasakladıklarında etsiz kalan insanların Sünni veya Şii oluşlarına dikkat etmiyorlar. Ve evet, iki grup arasında teolojik farklar var ve bu farkların sivil bir tarzda konuşulması gerekir ama hepimizin boynuna botlarla basıldığı bir zamanda bu farkları öncelemek kötü.

Crescent dergisinde yayımlanan bu röportaj Süleyman Kaylı tarafından İnzar için tercüme edildi.
 
11-06-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.