Bir Müceddid Olarak İmam-I Rabbani Ve Mücadelesi

Mehmet Selim Sabaz
Coğrafyamızın mazlum ve kimsesiz Müslümanları her türlü zulüm ve zorbalığa maruz kalırken, bu zulüm ve zorbalığın müsebbibi olan firavunlara, Hümanizm ve Hoşgörü adı altında yaranmaya ve yaklaşmaya çalışan bir kısım çevreler İslam`ın aksiyoner ve mücadeleci yönünü gizleyerek eksik ve yanlış bir din anlayışının yayılmasını sağladılar.
“İmâm-ı Rabbânî” ve “Müceddid-i Elf-i Sânî” lakaplarıyla anılan Ahmed b. Abdülehad Sirhindî, XVII. yüzyılda Hindistan`da yaşamış olan bir âlim ve sûfîdir. Hicrî 971 (m. 1564) senesinde Hindistan`ın Sirhind şehrinde doğan İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, babasından ve diğer bazı âlimlerden hem dinî ilimler okudu hem de tasavvuf yolunda ilerledi. Babasından tasavvuf yolunda icâzet almış olmasına rağmen, Nakşibendî şeyhi Bâkî Billah`a bağlanıp ondan da tasavvufî eğitim ve icâzet aldı. Genç yaşında Hindistan`ın o zamanki başkenti Agra`ya gidip devrin yöneticilerine reddiye mâhiyetinde İsnâtü`n-nübüvve ve Redd-i Revâfız gibi eserlerini kaleme alan İmâm-ı Rabbânî İslâmın temel ilkelerini müdafaa ve yapılmak istenen yozlaşma ve sapmalara karşı mücadele konusunda çok cesur bir karaktere sahipti. Daha sonra kaleme alıp muhtelif yerlere gönderdiği mektuplarında da bu karakter ve üslûbu görülmektedir.

1619 yılında dönemin Hindistan padişahı Cihangir, İmâm-ı Rabbânî`nin tavizsiz ve kesintisiz mücadelesinin devam etmesiyle mürid ve takipçilerinin artmasından korkup, bazı bahaneler ileri sürerek onu hapsettirmiştir. Bütün bu işkence ve baskılar İmâm-ı Rabbânî`yi yıldırmamış doğru bildiği yoldan ayıramamış ve Kur`ân-Sünnet çizgisinde bir İslâm ve tasavvuf anlayışını yerleştirme mücadelesine engel olamamıştır. Hindistan`da sayıca azınlık durumunda olan Müslümanların güçlenmesi ve Hindu kültürünün tesirinden uzaklaşıp bid`atlerden arınması için çalışmıştır. 1624`te Hindistan`ın Sirhind şehrinde vefât eden İmâm-ı Rabbânî, kaleme aldığı eserlerle hem önemli bir ihyâ ve tecdid hareketini başlatmış, hem de tasavvufun keşfe dayalı derin irfânî konularını sistematik bir şekilde anlatarak tasavvuf kültürüne önemli katkılar sağlamıştır.

İmâm-ı Rabbânî`nin asıl adı Şeyh Ahmed Sirhindî`dir. Hz. Ömer`in soyundan geldiği için Fârûkî nisbesiyle de anılır. Sirhindî hicrî ikinci bin yılın başlangıcında yaşadığı için “Müceddid-i elf-i Sani” lakaplarıyla da anılır. Sünnetin anlaşılması ve bidat ve hurafelerden arındırılması için verdiği mücadeleden dolayı Muhyi`s-sünne, Şeriatla Tarîkatı Cemeden Muhakkik adlarıyla da adlandırılmıştır. En çok kullanılan lakabı ise İmâm-ı Rabbânî`dir. 17. yüzyılda Hindistan`da yaşamasına rağmen hem 19. ve 20. yüzyıl Hindistan`ında hem de İslâm dünyasında ilim ve ihya hareketlerine ilham kaynağı olmuş bir sûfîdir. Asya`nın en yaygın ve en bilinen sûfî ekolü olan Nakşibendiliğe bağlı, fikirlerinde tümüyle bu tarikatın izleri görülmektedir.

Peygamber efendimiz (sav) bir hadîs-i şerîfinde, “Her yüz senede bir müceddid gelir. Bu dini kuvvetlendirir”. Din genişlemez; ama hâdiseler çoğalır. Zamanla zuhur eden ve gelişen hâdiselere İslâmiyet`i tatbik etmek, büyük hizmettir ve bu hizmet müceddidler tarafından yerine getirilmiştir. Hicrî XI. ve milâdî XVI. asır Hindistan âlimlerinden İmâm-ı Rabbânî Şeyh Ahmed Sihrindî, siyasî ve sosyal bakımdan hayli karışık bir zeminde, Müslümanlığın zayıf düştüğü bir zamanda, kelâm ve fıkıh ilmindeki mütâlaalarıyla, bilhassa tasavvuftaki hizmetleriyle müceddid vasfına lâyık görülmüştür. Hatta zamanının önde gelen âlimlerinden Abdülhakîm Siyalkutî tarafından müceddid-i elf-i sâni (ikinci bir yılın müceddidi) olarak tavsif edilmiştir. İmâm-ı Rabbânî`nin kendi ifâdeleriyle, dünyanın mânevî karanlıklara gömüldüğü zamanlarda, hemen her bin yılda nasıl ulü`l-azm bir peygamber gönderildi ise, Resûlullâh`ın nurlarının karardığı bininci yılda da hadîs-i şerîfte Beni İsrail peygamberlerine benzetilen İslâm âlimlerinden de bunların yerini tutmak üzere mârifet sâhibi, âlim ve ârif zâtlar gönderilmiştir. İşte İmâm-ı Rabbânî`nin, bu sıfatı hakkıyla taşıdığı görülmektedir. O`nun bildirdiği yeni mârifetleri, feyizleri, önceki velîlerden hiçbiri bildirmemiş; tasavvufun hakikatlerine dâir bu derin mevzûlardan daha evvel kimse bahsetmemiştir. Özellikle zaman içinde farklı anlam ve şekillere sokulan vahdet-i vücûdun mânâsını ortaya koyması, bu vasfının en mühim eserlerinden biri olmuştur.

16. asrın sonlarında çok dinli çok kültürlü Hindistan`da Babür hükümdarı olan Ekber Şah, hakimiyetini sağlamak ve devam ettirmek amacıyla, bütün dinlerin ortak esaslarından yeni bir din ortaya çıkarma yoluna gitti. Böylece çeşitli din ve ırklar arasındaki ayrılık ve anlaşmazlıklar son bulacak, karşılıklı hoşgörüye dayanan barış ortamı tesis edilecekti.(Günümüzde bu ifadeler ne kadar da tanıdık geliyor değil mi?) Şeytani projenin yürütülmesinde Kur`an ve Sünnet eksenli nebevi hareket engel olarak görüldüğünde İslami yaşantının olmazsa olmazı olan ibadet ve eğitim faaliyetleri yasaklandı. Belam kılıklı ulema müsveddeleri vasıtasıyla sulandırılmış (günümüz ifadesiyle ılımlı islam) uysal ve tepkisiz bir islam anlayışı empoze edildi. Projeye karşı çıkan ulema büyük baskı ve işkencelere maruz bırakıldı. İslami hükümler sulandırıldı, İslami değerlerle alay edilerek Müslümanlara zulmedildi. Hindu, Mecusi ve Hıristiyanlara ise imkanlar ve ayrıcalıklar tanındı.

Müslümanlar arasında “akılcılık” kisvesiyle yürütülen ve akideyi, şeriatı hedef alan zındıka cereyanı ve hurafelerle asıl mecrasından sapmış çarpık tasavvuf anlayışı da eklenince Hintli Müslümanlar için durum içinden çıkılamaz hale geldi. Zulmün, nifakın ve dalaletin en kesif olduğu bu coğrafyada hicri 971`de İmam-ı Rabbani bir güneş gibi ümmetin üzerine doğdu. Ümmetin zayıflık ve çöküşünü “bozuk idareciler, sorumsuz alimler ve tarikat`ı şeriattan ayıran mutasavvıflar” şeklinde üç ana sebebe bağlayan müceddid imam, çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırdı. Öncelikle İslam şeriatını akli ölçülerle de ele alarak akılcıların ve felsefecilerin hücumlarına karşı koyup vahyin felsefeye üstünlüğünü ispatladı. Tarikatın ihlâsa götüren bir yol olduğunu ve şeriattan ayrı olamayacağını söyledi. Akıl ile kalbi, şeriat ile tarikatı, medrese ile dergâhı birleştirdi. Açtığı medreselerde, kurduğu nakşi/müceddidi tarikatında binlerce talebe ve mürid yetiştirdi. Ekber Şah`ın uyduruk dinine asla payanda olmadı, korkusuz bir şekilde hak ve hakikatı haykırdı. Gözlerine girmek için inandığı değerlerden asla taviz vermedi. Bu asil duruşuyla düşmanının dahi takdirini kazanıp farklı din mensuplarının da birçoğunun hidayet bulmasına vesile oldu. Ekber Şah`tan sonra yerine geçen oğlu Cihangir Şah`ın ilk dönemlerinde ciddi işkencelere uğradı, fakat tavizsiz ve tebliğci tavrı onun tavrını değiştirmesine sebep oldu. Bu vesileyle tecdit ve ihya hareketi daha da ileriye taşındı.

Günümüzde de Müslümanlar maalesef karşılaştıkları fiili saldırı ve katliamların yanında, kendileri gibi görünüp ulema etiketli, hasta ve satılmış ruhlu bir çok din bezirganının sinsi saldırılarına maruz kalmaktadırlar. Akılcılık fitnesiyle dimağlar kirlenmekte, sünnet hakkında şüpheler ortaya atılarak, insanlar; yaşayan Kur`an, model insan, vahyin fiili uygulayıcısı olan peygamberin örnekliği noktasında tereddüde düşmelerine sebep olmaktadırlar. Müslümanların tüm enerjilerini kendi aralarındaki ihtilaflı konulara yönelterek asıl yapmaları gereken yeryüzünü imar ve inşa işlerini rafa kaldırmaktadırlar.

Coğrafyamızın mazlum ve kimsesiz Müslümanları her türlü zulüm ve zorbalığa maruz kalırken, bu zulüm ve zorbalığın müsebbibi olan firavunlara, Hümanizm ve Hoşgörü adı altında yaranmaya ve yaklaşmaya çalışan bir kısım çevreler İslam`ın aksiyoner ve mücadeleci yönünü gizleyerek eksik ve yanlış bir din anlayışının yayılmasını sağladılar.

Oysa bin yılın müceddidi bakın ne diyor: “İslam ile küfür kıyamete kadar birleşemez, kaynaşamaz. İslamın üstünlüğü, küfrün ve sahiplerinin zillet ve düşkünlüğüne bağlıdır. Bir kimse küfür ehlini yüceltse Müslümanları düşürmüş olur. Onları; Müslüman meclisine sokmak, onlarla arkadaş olmak, dilleriyle konuşmak… Bütün bunlar, onlara değer vermek demektir. Onlara layık olan; köpekler gibi kendilerini uzaklaştırmaktır.”(Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, 163.mektup)

Günümüzde Rabbani alimleri daha fazla anlamaya ve büyük zorluklarla açtıkları mücadele sancaklarını burçlarda dalgalandırmaya devam etmemiz, bu uğurda cehd ve gayret göstermemiz gerekir. Rabbim nefsine, dünyanın debdebesine uyup asıl görevini yapmaktan gafil olanlardan eylemesin. (Amin)

1 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, trc. Kasım Yayla, İstanbul: Merve Yay., 1999, c. 1, 41. Mektup, s. 126.(Bundan sonra Mektûbât-ı Rabbânî`den yapılacak referanslar bu tercümeden verilecektir.) 2 Ethem Cebecioğlu, İmâm-ı Rabbânî Hareketi ve Tesirleri, İstanbul: Erkam Yay., 1999, s.19; Muhammed Fazlullah Serhendî Fârukî Kandehlevî, Umdetü``l-Makâmât, trc. Süleyman Kuku, İstanbul: Damla Yay., 2007, s. 261; Mehmet Erdem, “Serhendî`nin Tecdit Yönteminde Fıkhın Yeri”, Dinî Araştırmalar, c. 9, sayı: 26 (Eylül-Aralık 2006), s. 305; Hasan Gümüşoğlu, “İmâm-ı Rabbânî`nin Tecdid Hareketinde Ehl-i Sünnet İtikadının Önemi,” FÜİFD, Elazığ 2013, 18/2, s. 19. 3 Cebecioğlu, a.g.e., s. 55 vd.; Necdet Tosun, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, İstanbul: İnsan Yay., 2013, s. 9.

M. Selim Sabaz | İnzar Dergisi | Aralık 2017 | 159. Sayı
 


 
09-12-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.