Bir İhya ve İnşaa Kurumu Olarak Tasavvuf ve Tasavvufî Mekânlar

İbrahim Dağılma
İslam, kelime olarak ‘sulh, selamet, barış’ anlamlarına gelmektedir. Bu anlamlara sahip bir kelime İlahi dinin tümüne de isim olarak Yüce Allah tarafından yakıştırılmışsa bu dinin en temel amacının ihya ve inşaa etme olduğu görülür.
İslam, kelime olarak ‘sulh, selamet, barış’ anlamlarına gelmektedir. Bu anlamlara sahip bir kelime İlahi dinin tümüne de isim olarak Yüce Allah tarafından yakıştırılmışsa bu dinin en temel amacının ihya ve inşaa etme olduğu görülür.

Hadisin diliyle ‘Seni öldürmeye gelen biri sen de dirilsin!’ deniliyor ve ayetin diliyle zulüm ve tiranlığında azgınlığın zirvesinde olan Firavun’a bile kavl-î leyyin(yumuşak üslup)le gidilmesi Musa Peygambere öğütleniyorsa Müslümanım diyen bizlerin de bu ölçüyü iyi okuması lazımdır. Burada akla şöyle bir soru gelebilir:

“Eğer, İslam’da hep hilm, yumuşaklık, barış… öne çıkıyorsa o zaman cihad, şehadet, mücadele, kafirlerin gücünü kıracak kuvvet toplamayı… nereye oturtacağız?” 

Bir kasapla bir doktor düşünelim. İkisi de beyaz önlük giyer, ikisinin de elinde neşter/bıçak vardır. İkisini de aynı fotoğraf karesinde salt görüntü yönüyle değerlendirirsek aralarında fark yoktur; çünkü ikisi de kesmektedir; ama işin derinliğine yani mesleklerinin işlevselliği yönüne bakarsak;

Kasap kestiği hayvanı rahatlıkla doğrar, paramparça eder ve onları sofralarda aç iştahlara, doymaz nefislere sunar.

Doktor ise keserken dahi o bedeni, canlıyı, uzvu zedelememe titizliğindedir, iyileştirme amacındadır, hastalık ne olursa olsun tedavi niyetindedir, kangren olan uzvu dahi kesme mecburiyetinde kalırken yine de bir uzvu bedenin selameti adına gözden çıkarmaktadır.

İslam’ın da ihya ve inşaa endeksli oluşunu bu örnekle anlayabiliriz. Yani toplumsal fitne ve fesada şebekelik yapan örgüt ve kişilerle cihad edilirken de yine o örgütün ıslahı, o kişinin hidayeti son kerteye kadar göz önünde tutulmalıdır. İslam tarihini sağlıklı analiz ettiğimiz zaman nice azgın kâfirlerin kılıcın ucundaki bir anda kelime-i şehadetle kurtulup iyi bir Müslüman öncü olduğunu görüyoruz.

İslam, asr-ı saadetten bu yana ihya ve inşaa faaliyetlerine önem vermiş; ta Resulullah aleyhissalat vesselam döneminden beri bu amaçla kurumsallaşma ve örgütlenme yoluna gidilmiştir.

Mescid, en önemli ibadet ve buluşma mekânı olarak inşaa edilmişken hemen onun yanıbaşında Suffe Medresesinin de tesis edilmesi ihya ve inşaa faaliyetlerinde kurumsallaşmanın gerekliliğini ortaya koymuştur.

“Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” Hadisi, İslam âlimleri ve düşünürleri tarafından istisna örnekler dışında doğru anlaşılmış toplumsal ve ferdi ‘ihya ve inşaa’ yolunda her biri dayanak noktasını ‘Kuran ve sünnet’ten alma hasebiyle ‘medrese, mezhep, tarikat, tasavvuf, dergah, tekke, dernek…’ler ya olgu ya algı ya da icra mekânı olarak belirmiş ve tebliğ, davet, irşad faaliyetlerini başarıyla yürütmüştür.

Her ne kadar süreç içerisinde bu kurum ve olgularda asıl amaçtan sapma olmuş, İslam’ın özüne uymayan yaklaşımlara prim verilmiş, bid’at ve hurafelerle işlevselliği olumsuzlaşmışsa da bu hiçbir zaman geniş çaplı olmamış ve her zaman ve mekânda ‘ihya ve inşaa’ amaçlı bu kurumlar sahih İslam anlayışıyla toplumu ve ferdi ıslah etmeyi öncellemişlerdir.

İmam Gazali, İmam Rabbani, Mevlana, Ahmet Yesevi, Mevlana Halid, Şeyh Sennusi, Şeyh Sait, Said-i Nursi, Şeyh Ahmet Yasin, Rézan Hüseyin gibi Müslüman âlim ve önderler hep bu kurumların içinde bir yönüyle tasavvuf ahlakını almış bir sofi, mürid, mürşid bir yönüyle de mücadele aşkını almış bir mücahid olarak bulunmuşlardır. İslami ibadet ve davet geleneğinde tasavvuf ‘ihya ve inşaa’ faaliyetlerinde hem bir amel biçimi hem de cemaatleşme seyri olarak öne çıkmış ve kurumlarını oluşturmuştur.

Tasavvuf, birileri tarafından Hint mistisizmine ve Yunan sofistiğine yamanmak istense de bu doğru değildir. Okumalarımız ve kanaatlerimiz bizi tasavvufun tamamen İslamî çıkışlı olduğuna götürmektedir. Fasit tasavvufi oluşumları konumuzun dışında tutarak sahih İslamî bir anlayışla hareket eden tasavvufi oluşumlara baktığımızda hepsinin doğallığında ‘Allah’ı zikretme’ ortaklığının olduğunu görürüz. Kur’an’ın bir isminin zikir olduğunu  ve zikrin kulluk  manasına geldiğini düşündüğümüzde aslında tasavvufun ‘Kuranın hükümlerine ve kulluğa davet’ hakikatine hizmet ettiği görülür.

Zikir; Anma, ezberleme, hatırlama. Tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılır. Bazı âlimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir.

Zikir, daha çok tasavvufî anlamda kullanılır. Tasavvufta da, Allah`ın yüceliğini dile getirmek ve manevî güzelliğe ulaşmak amacıyla belli bir söz ya da cümleyi yinelemektir. Yüce Allah`ın bilinen güzel isimleri ve tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallah) ile yapılır.

Zikir, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur`ân`da üç yüz`e yakın yerde geçmektedir. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir.

Bakara Sûresi 152. Ayette ‘Beni zikredin/anın’ la şu manalar kastedilmektedir:

"Siz beni ibâdet ve itâatla zikredin ki, ben de sizi rahmetimle zikredeyim.

Beni dua ederek zikredin, ben de sizin dualarınızı kabul edeyim.

Benim verdiğim nimetleri hamd ve senâ ile zikredin, ben de size nimetlerimi artırayım.

Siz beni dünyada zikredin, ben de sizi ahirette zikredeyim...

Beni, varlık ve refah içinde olduğunuzda zikredin ki, ben de sizi belâ, musibet ve sıkıntılarınız zamanında zikredeyim...

Beni, benim yolumda cihâd ederek zikredin ki, ben de sizi hidâyetimle zikredeyim.

Beni sıdk, samimiyet ve ihlas ile zikredin, ben de sizi sıkıntılardan kurtarmak ve bilgi ile ihtisasınızı artırmakla zikredeyim.

Beni Rabbiniz olarak bilip kulluğunuzla zikredin ki, ben de sizi sevdiğim kullarımdan kabul edip sonunda bağışlamakla zikredeyim"

Zikrin önemini bildiren ve zikir hakkında emir ve tavsiyelerde bulunan diğer bazı âyetlerin meâli şöyledir:

"Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah`ı zikrederler (anarlar). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: "Rabb`imiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!" (Al-î İmrân: 191)

"Onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allah`ı zikretmekle (anmakla) yatışır. İyi bilin ki ancak Allah`ı zikretmek (anmak)la kalbler yatışır." (Ra`d: 28).

"Âllah`ın emrine uyan müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü`min erkekler ve mü`min kadınlar, tâata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah`ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar; işte Allah, bunlar için bir mağrifet ve büyük mükâfat hazırlamıştır." (Ahzâb:35).

"Ey inananlar, Allah`ı çokça zikredin ve O`nu sabah akşam tesbih edin!" (Ahzâb: 41, 42).

Hz. Muhammed (s.a.s) de, "Zikrin en faziletlisi, Lâ ilâhe illallah ve duanın en faziletlisi de elhamdu lillah`tır.”  diyerek, tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın İslâm dinindeki önemini ifade etmiştir.

Zikirde esas unsur, diğer varlıkları unutarak, hatta yok sayarak Allah`ı anmaktır. Onun için Allah`ın varlığını ve birliğini ifade eden tevhid kelimesi, en güzel zikir olarak kabul edilmiştir.

Bu manalar üzerine çokça şey söyleyebiliriz. Beslenme kaynağı ‘Kur’an’ ve disiplin sistemi ‘Allah’ı zikretme’ olan tasavvufun bir kurum olarak medreselerden sonra İslami bilgi ve bilinçte ikinci önemli ‘ihya ve inşaa’ merkezi olduğu görülür.

Tasavvuf ehline göre, Hz. Muhammed (s.a.s) dört halifeye ayrı ayrı zikri öğretip tavsiye etmiştir. Sahih olmayan rivayetlere göre Hz. Ebu Bekir (r.a)`a hafî (gizli) zikri, Hz. Ömer ve Hz. Ali`ye cehrî (sesli) zikri ve Hz. Osman`a da kalbî zikri öğretmiştir. Bu örneklikten hareketle tasavvufî tarikatlar da kendilerine göre değişik zikir çeşitleri ve usûlleri belirlemişlerdir. 

Bu zikir çeşit ve usullerine göre tasavvuf alanında ‘dergâh, tekke ve zaviyeler’ önemli kurumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kurumlara kısaca bir göz atalım:

DERGÂH

Kapı, eşik; büyük makamların kapısı tekke, hangâh.

Farsça`dan gelen bir kelime olup "hangâh" şeklinde de ifade edilir. Bu terim, ‘bir yüceltme ve onurlandırma’ ifadesidir. İlâhî kelimesi ile beraber kullanıldığında "Allah`ın katı" şeklinde bir mana da kazanır.

Tarikatların bulunduğu tekkelere "dergâh" ismi de verilir. Tekke ve zaviyeler, dergâh kelimesinin manası içerisinde yer alan müesseselerdir. Kullanım şekline göre büyük dergâhlara âsıtâne, küçüklerine ise zaviye ismi verilmiştir.

Tekkeler ve zaviyeler, bağlı oldukları hangâhlar vasıtasıyla maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Bu sebeple hangâh postunda oturan şeyh, tarîkatın en büyük uzvu sayılırdı. Hangâhlarda tekke ve zaviyelerin kayıtları tutulurdu.

Dergâhlar aynı zamanda eğitim yeriydi. Tekkeler, özellikle kuruluş yıllarında kendi seçtikleri yerlerde yapılmıştır. Bunlar, bağlılarının ruh selâmetiyle beraber, etraflarındaki insanların da manevî ihtiyaçlarını temin ederek bölge insanlarına sahip çıkmış ve bunu önemli bir görev saymışlardır. Kur`ân`ın belirlediği bir metod olan hikmet ve güzel sözlerle insanları İslâm`a çağırma işinde de büyük mesafeler katetmişlerdir. 

Dergâhlarda dini ilimlerin öğretiminin yanı sıra, meslekî ve sanat çalışmaları da yürürlükteydi. Bir tarîkat olan Ahîlik sistemi içerisinde tutunan sanayi kolları, başlarındaki şeyhler ya da kâhyalar aracılığı ile merkezi hükümete bağlı bulunuyorlardı. Hükümetin üretim miktarını denetlemekten, narh koymaya kadar piyasa üzerinde geniş bir etkisi bulunmakta idi…

İslâm`ın ekonomik anlayışının doğurduğu kurum olarak görebileceğimiz bu müessese, içinde bulunduğumuz dönemde görülen iktisadî krizlerin meydana gelmesine engel olurken, günümüz için de büyük bir değer taşımaktadır. Böylelikle dergâhların aynı zamanda birer sosyal yardım hizmeti gördüğü bilinmektedir.

Her dergâh bulunduğu semt için bir sosyal yardım kurumu rolünü oynardı.

Herkes, bilhassa fakir ve muhtaç halk tabakaları, dergâhı kendisi için bir melce ve bir sığınma yeri bilirdi.

Her gün yemekler ve belirli zamanlarda lokmalar ve aşureler pişirilir, halka dağıtılırdı. Zenginler ve hayırsever kimseler de tekkelerin bu hizmetini bildikleri ve gördükleri için vakit vakit oralara kurbanlar, yiyecekler gönderirler, bunların fakirlere yedirilmesini isterlerdi. 

Dergâhlarda dini törenler yapılırdı. Bu törenler çevre halkının katıldığı manevî yönden istifade edip, hoşnut olduğu törenlerdi. Ayrıca çeşitli sohbetler düzenlenerek kitlelerin bilgi ve ahlâk seviyelerinin gelişmesine yardım edilmekteydi.

Dergâh, edebiyatta, "sığınılacak yer" manasında kullanıldığı gibi, bir hizmet ve eğitim müessesesi olarak da işlenmiştir.

TEKKE

İslâm kültür tarihinde önemli yeri bulunan tekke, tasavvuf düşüncesinin, anlayış ve terbiyesinin derinleştirildiği ve halka takdim edildiği bir yerdir. ‘Tekke, zâviye, dergâh’ gibi birbirinden hemen hemen farksız olan bu müesseselere insanlar, dünya hayatının çeşitli meşakkat ve sıkıntıları ile yorulan ruh ve bunalan gönüllerini dinlendirmek için giderlerdi.

İlk tekkenin Remle`de Hâce Abdullah Ensarî tarafından kurulmasından kısa bir müddet sonra her tarafta yayılan ve dolayısıyla daha sonra kurulan tekkelerin, Anadolu`nun İslamlaştırılmasında da rolü büyüktür.

İslâm ülkelerinde tarikat mensuplarının oturup kalkmalarına, zikir ve ibâdet etmelerine mahsus bu müessese, Farsça "Tekye" kelimesinden gelmektedir. Mısır Mevlevî Şeyhi Azmi Efendi, "Nuhbetu`l-Adâb" adlı eserinde bu müesseselerin kuruluş gayesini şöyle açıklar:

"Tekâya, ilim ve fen tahsil ederek, dünya alâkalarından el çekenler ve ruhâni seyr ve terakkiyata çalışanlar için bina olunduğundan ilimde behresi (nasibi, payı) olmayan cahiller evvela ilim tahsili için medreseye gönderilmeli yahut tekkede talim ve tedrise muktedir zatlar tarafından okutulmalıdırlar." 

Müslüman toplumların ekonomik ve sosyal yapısının teşekkülünde harç vazifesi gören bu kurumun, son zamanlarındaki durumlarına bakıp bunların devamlı böyle olduğunu zannetmek, doğru değildir.

Psikolojik, pedagojik ve tıbbî meselelere varıncaya kadar geniş bir hizmet sahası olan tekke, o devrin mektebidir, hastahanesidir, spor okuludur, dinlenme kampıdır, beldenin güzel sanatlar akademisidir, edebiyat ve fikir ocağıdır, moral kaynağıdır. Elhasıl tekke, insanların hayır ve faydasına olan şeydir.

ZAVİYE

Köşe, bucak, evin bir odası manasını taşır. Tarikat faaliyetlerinin yürütüldüğü küçük mekândır. Zaviyelerde görev yapan şeyhlere zaviyedâr, buralarda oturan dervişlere de zaviyenişîn denirdi.

Tekkelere göre daha küçük olan tarikat yapılarına zaviye denir. Zaviyeler, büyük yerleşim alanları dışında, küçük köy ve kasabalarla yollar üzerinde açılıyordu. Çevredeki dervişlerin toplanma yeri olmasının da ötesinde kimi görevleri vardı. Özellikle derviş ve tâcirlerin yolculuklarını rahat biçimde yapmalarını sağlamak, bu görevlerin başında geliyordu. Zaviyelere gelen derviş ve yolcular, buralarda konaklıyor, dinlendikten sonra yoluna devam ediyordu. İlk zaviyelerden itibaren bu sosyal görev zaviye vakfiyelerinde açıkça belirtiliyordu. Buna göre misafirlerin yeme, içme ve barınma gibi zaruri ihtiyaçları karşılıksız olarak üç gün boyunca karşılanacaktı…

Yüzyıllar boyunca sosyal bir kurum olarak İslamî davet, tebliğ, irşat ve toplumsal buluşma, kaynaşma, dayanışma yönüyle önemli faaliyetlerde bulunan dergâh, tekke ve zaviyeler, 30 Kasım 1925 tarih ve 877 sayılı kanunla kapatıldı.

Böylesi kurumlara günümüz küfür ve ahlaksızlık cereyanı ve hele hele son yüz yılda İslam âleminin ve ümmetin içine düştüğü hali pür melali göz önüne alındığında ne kadar ihtiyaç olduğu görülür ve İslami çalışmalar da ancak böylesi kurumlar eliyle sağlıklı bir ‘ihya ve inşaa’ zeminine oturur.

1- “Zikri (Kur`an) biz indirdik. Onun için Zikri biz koruyacağız.” (Hicr: 9)
2- "Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin (el-Bakara: 152).
3- er-Râzî Fahreddin, Mefâtihu`l-Gayb, Mısır 1937, IV,143 vd.
4- İbn Mâce, Edeb: 25.
5- Kara Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul, 1985, s.200
6- Kara Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul 1977, 121.
7- Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, 234.
8- Sami Şener, Şamil İslam Ansiklopedisi
9- M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III, 445.


İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Ağustos 2015 (131. Sayı)
 
13-08-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.