Bir FETİH Daha YA RAB!

Siracettin Aslan
Kâinatın, var oluşa geliş süreci bakımından kaostan kozmosa ve kozmosun (kemâl) noktasından sonra tersine bir manevra ile bir süredir termodinamiğin ikinci yasasının/entropinin keşfettiği kozmostan kaosa doğru bir dizi bilimsel gerçekliklere konu olmaktadır. Kaos ve kozmos arasındaki ilişki, öncelik sonralık ilişkisi dolayımında ontolojik mefkûrenin konusu olduğu gibi kozmoloji ve kozmogonilerin temel ilgi alanlarıdır.
Kâinatın, var oluşa geliş süreci bakımından kaostan kozmosa ve kozmosun (kemâl) noktasından sonra tersine bir manevra ile bir süredir termodinamiğin ikinci yasasının/entropinin keşfettiği kozmostan kaosa doğru bir dizi bilimsel gerçekliklere(1)  konu olmaktadır. Kaos ve kozmos arasındaki ilişki, öncelik sonralık ilişkisi dolayımında ontolojik mefkûrenin konusu olduğu gibi kozmoloji ve kozmogonilerin temel ilgi alanlarıdır. Başka bir ifadeyle kaos ve kozmos ikilemi, doğa yasalarına göre bir nedensellik yasasıdır; varlık ve yoklukları, birbiriyle anlamlı bir biçimde bağlantılı ve bağlamlıdır. Öte taraftan insan, Aristotelesçi yaklaşımla, doğal olarak etrafında olup biten ikilemleri anlamak, anlamlandırmak ve kendine hisseler çıkarmak suretiyle dönüştürmek ister. Zira nazari var olmak, bu mantıksal düşünme açısından gerçeklikte varlık kazanmaktır. İnsanlık tarihinde, nutka, logosa, logice sahip bu istisna varlığın pratikleri çeşitli seviyelerde işlenmektedir. Bu varlık, belirli zaman ve mekânın toplumsal alanın inşasında nitelikli neticeler verdiği gibi aksi çıktıları da bazen birbirini aratmamaktadır. Öyle görülüyor ki Batı, doğa ve toplum arasında bir dizi korelasyonları kendi hayat ve dünya tasavvuru doğru(ltu)sunda birleştirme eyleminde bulunarak geçmiş ve şimdiden hareketle gelecek tasarımlarının spekülatif ve uygulamalı “benmerkezci/odaklı” davranmaktadır.
 
Çağdaş dünya ve mefkûrenin, bilim, teknik, silah sanayisi, nükleer enerji ve atom, astrofizik alanında geldiği nokta-i nazar takdir edilmeyi haklı olarak hak etse de, bu gelişmeleri kendi emperyal beklentilerini gerçekleştirme çabasının bir ürünü olarak insanlık, bilhassa biz Müslümanlar açısından, büyük zihinsel, toplumsal ve çevresel bunalımların eşiğindedir. İnsanlık, var olan bilimsel gelişmelere karşın sosyal normlar, ötekini kabul etme ve onların varlık sahaları dâhil olmak üzere bütün yaşam ve düşünme alanları bütünsel bir krizin içerisindedir. Kaynak ve tabiatta nüfusun, önceki düşünce ve emperyalin tarihsel kavşaklarda geçirmiş olduğu serüvenden çok farklı ve olabildiğince kapsam alanının geniş ve kapsamlı olduğu gerçeğinin simetrisi olabilecek şekilde ters bir çıktı ile karşı karşıyayız. Batı menşeli emperyal çarkın ve onun kültür ve inanç coğrafyamızdaki uydu çevresi hükmünde olan yapay oluşumların/mefkûrelerin, bizi bizden koparma çabalarının neticesi olarak çok yönlü mezkûr kaotik ortamın müsebbibidir.

Çağın, kaotik manzarasının kozmosa dönüştürülmesindeki imkân arayışının anlamlı bir düzlemde varlığı için yeniden bir Fetih’e ihtiyacı vardır. Doğa ve insanlık, modern prometeyen batılı insan güruhunun arzularına teslim edilemez. Varlık, Allah, doğa ve insanlık adına var olmak için bunlara karşı “Asi” olmak gerekir ve bunlara asla teslim olunmamalıdır. Var olan kaos, kaderimiz değil, kendi kozmosları adına kravatlı seçkinlerin bize dayattıklarının sonucundan başka bir şey değildir. Yani manzaranın müsebbibi, entropi tezinin doğal bir yayılımı şeklindeki bir episteme ile temellendirilemez, aksine spekülatif bir tarzda bu yasayı kendi toplumsal “telos”ları için malzeme olarak kullanan batılılardır. Onlar, yaşam ve doğanın ikili anlam zincirinin cilvesini kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayarak, kendilerini kozmosun efendileri şeklinde telakki ederek, bu yaklaşımı bizlere dayatmakta ve kaosu, Darwinist yaklaşım içerisinde öteki için adeta “doğal seleksiyon” şeklinde bize idrak ettirme çabasındadırlar. Bu doğal seleksiyonda kendileri efendi, ötekileri ise her türlü işgali, sömürüyü, ve hatta ölümü hak eden zayıflardır, geri kalmışlardır, kölelerdir… Böylece onların “medeni”, ötekilerin de “gericiler” olduğu bu “biyolojik diyalektikte” yaşamaktayız, ya da yaşamak zorunda bırakılmaktayız.

Müslümanların yaşadığı topraklar, söz konusu ettiğimiz ve edemediğimiz sorunların ev sahipliğini birincil derecede yapmakta ve Müslümanlar, olabildiğince yayılmacı ve hegemonik batılı beşerin tehdidini ontolojik olarak en yüksek perdede hissetmektedir. Peki, buna teslim olmak mı gerekir? Mütemadiyen hayır, en gür seda ile karşı duruşumuzu haykırmamız gerekir. Ancak bu haykırışımızın, sloganlarımızın teorik bağlamı çok güçlü olmalı, aksine karşılık/mekân bulması muhtemel değildir. Dolayısıyla bedeli/ederi her ne olursa olsun İslam âlemi, zaman ve mekânın baskın ve emperyal mefkûresinin hegemonik değerler dizisini göz önünde bulundurmak suretiyle fetihle anlam bulmuş yeniden bir diriliş bilincini/idraki inşa etmek durumundadır. Bu şekilde, yani dairenin odağında tevhidin olduğu bir mücadele bilinci ile, istilaya uğramış kültür ve zahiri mekânlarımızın yeniden “Fethi” ile evrensel huzur ve insanlık inşa edilebilir.   

Yeniden bir fetih ruhu ve arayışı, başta mefkûre düzeyi olmak üzere ekonomi, siyasi ve kurumsal düzeyde tesis edilmeli ve İslam medeniyetinin zirve döneminin anahtarını veren erken dönem fetih hareketleri, çağın idrakine malzeme olabilecek şekilde yeniden ele alınması, işlenmesi elzemdir. Söz konusu dönemlerde birincil derecede tevhid öğretisinin düşünsel esaslarını kılavuz edinen Fatihler, yaklaşık bir asır gibi kısa bir süre zarfında Arap yarımadasını aşarak Hindistan ve Orta Asya’dan Pireneler’e; Pakistan, Afganistan, İran, Irak, Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Mısır’dan Kuzey Afrika’ya; İber yarımadası, İspanya ve Portekiz’i kapsayan geniş bir coğrafyaya yayılmış ve buralarda fetihler gerçekleştirmişlerdir. Bu fetihlerin en temel işlevsel saiki, her ne kadar siyaset ve iktisat gibi müsteşriklerin ileri sürdükleri gerekçeler söz konusu edilebilse de, esasen kozmik adaletin tesis edilmesi konusundaki anlayış/mefkûre ve yaklaşımdır.

Menbaı kutsallık olan Fetih, çağdaş ve kapital düzenin sömürgeci devlet ve paramiliter unsurlarının savaş mantığının tam tersine çoğulcu düşünce, farklı kültürel yapıların ve inanç gruplarının varlık sahasının bir garantörü olma çabasının bir sonucudur. Daha vecih bir ifadeyle emperyalist yayılmanın, tahrip, harici ve dâhili işgal, sömürme ve dönüştürme çabasının aksine Fetih, bu düzen ve benzer nitelikteki çarkların müsebbip olduğu manzaranın adil bir düzende yeniden inşa ve ihya etmek, bileşenlerin var olma mücadelelerini, hürriyetlerini sağlamayı amaçlar. Bu bakımdan fetih, cemiyetin ve her bir ferdin hak, inanç ve hürriyetlerinin anahtarı olması cihetiyle her türlü işgal ve sömürgenin karşıt kutbundadır. Zira fetih, gerek kavramsal ve teorik muhtevası, gerek tarihsel sonuçları açısından sürekli adalet ile düzenin sağlayıcısı olma bağlamında anlam ve zemin bulmuştur.

Hülasa toplumsal ve zihinsel keşmekeşlerin zirve yaptığı; bütün doğa ve doğal zenginliklerin adaletsizce tarumar edildiği; kültürel ve düşünsel kodlardaki farklılıkların tahammül görmediği; neredeyse “bütün İzmlerin" tek bir "ideolojiye” (prometeyen batılı insanın mefkûresine) hizmet ettiği bu asırda; haykırıp diyeceğiz ki, bilim, irfan ve kitabın rehberliğinde sizlere teslim olmayacağız, size karşı direneceğiz, meydan okuyacağız. Duamız şudur ki; Ya Rab bize öyle bir takva, bilinç ve (b)ilim nasip eyle ki, bütün merkez ve çevre yerleşik emperyalistlere karşı asi olalım… Bunlara karşı bizlere yeni bir fetih müjdesi nasip eyle… Ve şuna kesinkes inanmaktayız ki; zafer ve fetih müjdesi, kaosu bizim için bir yazgı görenlere karşı adaleti düstur edinen ve var olandan daha tutarlı nitelikli dünya ve gayb mefkûresinin terkibine sahip olanlarındır.    

Emperyal çeteler, bugün kartal kesilmiş kültür, değer ve mekân havzamızda,
Düzenin sahibi ve bekçisi olarak.

Doğrudan veya uyduları vasıtasıyla programlarını/mefkûrelerini pazarlarken,
Kaosu da bizim için bir yazgı olarak görmekteler.

Peki, nerede Ali, Hamza, Ömer, Selahaddin ve Fatih gibi “fethe gebe cihad”  haykırışlarımız?

Nerede o vahyin merkezi Mekke, medeniyetin eşsiz emsali Medine?

Nerede Fetihlerin mirası olan;

• Bilim merkezi Bağdat, İrfanın ocağı Anadolu&İran, Hermes’in diyarı İskenderiye, Kültür başkentimiz Halep?

• Ûlemanın hattı Bereketli Hilal, Maveraünnehir, Ceziret-ül Arap, Mısır, Sahra Altı Afrika?

• Ya tarihi, kültürü ve duygusal birikimi tarumar edilmiş olan Endülüs, Balkanlar, Sicilya… Ve şimdi aynı kaderin eşiğinde, çetin bir sürecin ve imtihanın girdabında Kürdistan.

Kendimizden geçtik diyelim, ya çağın insanlığı ne durumda acaba?
Çağın insanlığı öyle bir durumda ki, zira çağ değişmeye gebe.
Allah için, Doğa için, İnsanlık için, Ezilenler için, Ümmet için Bir FETİH daha YA RAB!!!

(1) Entropi yasası, burada, evrenin kozmostan kaosa dönüştüğü şeklinde değil, evrenin var olan (genişleme) düzeyinden simetrik olarak büzülmeye uğradığına ilişkin serencamı açıklamaktadır. Metinde kullandığımız bağlam ise, bütünüyle spekülatif olup ve bundan maksat batılı evren tasavvurunun toplumsal alanda nasıl cereyan ettiğini bu analoji ile anlaşılır kılmaktır. Öte yandan bu makalenin maksadı, İslam dünyasının hâlihazırdaki sorunlu/çetrefili durumunun arkasındaki saikin önemli ölçeğini batı insanını teşkil ettiği iddiasını gündeme getirmek olduğunda burada, Müslümanların mevcut sorunlara ilişkin etkisini veya dâhili sorunların hangi düzeyde etkili olduğu konusu bilinçli olarak tartışılmamıştır.

Siracettin Aslan / İnzar Dergisi – Ocak 2017 (148. Sayı)
 
06-01-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.