“Bilim” ile “Düşünmek”

Siracettin Aslan
Günümüz çağdaş uğraş vetiresinde bilimin, deneysel olgulara indirgenmiş tekno-merkezli çıktıların mantıksal dizgeler ışığında adlandırılması şeklinde tanımlandığı umum tarafından kabul görülür.
Günümüz çağdaş uğraş vetiresinde bilimin* , deneysel olgulara indirgenmiş tekno-merkezli çıktıların mantıksal dizgeler ışığında adlandırılması şeklinde tanımlandığı umum tarafından kabul görülür. Buna göre bilim, en yalın haliyle sistematik bir bilgi türüdür. Bilginin sistematikliği, nazari bir bağlam dâhilinde tutarlığı önceler. Tutarlılık ise, belli bir “yöntem” ya da “yöntemler” ışığında “olgu/lar” üzerinde yapılan araştırmaların zihinsel çerçevenin anlam dünyasında şekillenen nazari bağlam ile bağlantılıdır. Bu çerçevede bilimin tanımlanması ve muhtevasının anlamlandırılması, araştırmacıların anlam dünyalarını şekillendiren zihinsel yapıdan müstağni değildir. Zira zihnî yapı, bilimsel araştırma sürecinin basamaklarını belirleyen insanın anatomik veçhesinden edinilen bilginin adlandırılmasında ve bu adlandırmadan elde edilen kavramlar silsilesinin anlam dünyasını teşkil eder. Bu minvalde dünya görüşünün esas belirleyenleri olan varlık, insan, değer, bilgi ve tanrı gibi alanlara ilişkin tasavvurlar, sosyal bilimler başta olmak üzere bütün bilim sahalarında yürütülen bilimsel araştırmalardan elde edilen bulguların anlam skalasının mahiyeti belirler. Bu bağlamda makalemizde, umumî anlamda sosyal bilimler de dâhil olmak üzere bilimlerin nesnel bir yönünün olduğunu ileri sürülmekle birlikte bu çerçevenin yalnız başına eksik oluğunu zihni yapıyla ilişkili olarak tartışmaya gayret edeceğiz.

Bilim, bilimsel araştırmanın süreci ve geçirdiği aşamalardan önce olgu ve olgulara ilişkin yasaların bilgisini öğrenilmesi ve aktarılmasına ilişkin olması açısından bir bilme eylemidir. Eylem ise, evrendeki yasaların keşfî ve bunları sarmalayan kozmik düzenin idrâkî konusunda sürekli bir cevvallik ister. Fizik biliminin diliyle eylemin olmadığı yer de, varlık sebebi hareket olan zaman ve buna bağlı olarak cereyan eden değişim ve dönüşüme imkân sağlayan yasa ve kozmik düzenin varlığından bahsedilemez. Dolayısıyla eylemin kesintiye uğraması, öncelik ve sonralık bakımından bilimsel bilme ve bilincin de bilgisel düzlemde durağanlaşması demektir. Fakat bilim, özü ve mahiyeti itibariyle durağanlaşmayı kabul etmez. Sürekli ileriye atılma ve var olma eğilimindedir. Dünyevî lisan ile bilim, sonu gelmeyen bilgiler ile hem hal olduğunda dolayı nihaî bir noktada durmaz. Çünkü bilinenler, bilinmeyenlerin yanında bir hiç mesabesindedir. Sokrates’in ifadesiyle “bildiğimiz tek bir şey vardır ki, o da hiçbir şeyi bilmediğimizdir”. Bu bakımdan insanın dâhil olduğu sahaları göz önünde bulundurarak bilimsel bilgimizin kapsam alanına ilişkin bir sınır oluşturmak kolay değildir. Ancak bilim, her ne kadar araştırma konusu ettiği olgulardan yasalar ortaya çıkarıp bunlara “had” ve “resm” dolayımında tanım getirse de, bu tanım çoğunlukla zaman ve mekân açısından dönemin bilimsel anlayışı çerçevesinde telakki edilmelidir. Öyle ki çağların bilimsel telakkisini tesis eden saik, zaman ve mekânın paradigmasını tesis etmesi bakımından bilim cemaatinin durduğu yerdir, konumdur, eşyaya bakış tarzıdır, yani bilim/sel zihniyetinin niteliğini belirleyen dünya görüşüdür.

Dolayısıyla bilimsel bilgi ve bilince erişim, tefekküre dayalı zihnî bir etkinliğin sonucudur. Yani bilimsel bilginin teşekkülü, öncelikle nazarî düzeyde bilimsel zihniyetin kemâlini gerektirir. Bu kemâl durumu, ana hatlarıyla çerçevesi belirlenmiş her hangi bir konu etrafında yürütülen bilimsel araştırmanın başlangıç ve varış noktasının döşeme taşlarını oluşturur. Dahası zihnin kemâli, insanın bütün yapıp etmelerini belirli bir anlam potasında dönüştürüp varlık veren bir çerçevenin kaynağıdır. Bu çerçeve olmaksızın bilgisel aktivitelerin bilimselliğinden ve niteliğinden söz edilemez. O zaman bütün bilgisel aktivitelerin varlık bulduğu zihinsel çerçeve, aynı zamanda bilimsel etkinliklerin anlam dünyasındaki çeşitliliğini serdeder. Bu nedenle bilimsel gelenek inşa eden medeniyetlerin bilim tasavvurlarında nesnellik, varlık, bilgi, insan ve tanrı gibi anlayışlara bağlı olarak değişkenlik arz eder. Bu değişkenlikler, bilimin nesnelliğine ilişkin telakkilerin veçhelerini belirler. Çünkü zihin, insan bedeninde bir yazılım gibi çalışır ve onun bütün deneyimlerini kurgular pozisyondadır. Bu yazılımın da muhtevasını belirleyen temel bileşenler, yukarıda da ifade edildiği gibi insanın bilgi, değer, varlık, insan ve tanrı tasavvurunun niteliğidir. Bu nitelik, bilme ve bilime karşı alımlama ve ötelemesine ilişkin bireyin tutumunu belirler.

Zihniyetin kemâli, başat olarak düşünmeyi, akletmeyi gerektirir. Düşünmek, var olmaktır, nasıl ve niçin soruları etrafında düşünenin varlığına ve var oluşuna artı değer katmaktır, imtihan gününe inanmaktır. Var olmak, akl ve nakledip eylemektir. Eylemek süreç gerektirir. Süreç zamanı, zaman ise kevn ve fesadı doğurur. Böylece eylem ve zaman, zahirî evvelde yaşamı meydana getirmiştir. Yaşam, toplumu ve toplum da zihnî örgütlemenin yanı sıra var olma mücadelesini netice vermiştir. Var olma mücadelesi, kevn ile sınırlandırıldığında fesad idrâk edilemez. Kevne ilişkin idrâk, zıtlıklar birlikte anlam kazanır ilkesi gereğince fesadın fehm edilmesiyle orantılıdır. Bu fehim türü, söz konusu düalisttik yaklaşımla sınırlandırılamaz. Çünkü kevn ve fesada ilişkin ilkelerin kendinde içkin olmayacağı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bu ilkeleri daha ötelerde aramamız gerekir. Bu anlayışla varlık, eylem ve zamana ilkeler veren illiyet zincirinin son halkası ilmü’l ilahide son bulacaktır. Çünkü ilmü’l ilahi, somut ve soyut aktivitelerin netice verdiği disiplinlerin ilkelerini vermiştir, vermektedir. Aksi takdirde söz konusu aktivitelerde illiyet zinciri sonsuza dek sürdürülebileceğinden dolayı bilimsel yasaların keşfi anlamsız olacaktır. Bu açıdan bilimsel yasaların keşfinin, salt mekanik/parçacı bir işleyiş içerisinde değil, kozmosal/bütünlüklü bir hiyerarşi düzleminde temellendirilmesi daha rasyoneldir.

Bilimsel yasaların kozmosal yapı içerisinde keşfinde, başlangıç itibariyle deneysel araştırma yöntemleri temel saik olsa da, hem başlangıç hem sonuçta bu keşfin anlam boyutu doğrudan düşünce ile ilgilidir. Düşünmek, bilimle bağlantılı olarak fizik ile metafizik, şehadet ile misal, dünya ile ahiret âlemleri arasında köprü olma işlevindedir. Bu düşünme biçimi, bilimsel hâsılatların alımlaması veya ötelemesi konusunda safımızı belirginleştirerek anlamlı kılar. Fakat dosdoğru düşünmek, bilimsiz mümkün değildir. Bilim ile düşünmek, düşünmenin teemmül derecesiyle bağlantılığı olduğundan avamın değil, ulemanın meşguliyetidir. Çünkü bilim ile düşünmek, varlığa, var oluşa, evrendeki yasalara, kısacası insanın dâhil olduğu bütün alanlara derin sorular sormayı ve bunları bir bilgi düzleminde soruşturmayı gerektirir. Bu gereklilik, ancak sistematik bir eğitimle mümkün olabilir. Sistematik eğitim ile amaçlanan şey, Albert Einstein ifadesiyle düşünmek için aklın eğitilmesidir.

Düşünmek, kadimden başlayıp cedid ve istikbal arasında rabıtalar kurmaktır. Çünkü geleceğe ilişkin tasarımızın şifreleri geçmişin deryasında saklıdır. Başka bir ifadeyle kadime dair soruşturmalarımız, aynı zamanda geleceğe ilişkin arayışın da dışa vurumudur. Düşünmek; toplum, teknoloji, tarih, evren, sanal ve ben zindanlarından arınıp bilimsel parametreler ekseninde toplumsal ihya ve inşaya dair projeler üretmektir. Zira bu üretim, fildişi kulelerde değil, zaman ve mekânın paradigmatik hâsılatlarıyla bağlantılı olması koşuluyla var olandan daha güçlü bir nazariyeyi netice vermelidir. Aksi takdirde var olana içkin bir hâsılat, özgün bir düşünme ediminin çıktısı olarak kabul edilemediği gibi var olanın anlam vetiresinin de içinde kalır.

Sonuç olarak bilim ile, yani kitap ile düşünmek; dünyalıkları aşıp misal âlemine kulaç atmaktır, anlamsızlığa karşı direnmektir, materyalist ve pozitivist ahlaksızlığa, iktidarları için bilimi peşkeş çekenlere, emperyalist uygarlığa(!) ve biyolojik özgürlüğe meydan okumaktır. Bilim ile düşünmek, beşer aklının zihnî handikaplarındaki zincirlerin kırılması ve zihinsel özgürlüğe kanat çırpmaktır. Bu bakış açısıyla bilimden arındırılmış mana/düşünme âleminden yoksun olan cemiyet ya da ferd, holding/ler sahibi olunsa da, yine de fakirliğe duçardır. Buna mukabil cemiyet ya da ferd, bilim/kitap ile düşünüyor ve okuyorsa esas zenginliğin yolundadır. İhsan Fazlıoğlu’nun ifadesiyle ferd zenginleşmek istiyorsa kitap okusun, fakirleşmek istiyorsa çok zengin olsun.

Wesselam

 *Makaleye giriş yapmadan önce İslam bilim geleneğine özgü bir kavramsallaştırma olan “ilim” kavramı ile Antikiteyi payedar edinen Batı bilim geleneğine özgü “bilim” kavramı arasındaki farka dikkat çekmekte fayda vardır. Bilim kavramı, doğrudan ilim kavramını karşılamazsa da, çağdaş İslâm düşüncesinde çoğunlukla aynı anlam dairesi içerisinde kullanıldığı görülmektedir. Bu kullanıma göre bir mevzunun ilmiliğini tartışırken aynı bilimselliğine de atıfta bulunulur. Fakat İslam bilgi geleneğinde ilmin kaynakları olarak kabul edilen sezgi ve sadık haberin yanı sıra eskataloji gibi alanlar, günümüzde bilim kavramına biçilen kaftanın dışında tutulmuştur. Bu durum, belki bilim ile ilmin bilgi kaynakları arasında en temel ayrıştırıcı unsurlar olarak görülebilir. Bu bakımdan ilim kavramı, muhteva ve kapsamı itibariyle bilim kavramından daha şümulü olduğu söylenebilir. Ayrıca günümüzde umumi olarak fen ilimleri için bilim, din bilimleri ise ilim şeklinde telakki edilmektedir.

Sıracettin Aslan / İnzar Dergisi – Şubat 2016 (137. Sayı)
 
01-03-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.