Berzahda Bekleyiş

Yusuf Akyüz
Berzah âlemi, dünyâ ve âhiret arasında kalan bir fâsılada bir manada bekleyiş dönemi… Seâdet ehli ruhlar için zahmetsiz ve elemsiz; şekavet ehli ruhlar için zahmetli ve elemli bir bekleyiş devresi, nâm-ı diğer kabir âlemidir…

 “Darda kalmış kimsenin duâ ettiği zaman duasına icâbet eden ve sıkıntıyı giderip yeryüzünde hükümranlık (idarecilik) veren kimdir?!” (Neml, 62)

“Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru!" (Bakara, 201)

     “Ey hayırlı kapılar açan Allah’ım, bizim için hayırlı kapılar aç.” (Nebevî duâ)
                                
     “Üç şey ölen kimseyi takip eder: Ailesi, malı ve amelleri. Bunlardan ikisi geri döner; birisi kalır. Ailesi ve malı geri döner, amelleri kalır.” ( Buhârî, Rikak, 42)

     Berzah âlemi, dünyâ ve âhiret arasında kalan bir fâsılada bir manada bekleyiş dönemi… Seâdet ehli ruhlar için zahmetsiz ve elemsiz; şekavet ehli ruhlar için zahmetli ve elemli bir bekleyiş devresi, nâm-ı diğer kabir âlemidir… İşte bunun gibi, zindan da, dünyâ ve kabristan arasında kalan, garip ve müstesnâ “Dünya’ya kapalı, Mevla’ya açık” bir mekânda geçen ve algılama tarzı kişiden kişiye değişen ve tarifi kelimelerle ifâde edilemeyen ve bazan yıllarca sürebilen ve ne zamân biteceği de bilinmeyen bir bekleyiş sürecidir… Zindan pîri Yusuf aleyhisselam’ın tabiriyle, zindan, “dirilerin kabri ve düşmanların şamata yeridir…”

     Zindân, aynı dünyâda ama dünyadan apayrı ve uzak mücerred bir mekân’da, nice mahrumiyet, hüzün ve hasretliklerle dolu elemli bir bekleyiş yeridir… Pek çok cihetten olduğu gibi, bu açıdan da kabir alemiyle hayretengiz bir benzerlik gösterir… Zindan, tabiat-ı mekaniyeti icabı bekleyiş yeridir; nefsaniyeti ezen, ruhu pişiren ve terbiye eden bir bekleyiş, esâretin kaçınılmaz gerçeğidir… Zindan, sabrı ve tahammülü; aza kanaat edip şükretmeyi öğretir…

     “Bir musibet, bin nasihattan evlâdır…” maruf sözünün hehvasınca; zindan, içinde hayatın en derin derslerinin okunduğu musibet mektebidir… Hayatı, mematı, insanı ve kâinatı yeniden ve daha derinden okuma, düşünme ve anlama yeridir… Hakkıyla değerlendirebilenler için ilmen ve manen kazanç ve nimet; değerlendiremeyip zâyi edenler için her cihetten acı bir kayıp ve musîbettir… Elbette kayıp acıdır ama kaybın farkında olmamak çok daha acı ve ağır bir kayıpdır… Bunun adı şuûr kaybıdır; şuûrunu kaybedenin, artık kaybedecek bir şeyi kalmamış sayılır… Zira insan şuuruyla insan ve şuûru kadar insandır… İnsanın kıymet ve itibarı, hayatta anladığı mâna ve düşünce ufku kadardır…

     “El’İntizar eşeddü minennâr…” sözünde tarif olunduğu gibi, aceleci bir fıtrat üzere yaratılmış olan insana, bekleyiş kadar ağır ve zor gelen bir şey yoktur… Yeknesak bir hâl üzere süren belirsiz bir bekleyiş, işte zindanı zindan eden budur… Tıbkı berzah âlemindeki bekleyiş gibi, zindanın hemen her günü birbirine benzeyen tekdüze ve monoton atmosferinde bir müddet sonra, zaman ve mekân mefhumu da silinmeye; günler, aylar ve yıllar manasını kaybetmeye başlar… Zindanın küçük minyatür dünyasında günlük ufak tefek hâdiseler ve mevsim değişimleri dışında zamanın geçişini hissettiren gelişmeler pek vaki olmadığı için, giderek zaman idrâki zayıflar… monoton ortama bağlı olarak algılama tarzı zayıfladıkça, hâdiseler arasında münâsebet kurmak da zorlaşır…

     Tecrid, inşanın ruhânî yönünü kuvvetlendirip geliştirirken, ictimâî yönünü törpüleyip zayıflatır; dünyadan soyutlayıp yanlızlaştırır… İşte bu noktada, tasavvuf ilminin sahasına giren mâveraî bir üst şuûr (metafizik ve metapsişik algılama) imkânı doğar… Hakkıyla değerlendirilmesi halinde, yeni idrâkî ufuklar açılır…

     Cismâniyete saplanmış, anlık dünyevî hazların zifiri karanlığında sadece cesed düzeyinde yaşanan süflî nefsâni bir hayat, günün birinde zindan duvarlarına çarpınca paramparça olur; kırılan camdan bir kab gibi dağılır… Pek çok açıdan kabir âlemine benzeyen, dünyadan ve dünyaya aid her türlü imtiyazdan soyutlanma mekânı olan zindânda, yeniden hayat bulmak için, cisim ve madde ötesine, ruhaniyet istikametine açılan maverâî bir kapı bulmak zarureti vardır… Tıbkı kabir âlemi gibi, zindanda maddi dünyevî hayat en asgarî seviyeye inmiş ve buna mukabil de manevî ve ruhânî hayatın kapısı ardına kadar açılmıştır… Hakk’ın inâyetiyle bu kapıdan içeri girmeye muvaffak olan kimse, zindanların darlığından, cisim ve maddenin kesîf karanlığından behemehâl kurtulur, kalbi huzur ve itminana kavuşur… Ama buna muvaffak olamayan kimse, zindanların darlığında mahsur kalır ve sebeblerin karanlığında helak olur…

     Her birisi kıymetli, gerekli ve ehemmiyetli olan İslamî ilim dalları arasında, “Zindanda ne yapmalı ve ne yapmamalı; zindan gibi dünyadan uzak mücerred bir mekânda nasıl yaşamalı ve nasıl bir yol tutmalı?..” sualinin cevabını veren tasavvuf ilmidir… Tasavvuf, tecrid halinde yaşamanın yolunu öğretir; kalbî-ruhânî hayatın istikâmetini; hedef ve gâye çizgisini gösterir… Kalbî-manevî hastalıkların (ucub, kibir, riya vs.) tedavisi de tasavvuf ilminin şümul-ü ihtisas sahasına dahildir… Hulasa, cismânî hayatın berzah boyutuna oldukça yakın benzer bir şekilde asgarî nebâtî seviyeye düştüğü zindan güzergâhından geçerken izlenecek yol haritasını veren ve zaman ve mekân koordinatlarını gösteren tasavvuf ilmi, günün birinde zindan imtihanıyla karşılaşan çile yolcuları için yegâne kurtuluş ipi, huzur ve seâdet vesilesidir.

     Tasavvuf ilmi, günün birinde herkesin başına gelmesi muhtemel olan hastalık, kazâ, belâ, âfet ve mûsîbetlerin hikmet ve gâye planını anlatır; yaşanan bir çileyi ruh, şuur ve mâna cihetiyle doğru algılayıp, çileden nefis terbiyesi muvâcehesinde istifâde etmenin yolunu gösterir… İntibah, tevbe, inâbe, tefvîv-i umûr, tevekkül, rızâ, teslimiyet, terbiye-i nefs ve tezhîb-i ahlak, tahalluk ve tahkkuk gibi mefhumlarla temâyüz eden tasavvuf ilmi, insanın ister istemez dünyadan tecrid edildiği zindan imtihanının karşılığıdır… “Ölmeden önce ölmek…” remziyle, ölmeden önce ölümün şuûr ve idrakiyle gafletten uyanıp intibaha gelerek, ölüm ötesi hakiki ve ebedi âhiret hayatı için hazırlanmak maksadıdır...

     Tasavvuf ilmi, Kur’an ve Sünnet-i Seniye’de icmâlen bildirilen sabır, şükür, kanaat, tezekkür-ü mevt, işar, infak ve ihsan mertebesinde yakînî iman gibi, başlıca zühd, takva ve vera’ esaslarının tafsilatını ve tahakkuk planını anlatır…

     Tabiat-ı itibariyle tecrîd mekânı olan zindânda aklını, izanını, şuûr ve imânını muhafaza ederek, hidâyet ve istikâmet üzere yaşayıp, Hakk’ın inayetiyle ilmen ve manen kârlı ve kazançlı çıkmanın yolunu, usûl ve yöntemini bildiren tasavvuf ilmini gerektiği kadar öğrenmek, bu mekânlara giriftar olan her zindan ehli için elzem; ve hayatî derecede zaruri; hayat-memat meselesidir… Nice tehlikelerle dolu deniz yolculuğunda rota ve pusula ne kadar gerekliyse; “zaman denizinde yolculuk,” manasına gelen zindan sürecinde de tasavvuf ilmi o kadar elzemdir… Rotasız ve pusulasız denize açılan bir geminin hedefine varamadan batması kaçınılmaz; zaman denizinde zindan sürecinde tasavvuf ilmi de aynı şekilde, olmazsa olmaz!

     “Allahım! Sen’den Sen’i sevmeyi, Sen’i sevenleri sevmeyi ve Sen’in sevgine ulaştıracak amelleri bana nasib etmeni isterim.” (Tirmizî, Daâvât, 73; Riyazûs’salihin, 1493)       

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Ekim 2016 (145. Sayı)
 
23-10-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.