Bakış ve Anlayış

Yusuf Akyüz
Bir elmasa, altın veya yakuta sıradan bir bakışla ne anlaşılır; yakutla âdi bir taş nasıl birbirinden ayırılır… Bakış, anlayışa tâbidir… Kaziyesinden hareketle, her bakanın aynı manayı göremeyeceğini; vasıf ve anlayış sâhibi olmadan, sıradan sathî ve zâhirî bir bakışla bir şeyin esrârına, hikmet ve gâyesine, mana ve mahiyetine vakıf olunamayacağını; evvela sıhhatli bir anlayış kazanmak gerektiğini ifâde edebiliriz. Böyle sıhhatli bir vasıf ve kâmil bir anlayış olmadan, madde ve manada esaslı bir buluş ve inkişâfattan bahsedilemez…
“(Bir şeyin olması için) bizim emrimiz, bir göz kırpması gibi, ancak bir tek (ol emrinden) ibârettir.” (Kamer, 50, Nahl, 40)
 
Bir elmasa, altın veya yakuta sıradan bir bakışla ne anlaşılır; yakutla âdi bir taş nasıl birbirinden ayırılır… Bakış, anlayışa tâbidir… Kaziyesinden hareketle, her bakanın aynı manayı göremeyeceğini; vasıf ve anlayış sâhibi olmadan, sıradan sathî ve zâhirî bir bakışla bir şeyin esrârına, hikmet ve gâyesine, mana ve mahiyetine vakıf olunamayacağını; evvela sıhhatli bir anlayış kazanmak gerektiğini ifâde edebiliriz. Böyle sıhhatli bir vasıf ve kâmil bir anlayış olmadan, madde ve manada esaslı bir buluş ve inkişâfattan bahsedilemez… Aksi halde her buluş zannedilen nesne, karanlığı ve karamsarlığı artıran yeni bir hezeyan dalgasından öteye gitmez… Körün köre yol göstermesine benzer şekilde, manasız hezeyanlar ve neticesi hüsran olan nice zararlı cereyanlar akıntısına kapılan insanları maddî manevi felâketlere sürükleyerek nâdide ömürleri telef ederler...
 
Hayâta ve kâinâta, zaman ve mekân kaydı düşmeden, bir noktâ-i vâhid`den bakabilsek, eşyâ ve hâdiseye bakışımız, görüş, anlayış ve algılayış tarzımız ve bunlara bağlı olarak tebârüz eden tesir ve infiâllerimiz, (etki ve tepkilerimiz) çok daha farklı, tutarlı ve manalı olabilir… Meselâ, bir filmin başını ve sonunu daha önceden görmüş olan kimse, gösteri esnâsında karelere akseden bir takım görüntü ve dekor, oyun ve aksesuar kâbilinden tezahürlere bakıp da gereksiz heyecanlara ve manasız infiâllere kapılmaz; âkıbeti göremeyen aklı ermez çocuklar gibi her gördüğü şeyin peşinden koşmaz… Bütün mes`ele, âkıbeti gören göz olmak; zuhurât aynasına yansıyan eşya ve hâdiseye zaman ve mekân perdesine takılmadan, öteler merceğiyle bakıp netice ve âkıbet cihetiyle okumaya, hikmet, maksad ve gâye planını anlamaya çalışmak… Yani hâle bakıp aldanmamak, her sebeb ve hâdiseye netice ve âkıbeti dikkat-i nazara alarak bakmak…
 
Zamân ve mekân ötesine uzanan derûnî bir bakış; eşya ve hâdise akışında tezâhüre kapılmayan, hikmet ve gâye planını okuyan mâverâî bir anlayış…  
 
Zaman ve mekân, maddî ve cismî âlemi ihâta eden iki duvar; beş duyu penceresinden bakan insan için sadece bu duvar arasında kalan bir gerçeklik var… Beş duyu hapsinden kurtulamayan insan için ötesi hayâl veya muhâl… Hayatı basit bir nebat veya cemadât seviyesinde algılayan, şuur ve idrâki donmuş tefekkür üniteleri çalışmayan suretâ insanlar açısından kâinat, sırr-ı manası bilinemeyen karanlık bir dehlizden farksızdır; zuhurlar, çoğunlukla tesâdüfe bağlanır… Ruh, şuûr, mana ve mâvera`dan uzak, cisim, madde ve gövde hayatı, haddizatında ölü doğum, yani hiç yaşanmamış sayılır… Ot gelip saman gitmek, denir ya… Sırf gövdeye bağlı yaşanan, beş duyu ötesine uzanamayan bir hayat nebatât ve cemadâtla neredeyse aynıdır…
 
İnsanı, insan kılan ruh, şuûr ve manadır; insanı hayvandan ayıran ve üstün kılan rûh ve şuûr farkıdır… İnsan cismiyle değil, ruhuyla ve şuûruyla insandır…
 
Cisim ve madde duvarının ötesine uzanan bir bakış ve beş duyu penceresini aşıp işin özünü kavrayan, hikmet ve gaye perdesini aralayan ulvi bir anlayış lâzım… Zaman ve mekân mefhûmuna sığmayan mana ve mülâhazalar böyle bir ince anlayışla kavranır; hakikat, ancak manayı gören gözlere ve intibâha gelmiş şuûrlu ve uyanık gönüllere âşikârdır. Her sabah güneş doğsa bile, kör için yine her yer karanlıktır. Ayet-i kerime meâli: “Gerçek şu ki sadece gözler kör olmaz, fakat asıl sinelerdeki kalbler (basiretler) kör olur.” (Hac, 46)
 
Tezâhür cihetiyle umûmî müşâhedeye açık şekilde yaratılmış, beş duyu idrâkine mütenâsib olarak tanzim edilmiş, bilinen maddi sebeblerin geçerli olduğu âlem, “âlem-i şehâdet…” mülk âlemi… Fizikî boyut… Zaman ve mekân duvarıyla çevrelenmiş gövdeye bağlı maddî algılar âlemi… Bu fizikî muhavvatanın algılanmasında insan diğer canlılarla müşterek; hatta algı düzeyi itibariyle hayvanların çoğu insandan yüzlerce kat daha ileri seviyededir… Yarasa, insanın duyamadığı sesleri duyar; kuşlar çok uzak mesafeden hedefini görür, bazı hayvanlar kilometrelerce öteden kokuları alabilir… Yani maddî âlemin beş duyu penceresinden algılanması noktasında insanın sair hayvanlardan herhangi bir üstünlüğü yok… İnsanın yegâne üstünlüğü, akıl ve idrâk cihetiyle, ruh ve şuûr farkı, metafizik algılama imkânı…
 
İşte insan, aklî ve idrakî melekelerini kullanmak suretiyle ruh, şuur ve mana planında maddi âlemin ötesine, melekût âlemine (âlem-i gayb…) açılabilecek ulvî bir kapasiteye (metafizik donanıma) sahip kılınmıştır… Her insanın özünde pinhan bir cevher olarak fıtratına (vehbî bir bağış) yerleştirilmiş, gizli bir hazine mevcûd… Bu gizli hazinenin inkişafı, belki insanın asıl imtihanı… İnsan aklî ve idrakî melekelerini (ruhânî kabiliyetlerini) doğru istikâmette kullanıp da bu hazineyi kendi özünde keşfedemezse, ebediyyen ondan mahrum olabilir!..
 
“Kim bu dünyada (hakikatlere) kör ise, âhirette de kördür; hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir!” (17/72) (Aynı mihveratta, Tâhâ Sûresi, 124-127 ve İsrâ Sûresi, 97)
 
Arayış, çaba ve çalışma zemini, irâde ve sebeblerin geçerli olduğu, imtihan mekânı bu dünyada; karşılık ve mükafât ise artık iradenin ve sebeblerin devre dışı kaldığı ve imtihan sonuçlarının açıklandığı, zaman ve mekân duvarının kaldırılıp ebediyet kapısının açıldığı âhiret yurdunda…
 
Hakîkî ve dâimî hayat da orada… Gelip geçici bu fânî dünyada herşey tıbkı gölge veya sabah olunca kaybolup giden anlık ve tadımlık kısacık bir rüyâ… Acı ve tatlı herşey sonunda zevâle mahkûm… Sırf dünyâ hayatına yönelik yapılan her çaba ve çalışma, tıbkı su üzerine yazılan yazı gibi, netice ve akıbette hüsrâna uğraması kaçınılmaz… Dünyada istikrar ve bekâ aramak beyhûde bir çaba; bu dünyada hiçbir şey aynı hâl üzere bâki kalmaz… Zaman ve mekân, zeval değirmenin iki taşı gibi gece gündüz içindeki her şeyi öğütür durur; gelen gider, konan göçer… Bütün görüntü ve dekorlar, bir anlık fâni tezâhürden ibâret…
 
Hız arttıkça zamân mefhûmu kaybolur. Meselâ; ışık hızı hesabıyla dünyadaki yüz sene sadece on saniye sürer… Sürati ölçülemeyen metafizik hızlar da vardır… Zaten metafizik âlemde zaman mefhumu da olmaz… O âlemde bir yıl da bin yıl da aynıdır; olmuş ve olacak, geçmiş ve gelecek bir ân-ı vâhid`den ibarettir…
 
İnsan, rüyâ âleminde ve ölümle birlikde metafizik boyuta intikal ettiğinde berzah âleminde zaman ve mekân duvarını aşar, zamansızlık ufkuna adım atar; oradan bu dünyaya ve geçen zamana baktığında işin hakîkatini çok iyi anlar... Sanki hiç bitmeyecek sanıp aldandığı o uzun yılların birkaç saniyeden ibaret kısacık bir müddet zaman olduğunu farkeder ve nasıl olup da böyle bir hayale kapılıp aldandığına hayret eder ama artık ne fayda…
 
“Kıyameti gördükleri gün, sanki dünyada bir akşam veya kuşluk vaktinden başka kalmamış gibi olurlar.” (Nâziat: 46)
 
Aynı minvalde şu ayeti kerimeler: 20/103, 23/113, 30/55…
 
Artık günümüzde son ilmi gelişmelerle birlikde zamân kavramının izâfiliği tecrübi deneylerle de isbatlanmıştır… Dünya boyutunda bakıldığında, zaman ve mekân düzlemine şartlandığımız için, herşeyi genel kabûl görmüş bir takım ölçülere göre; saniye, dakika, saat, gün, ay, yıl, yüzyıl gibi kıstasları esas alarak değerlendiririz… Halbuki dünya boyutunda zaman ve mekân ölçeğine göre yüzyıl veya daha fazla bir müddet, başka bir boyutta birkaç lahza gibi çok kısa bir zaman dilimine sığabilmektedir… Hâl böyle olunca, hayata, kâinata, eşya ve hâdiseye bakışta sathilikten kurtulup daha derûnî bir nazarla hikmet ve gâye planına teveccüh edebilir ve çok daha öte ufuklara doğru ruh, şuûr ve mana cihetiyle ilmî-manevî yolculuklara yelken açabiliriz… İdrâkî ufkumuz genişlediği ölçüde de ilim ve marifet deryasından nice manevî inciler ve gönlümüze ışık olacak nâdide mücevherler toplayabiliriz…
 
Ara sıra dünyaya öteler penceresinden, berzâh ve ervâh âleminden bakabilirsek, nerede ve ne halde olduğumuzu, hâlimizi, seyir ve gidişatımızı, tavır ve davranışlarımızı, menfi ve müsbet yanlarımızı, eksi ve artılarımızı daha iyi görebilir; nefsimizi muhâsebe ederek kendimize çeki düzen verebiliriz… Yani hâl`e âtî nazarıyla bakabilirsek ve olacağı olmuş, öleceği ölmüş kabûl ederek etrafımızda cereyan eden hadiseleri hakîkat merceğiyle okuyabilirsek, çok daha gerçekçi neticeler elde edebiliriz… Meselâ, rüşd sâhibi olmayan küçük çocuk, rüya, hayâl ve gerçeği birbirinden kesin çizgilerle ayırdedemez; gördüğü rüyâyı veya bir filmi gerçek zannedebilir; hayâli görüntülerden çok daha fazla etkilenebilir; veya hiç de gerçeğe uymayan neticelere varabilir… Çünkü aklî melekeleri gelişmemiş, henüz idrâkî ufku, duyularına intikâl eden nesnelerin mana ve mâhiyetini, sebeb-i hikmeti hakîkatini anlayabilecek seviyeye erişmemiştir… Temyiz ve tefrîk kâbiliyeti yeterli değildir…
 
Dünyaya ve olup biten hâdiselere sadece dünyâ penceresinden bakan herkes aynı yanılgıya düşebilir; gelip geçici hâdiselerden tıbkı çocuklar gibi kolayca galeyana gelip olumsuz etkilenebilir veya tamamen hatalı ve hakîkate aykırı değerlendirmeler yapabilir…
 
Nitekim, Kasas Sûresinde: Netice ve âkıbeti düşünmeden, malıyla birlikde helak edilen Kârun`a özenen insanlardan bahsedilirken (Kasas Sûresi, 79-82) bu tür sathî ve zâhirî değerlendirmelerin pişmanlık sebebi olacağı ifâde buyurulur… Aklı başında bir insan, birkaç saat sonra takla atıp hurdaya dönecek lüks bir arabanın içinde olmak ister mi?!.. Daha akıllı bir insan, dünyada nedâmete ve kötü âkıbete, kabir âleminde ve âhirette azâba ve ızdırâba sebeb olacak fısk-û fücurla meşgûl olmak ister mi; veya sonunu hiç düşünmeden felaketlerin uçurumuna doğru güle oynaya, koşarak giden dünya sarhoşu olmuş bedbaht bir günahkârın yerinde olmayı temenni eder mi?!.. Göz göre göre felâkete gidene, sonucunu bile bile günah ateşine girmek, akıl kârı mıdır?!.. 
 
“Yol odur ki Hakk`a vara, göz odur ki hakk`ı göre!..” diyen Yunus, hakikat-i hâli böyle hulâsa eylemiş…
 
Dünya, heva ve heves yolunda anlık nefsânî hazların meftunu ve kurbanı olmuş milyonlarca canlı ve cansız cenâzeye mezar olmuştur… Körler-sağırlar, birbirini ağırlar, misâli bir yanda zevkû sefâ, düğün dernek; diğer tarafta cenâze merâsimi; gülenler ve ağlayanlar, aynı kabristanda bütün zıdlar yan yana… Kimi toprağın altında, kimi henüz üstünde gezer; hepsi de ebedî ve hakîki diriliş günü olan kıyâmeti bekler… Dün, bugün ve yarın, dünya kabristanında geçen günler… Garip bir rüyâ âleminde gece ve gündüz zaman ve mekân denilen esrarlı bir muammanın içinde, herkes kendi hayalinde ve emellerinin peşinde yuvarlanıp gitmekte…
 
“İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar!” 
      
Yusuf Akyüz | İnzar Dergisi | Haziran 2017 | 153. Sayı
 
12-06-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.