Aşura! Kerbela! ve Hz. Hüseyn!

Mehmet Şenlik

Aşura günü insanlık tarihinde büyük olaylara sahne olduğundan İslam dininde olduğu gibi birçok semavi dinde de önemli bir yere haizdir. Rivayetlere göre, Âdem aleyhisselamın yeryüzüne indirilmesi ile tevbesinin kabul edilmesi Aşura gününde olmuştur.
Aşura günü insanlık tarihinde büyük olaylara sahne olduğundan İslam dininde olduğu gibi birçok semavi dinde de önemli bir yere haizdir. Rivayetlere göre, Âdem aleyhisselamın yeryüzüne indirilmesi ile tevbesinin kabul edilmesi Aşura gününde olmuştur. Yine Nuh aleyhisselamın tufandan kurtulup gemisinin selametle karaya çıkması, İbrahim aleyhisselamın Nemrut’un ateşinden kurtulması, Musa aleyhisselamın Kızıldeniz’i geçip Firavun’un zulmünden kurtulması ve Firavun’un ordusuyla birlikte Kızıldeniz’de boğulup helak olması gibi büyük hadiseler de Aşura gününe denk gelmiştir.

Bu itibarla, Aşura günü, eskiden beri birçok millet tarafından kutsal bir gün olarak kutlanagelmiştir. Kimi kavimler; ibadetle, oruç tutmakla ihya etmiş, kimileri de bayram şeklinde etkinlik yaparak, Aşura yemeğini dağıtarak anmışlardır.
Ancak Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin torunu Hz. Hüseyin’in Kerbela’da hunharca şehit edilmesiyle Aşura, yeni bir boyut kazanmıştır. Bu olay yani Kerbela faciası, daha önce Aşura ile ilgili birçok anlam ve anlayışları gölgede bırakmıştır. Artık Aşura denilince ilk akla gelen Hz. Hüseyin’in şahadeti ve Kerbela faciasıdır.
Dolayısıyla bütün bir ümmet olarak, yeryüzünün değişik coğrafyalarında ve değişik tarzlarla Aşura’yı anıyor, anlatıyor ve anlamaya çalışıyoruz. Hakeza Kerbela ve Hazreti Hüseyin’le ilgili kimimiz söz diziyor, hutbe okuyor ve dert döküyoruz; kimimiz de ağlıyor, ağıtlar yakıyor ve kendi kendimizi zincirlerle dövüyoruz. Ancak bunların çoğunun kullanma zamanı geçmiş söylemler, eylemler ve değerlendirmelerden ibaret olduğunu düşünüyorum.

Her şeye rağmen bunlar, Hz. Hüseyin’in davasını diri tutmak için bir nebze işe yarıyor olabilirler, ama kesinlikle yeterli değildir. Hüseyni anlamanın en doğru yolu; tüm zaman ve zeminlerde zulme ve baskıcı yönetimlere karşı İslami diriliş ruhunu canlı tutmak ve temsil etmektir. Eğer Kerbela gerçeğini böyle okumuyorsak, Hz. Hüseyin’in şahadetine seyirci kalan ve sonra da dizini döverek acizliğine yakınan korkak Kûfelilerin yaptığından başka bir şey yapmış olamayız.

Kerbela faciasından sonra İslam tarihinde hep iki görüntü çizilmiştir. Tıpkı Habil ve kabil olayında olduğu gibi… Artık Yezit denilince akıllarda hep kötü adam, cani, gaddar, ihanetçi, nefisperest, şehvetperest ve saltanat düşkünü bir tip canlanır zihinlerde. Hüseyin denilince de hep hakkın hakikatin yaşanması uğruna canını ortaya koyan bir civanmert, zulmün ve ihanetin gerçek yüzünü herkese göstermek için korkusuzca meydanlara atılan bir şecaat timsali, bir ilim ve irfan meşalesi, hak ve hakikatin sembolü bir kişilik canlanır gözler önünde.

Evet, tarih boyu bu iki tiplemeden biri yüreklerde sevgi tahtını kurup kabul görürken, diğeri hep dışlanmış, horlanmış ve nefretlik ilan edilmiştir.  Biri övgülerle, ağıtlarla yâd edilirken diğeri hep kötülüklerle ve lanetlerle yerilmektedir. Biri esiri olduğu saltanatıyla birlikte tarihin çöplüğüne gömülürken, diğeri gönülleri fethederek oraya ebediyen taht kurmuştur. Bunun en güzel tanığı tarihtir. Ümmetin evlatları arasında Yezit ismiyle müsemma pek kimseyi bulamazsınız, ama Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin isimlerini hemen hemen her ailede görebilirsiniz. Hatta bazılarının bir tanesiyle yetinmeyip çifter çifter Muhammedali ve Hasanhüseyin olarak koyduklarını göreceksiniz. Böylece biri gönüllere kazınmış iyi bir karakter olarak tarihteki yerini almışken diğeri gönüllerden ve tarihin sayfalarından da silinmiş yokluğa karışmıştır.
Şu halde, Aşura’yı anmak sadece Aşura yemeğini dağıtmak ve yemekten ibaret değildir. Aşura’yı veya Kerbela’yı anmak, Seyyidüşşüheda hazreti Hüseyin’in yaptığı gibi zulme ve haksızlığa karşı boyun eğmeden, hakkın hukukun ve adaletin ayakta tutulması için hakkın katledilmemesi, fitne kapılarının aralanmaması için canını ortaya koyarak gerçekleri savunmaktır. Bugünün Yezitleri karşısında Hz. Zeynep gibi izzetle duruşu ve direnişi sergilemektir.

Bugün Yezit diye birileri ortada gözükmemektedir, ama Yezidi karakter değişik kılıklarla meydanlarda rolünü oynamaya devam etmektedir. Dolayısıyla Müslümanların artık isme değil, karaktere ve oynanan role bakmaları gerekir.
Muharrem ayı gelince hep Hz. Hüseyn’in mazlumiyetini, haklılığını ve civanmertliğini anlatmaya, Yezid’in de zalimliğini, ahlâksızlığını, nefisperestliğini ve kişiliksizliğini anlatıyoruz. İbn-i Ziyad’ın zalimliğini, gaddarlığını; Ömer İbn-i Sad’ın ihanetini, makamperest ve şöhretperestliğini anlatıp duruyoruz. Hem de lanetleyerek ve öfke dolu…

Bütün bunları bir o kadar daha anlatsak, gece gündüz anlatsak, hep ağlasak, üzülsek ve kendimizi dövsek de geçmişle ilgili hiçbir şeyi değiştiremeyiz ve geçmişi geri getiremeyiz. Ne Hz. Hüseyin’in imdadına yetişir ne de Yezid’i ve avenelerini yargılayabiliriz. Bunlar karakterlerine uygun tarihin önünde rolünü oynadılar ve gittiler. Ancak kimisi iyiliklerle, ağıtlarla yâd edilirken kimisi de kötülükle ve lanetlerle...

Şunu da iyi bilmemiz gerekir ki, her zamanın bir Hüseyni olduğu gibi Yezidleri de var olagelmiştir. Bunlar, sürekli farklı iki misyon, karşıt iki karakter olarak hep tarih sahnesinde rol üstlenmiş ve görev ifa etmişlerdir. Tıpkı Nemrut ile İbrahim’in, Firavun ile Musa’nın ve Ebu Cehil’i lâin ile Muhammedü’l-Emin’in misali… Hüseyinler ve Yezitler de zaman zaman ortaya çıkar, tarih sahnesinde rolünü oynar ve giderler.
Bizlere düşen, bunları tanımak, yollarını, mecralarını öğrenip tespit etmek ve kimden yana tavır takınacağını, kimin saffında yer alacağını ve kimin yolundan gideceğini belirleyebilmektir. Hüseyni olmak; Hüseyn’in yolundan gitmek, zalime boyun eğmemek ve zilletle yaşamaktansa izzetle ölmeyi şeref bilmektir. Yezitlerin döngüsüne girmeden, çarkının dişlerine takılmadan ümmetin haysiyetini korumaktır.

Nice, Hüseyn’in yolunda olduklarını söyleyenler vardır ki, Yezid’in dümeni onlarla dönmekte. Sabah akşam Yezid’in sofrasından yiyenler, oradan beslenip semirenler nasıl bu sofraya tekme koyabilirler? Buna el edemeyenler isteseler de istemeseler de Yezid’in angaryasını çekmeye devam ederler. Kalpleri Hüseyin’den yana ise de kılıçları ona doğrudur. Çünkü hazır nimet Yezid’in sofrasında, güç ve ihtişam Yezid’in yanındadır. 

Ancak Hüseyni sevdanın aşkı, bir anda bütün bunları tepeler. Çünkü aşkın gözü kördür. Çünkü bu sevda, delice bir sevdadır. Ne aldatıcı dünya nimetlerine bakar, ne korku ve güçten anlar, ne de yezidin yalancı vaat ve ihtişamına aldanır. Yezidin İbn-i Ziyadları olduğu müddetçe Hüseyin’in de Hur bin Yezidleri var olacaktır.
Şu var ki, bu iki karakteri teşhis etmek zor olduğu gibi izlerini bulmak da zor ve yolları girifttir. Çünkü Yezitler bazen kılık değiştirir ve Hüseyin adına da ortaya çıkabilirler. Ama ferasetli müminler, bu hain yüzleri derhal tanırlar. Çünkü Hüseyinler hiçbir zaman zulmü desteklemez ve zalimi alkışlamazlar. Çünkü Hüseyinler, geçici dünya metaına aldanmaz, ona itibar etmezler. Çünkü Hüseyinler, zillete boyun eğmez, izzetle ölmeyi kurtuluş ve mutluluk bilirler.

Hüseyniler için zaman ve mekân mefhumu da söz konusu değildir. “Bizim için her gün Aşura ve her yer Kerbela’dır.” Hüseyni olmak bir misyondur, hakka çağrıdır, zulme karşı bir haykırış ve Zeynebi bir feryattır. Onlar dün Kerbela’da bugün Kürdistan’da, Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta, Somali’de, Afganistan’da, Mısır’da, Arakan’da ve… Zulme, zorbalığa karşı kıyamın bulunduğu dünyanın her yerindedirler. Arayıp bulmak isteyenler oralarda izlerine rastlayabilir ve kervanlarına katılabilirler.

Hüseyni olmak, onun için ağlamak, yas tutmak değildir. Kendini dövmek, aşure yemeğini dağıtmak da değildir. Bunlar Yezitleri asla rahatsız etmiyor. Hatta sevindiriyor, mutlu ediyor. Rivayetlere göre Yezit de ümmetin öfkesini dindirmek için ev halkını, saray cariyelerini toplamış Hüseyin için yas tutmalarını, ağlamalarını emretmişti. Yezidin nevasıbı (saray erkânı) da Müslümanların dikkatlerini başka yerlere çekmek için sarayda aşure yemeğini dağıtmışlardı.

Doktor Ali Şeriati’nin de dediği gibi: “Aşura günü Hüseyin için kendini zincirlemek Safevi Şia’sının bir bidatidir.” Bunu Kerbela ruhunu öldürmek ve içini boşaltmak için geliştirmişlerdir. O halde, bize düşen aşurayı Hüseyni kıyamın ruhuna uygun hale getirmek, günümüz Yezitlerine karşı hakkı, hakikati olduğu gibi haykırmaktır. Aşura’yı sadece bir güne, bir haftaya sığdırarak değil, geniş zamanlara ve bütün hayatımıza yaymak dileğiyle…

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Ekim 2016 (145. Sayı)
 
19-10-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.