Artık Bir Tek Masal Anlat Anne

Mehmet Gülsever
Akşamdı. Sıradandı. Sakin başlamıştı. Ne ürpertiyi gerektirecek bir tıkırtı, ne de endişeyi gerektirecek bir lakırdı vardı. Yıldızlar salınıyordu gökyüzünde bütün tembellikleriyle.
Akşamdı. Sıradandı. Sakin başlamıştı. Ne ürpertiyi gerektirecek bir tıkırtı, ne de endişeyi gerektirecek bir lakırdı vardı. Yıldızlar salınıyordu gökyüzünde bütün tembellikleriyle. Ay masum masum ve kaygısız gülümsüyordu. Yakamozlar saklambaç oynuyordu su ile. Gah görünüp gah kaybolarak yaramazlıklar yapıyordu. Kurbağalar ve Cırcırlar korosu kıyasıya bir yarışa tutuşmuş enstrümansız şarkı okuyorlardı yaz şenlikleri adına. Patika yolun sağ yanı boyunca seremoniye duran ağaçların yaprak hışırtısı yürekleri serinletiyordu.

Ne havayı bozacak bir haber alıyordum dünyadan ne de iştahımı kaçıracak bir görüntü.

Yer, biten günün telaşlarını, kaygılarını, kavgalarını, bağrışmalarını kütüklüğe koyup bir sonraki gün kullanılmak üzere üstünü örtmüştü.

Birkaç dost yanımıza çocukları da almış; bolluğundan, çokluğundan ve sürekliliğinden olsa gerek varlığı sıradanlaşan tabiat güzellikleri arasında yol alıyorduk. Yürüdüğümüz patika yolun bir yanı ağaçlık diğer yanı ise göğü sinesine koymuş, ayın şavkını aşk ile yansıtan masmavi göl…

Eğlene eğlene yol alırken çocuğun “baba gök kararıyor” nidası üzerine masal dünyasından kopuverdik adeta. Rüya mıydı, şaka mıydı, hayal miydi? kestiremediğimiz bir vaveyla kopmuştu birden bire. Gökyüzü kararmaya başladı. Ay mahzun, üzgün ve nihai bir veda edasıyla bulutların arkasına sığındı. Yıldızlar bir görünüp bir kayboluyorlardı telaşlı telaşlı. Bir vardılar bir yoktular. Toz, duman bütün huzurunu kaçırmıştı göğün. Bir anda etrafta biten karanlık yüzlü; tuhaf ve ürkütücü sesler çıkaran, uçuşan, korkunç; bir o kadarda hızlı, hayalet görünümlü yaratıklar kapkara bir perdeyi her bir köşesinden tutarak gökyüzüne tutuyorlardı. Su yakamozları saçmaz olmuştu. Göl bulanıklaşmış bakanı yutacak gibi bakıyordu. Patika boyu uzanan ağaçlar üzerime yürüyen birer katil silüeti… Serinlik yerini kahredici bir sıcaklığa, kurbağa ve çırçır şenliği yerini mateme bırakmıştı. Patika yolun birkaç adımda bir önüme çıkan taşları, o güne kadar tanıklık etmediğim tiksindirici ve zehirli yumuşak birer yaratığa dönüşmüştü. Basacak olsam iğrenç bir çığlık ile ayaklarımdan ısırıp zehirleyecek.

Sonra gökte garip bir o kadar da muhteşem bir silkiniş meydana geldi. Göğe demirden perde gerenlerle yıldızlar ve ay ölümüne mücadeleye tutuştular. Gah yıldızlar kara “demir” perdeyi aralayıp yeryüzünün aydınlanmasını sağlıyor; gah hayalet görünümlü yaratıklar göğe gerdikleri perdeyi tekrar göğe tutup yeri karanlığa boğuyorlardı. Gök ile yer arasına giriyorlardı bu karanlıktan beslenen yarasalar. Yüreğim, attığı günden bu yana hiç bu kadar gelgit ve ikilem yaşamamıştı; yeis ile ümit arasında. Bir “ümit” le çarpıyordu bir yeise düşüren atışı… Yıldızlarla kara yüzlü yarasaların savaşında. Fırtınalı gecenin karanlığında yolu aydınlatan şimşek ışığı kadar kısa idi “ümit”. Sonra tekrar karanlık ve kabus… Aşağıda biz, arada kapkara perde, üstte yıldızlar. Karanlığı gerip esneten ama fikir vermeyen bir kararlılık olduğunu zaman zaman düşen sönmüş yıldızlardan anlıyorduk. Ama tam bir fikir vermiyordu.

Ya bir daha gök açılmazsa diye ne kadar da ürperiyordum. Yolun yılana, gölün katrana, ağaçların hayalete, taşların canavara döndüğü; varlıklarında kıymetini bilemediğim yeryüzünde bu haliyle nasıl yaşanacaktı ki?

Ara ara çelik perdeleri zorlayıp yıldız büyüklüğünde gedik açıp yere düşen sönmüş yıldızlar umutlarımı sonuna kadar yeşertiyordu. Ya milyonlarcası perdeleri paramparça edip bize tekrar gülümseyeceklerdi ya da yer ve gök arasında irtibat kopacaktı. Belki de çocuklar, uyumadan önce yıldız sayma yarışına bir daha asla giremeyecekti.

Dağlar yerle yeksan olacaktı. Sular solukları yakan birer katran, nebatat yürekleri acıtan birer zehran olacaktı. Ölüm ve korkunun ikizleştiği zemheri zamanlar olacaktı.

Çocukluğumdan hatırlıyorum bu manzarayı; göğün karardığı, yerin kuruduğu metal zamanlar. Yumuşaklığa, ete, kemiğe, yüreğe, duyguya ait hiçbir emarenin olmadığı “robotlar” ülkesini; demir ve kurşunun izdivaç ettiği, eşkıyanın aşığa hükümran olduğu bir dünya…

Bir vaveyla kopmuştu yerle gök arasında. Bir “yıldızlar” savaşı. Yıldızlar yıldız yıldız gedik açıyordu çelik perdeye düşerek. Çelik perdeyi “bilenmiş kor”la yaktıkça kendileri de yanıyordu. Sonra kahraman bir seda ile yere düşüyorlardı: “Allah-u Ekber”. Her bir nida yeni bir yıldız söndürse bile yeni bir gedik açıyordu karanlık demir perdede. Yıldızlar düştükçe aydınlık büyüyordu. Aydınlık büyüdükçe yıldızlar çoğalıyordu.

Hani ya hayaletler sadece masallarda vardı anne? Hani ya vampirler sadece bizim uydurduğumuz yaratıklardı? Hani sadece masallarda uçan ejderhalar koca ağızlarından yere; insana ateş saçardı? Değil anne değil! Şimdi benden al haberi. Masallarındaki bütün kötü adamlar, bütün korkunç yaratıklar gerçekti anne. Belki inanmayacaksın ama gözlerimle gördüm. Hem de öyle bir iki tane değil yüzlercesi vardı. Kabul et ki yanıldığın bir husus daha vardı anne masallarına ait. Anlattığın gibi yaratıklarla savaşan öyle bir tek kahraman yoktu. Yüz binlercesi, milyonlarcası vardı o gece korku tanımayan. Gökten ve yerden her yerden ateş saçan, ölüm saçan canavarlara göğsünü siper eden masal kahramanları…

Ama kötülerin iyi gizlendikleri, yüzlerini iyi maskeledikleri ve iyileri kolay aldatabildikleri hususunda hiç yanılmamışsın anne. Bir de iyilerin hep kazandığını… Evet! İyiler hep kazanırlar anne; gah bir savaşı, gah bir tarihi, gah bir yüreği gah ta Arş-ı Ala’yı… Ama hep kazanırlar; ölseler bile…

Kusura bakma ama artık değiştir hikâyelerini anne. Ya da hikâyelerindeki maskeli hainlerin gerçek olduğunu söyle. Ama beni dinlersen; sen artık bir tek masal anlat. Bu gece benim yaşadığım masalı. İçinde bütün hainleri, bütün katilleri, bütün canavarları, yarasaları, vampirleri, ejderhaları, barındıran masalımızı; yanı sıra bütün kahramanlarını bir masalda buluşturan bizim masalı.

Hepsi bir tek masal için randevulaşmışlardı binlerce yıllık mezarlardan kalkarak. Son bir “masal” yapmak için. Annemin masallarının bütün iyileri ve kötüleri birer cepheye mevzilenmişlerdi. Tarihi yeniden yazmaya and içmişlerdi adeta.

Kötüler cephesinde Yezid mi yoktu, Belam mı yoktu, Firavun mu yoktu anne? Hitler’den Korkunç İvan’a, Neron’dan Voyvoda’ya, Cengiz’den Dehhak’a hepsi ordaydı. Haşhaşi’den Haramiler’e; Kemal’den Kenan’a bütün Truva atları da ordaydı anne. Bütün tecrübelerini bir tek masalda meczederek bir daha açılmamak üzere göğü karartmaya, çelik perdeler çekmeye çalışıyorlarken; karşılarına da gah Uhud’tan Hamza, gah Çanakkale’den Seyit Ali çıkıveriyordu. Gah Hüseyin olup gemileri yakıyorlardı. Gah ta Selahaddin ve Fatih sahne alıyordu Kudüs ve Konstantin’de, Beyt’ül Makdis ve Ayasofya aşkına… Seyyit ve Sait kol kola yine ölüme perva etmiyordu.

Bir bakıyordun bir meydanda Talut fitili ateşlerken; başka bir köprüde Sümeyra tekrar tarihin iplerini eline almış haykırıyordu “nerede Kur’an!” diye. Hele başı göğe değen Yedi Başlı Ejderha’nın koca ağzından insanlığa püskürttüğü alevleri binlerce nefesin bir ağızdan üfleyerek söndürmesi görülmeye değerdi anne. Sönmeyen bir tek nurla…

Bu son masaldı anne. Ya masallarının bütün kötüleri kazanacak ve sen bir daha masal anlatamayacaktın. Ya da artık sadece bir tek masal anlatacaktın; bütün bu kahramanlarının savaştığı ve kazandığı son masal. İyisi mi sen diğerlerini buruştur ve çöpe at anne.

Artık bir tek masal vardır. Artık bir tek masal anlat. Ya da bu defa gel sen dinle ben anlatayım anne; sabahında güneşin hiç bu kadar güzel doğmadığı masalı.

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Eylül 2016 (144. Sayı)
 
16-09-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.