Arap Baharı’nın Panoraması

Ali Özgür
Hem Bahreyn hem de Yemen’de şartlar ne olursa olsun gündem etmek “Tahrimen mekruh” hal almıştır. Neticede bu iki ülkede olup bitenler, “mezhepsel” kodlar üzerinden yapmak zorunda kaldığımız okumalar süzgecinden geçmesi gerekmektedir ve bu ayrıştırıcı okumaları borçlu olduğumuz temel nokta, bir bütün olarak İslam dünyasının kucağında patlatılan “Arap Baharı” bombasının bir başka hazin sonuçlarındandır.
Tunus’la başladı…
Mısır’ı alt üst etti…
Libya’yı darmadağın etti…
Suriye’yi yakıp yıkmakla kalmadı, bölgesel kaosun da merkezine çevirdi.

*    *    *

Yemen, belki Suriye gibi bölgesel bir kaos yayma potansiyelinden mahrumdur, ama uğradığı yıkım, Libya’dan az değildir.

Bahreyn, belki Mısır gibi katliam meydanı olmamıştır, ama yaşadığı şartlar itibariyle Türkiye’nin “28 Şubatı’ından” az değildir.

Hem Bahreyn hem de Yemen’de şartlar ne olursa olsun gündem etmek “Tahrimen mekruh” hal almıştır. Neticede bu iki ülkede olup bitenler, “mezhepsel” kodlar üzerinden yapmak zorunda kaldığımız okumalar süzgecinden geçmesi gerekmektedir ve bu ayrıştırıcı okumaları borçlu olduğumuz temel nokta, bir bütün olarak İslam dünyasının kucağında patlatılan “Arap Baharı” bombasının bir başka hazin sonuçlarındandır.
 
*    *    *

Arap Baharı’ndan “sağ kurtulan” belki de tek ülke şimdilik Tunus’tur. Tunus’ta da “İslamcılar” ile eski düzen artıkları arasında şimdilik yaşanan “ahenk görüntüsü”, kimilerine göre “İslamcıların” ince siyaseti, kimilerine göre de “geri vites” şeklinde okunmaktadır.
Ama “Bahar’ın kırımına” uğrayan diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, yangın yerine dönmemiş olması hasebiyle her halukârda kârlı çıkmış görüntüsü veren tek ülke yine de Tunus’tur; Şimdilik kaydıyla!

*    *    *

Mısır, binlerce Müslümanın katledilmesi, on binlerce Müslümanın tutuklanması ve İhvan teşkilatının darmadağın edilmesi pahasına yepyeni bir diktatörlük formatına büründü. Bayat diktatör emekli edilirken taze bir diktatörle eski düzenden daha beter bir çehreye büründü. Daha kötüsü, binlerce Müslümanın kanını üzerinde taşıyan taze diktatörün, darbe sürecinde hop oturup hop fırlayan politik çevrelerce meşruiyetinin tanınmaya başlanmış olmasıdır. Bu durum, kitlelerce de kanıksanmaya başlanmıştır desek, herhalde abartmış olmayız.

*    *    *

Libya, içine düştüğü iç çatışma ve halen yaşadığı yıkım koşulları itibariyle adeta “Kuzey Afrika’nın Suriye’si” rolünü icra etmektedir. Suriye kadar stratejik bir konumda olmamasının yanı sıra, çatışmaların etnik ve mezhepsel kodlar üzerinden okunamıyor olması, gündemin hormonlu başlıkları arasında yer alamama şanssızlığını yaşamasına yol açmaktadır. Libya, tıpkı Suriye gibi isralle sınır komşusu olsaydı, ilaveten körüklenen iç çatışmalarda rol alan unsurlar aşiretler değil de farklı mezhep müntesipleri olsaydı, haber dili olarak kurulan cümlelerin ayrılmaz ikilisi haline gelen “Irak ve Suriye” birlikteliğinin “üçüncü halkası” şansını yakalayabilirdi. Gel gör ki çatışan taraflar aşiretler olunca, bu kavramın üçüncü taraf olarak “bizler” nezdinde pek de yankı oluşturmadığını “organizatörler de” en az bizim kadar farkındadırlar.

*    *    *

Bu durumda elde var Suriye!
Bugün tüm gündemimiz doğrudan veya dolaylı olarak Suriye üzerindedir. Hepimizi doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen her siyasal/askeri gelişmenin mutlaka Suriye ile bağlantılı bir yanı bulunmaktadır. Bu durum, aynı zamanda Suriye’nin bölgesel niteliğini de aşarak küresel buhranın merkezine dönüş/türül/müş olmasındandır.

İslam dünyası, hasseten Suriye üzerinden “bölgesel aktör” niteliği ile beliren bölge ülkelerinin hiç birisi isteseler bile artık bu soruna çözüm bulmaları çok zordur.
Çünkü büyükler, küçüklerin kavgasını önleyebilir, ama daha büyüklerin kavgasını önleme şansları ya yoktur ya da çok azdır. Suriye’de zamanında engellenemeyen küçük kavga artık büyüdü, “küresel” aktörlerin de katkısıyla önemli oranda kontrol dışına çıktı.

Bölge ülkelerinin aciz kalmasının diğer bir sebebi de, artık tüm çabalarının Suriye ile beraber ortaya çıkan “istenmeyen sonuçlar” üzerine yoğunlaşmasından kaynaklanmaktadır.
Mezhepsel fitneler, etnik ayrışmaların oluşturduğu belirsiz tablo, ahlaki hiçbir ölçüye riayet etmeyen örgütlenmelerin etkin olması, bu ve benzeri faktörlerin etrafa yaydığı tüm salgınlar herkesi panikletmektedir. İşin tuhaf tarafı, tüm bu salgınların Suriye üzerinden yaşananların sonuçlarından olması ve bölge ülkelerinin ana sebepler yerine sonuçlarla mücadeleye tutuşmuş olmalarıdır.
Sebepler orta yerde dururken sadece sonuçlarla mücadele etmek, bataklık dururken sivrisineklerle uğraşarak enerji tüketmek demektir.

Sebeplerin oluşturduğu devasa sonuçların bazıları, kimi bölge ülkeleri için uğraşılması gereken acil meseleler arasında yer alabilir. Oysa sonuçlarla uğraşılırken sebeplerin hiçbir şekilde mevzubahis edilmemesi, çözüme dair ortak bir iradenin bile henüz oluşmadığını göstermektedir.

*    *    *

Peki, nedir asıl sebep veya sebepler?

Şöyle bir tefekkür edelim;
Suriye’nin vahim durumunu, Libya’nın içine düştüğü tabloyu, Mısır’da yaşananları… Buraların şimdiki hallerini ve bu hallere düşmeden önceki vaziyetlerini bir bir hatırlayalım.

Şayet zamanı geriye doğru sarma imkânımız olsaydı, bir bütün olarak bunlardan kurtulmak için ilk önce zaman şeridini nereye kadar geriye sarardık?
Herhalde fırtınanın koparıldığı asıl “kırılma noktasına” kadar hiç durmadan zaman şeridini alelacele sarardık.

Zamanı geriye saracağımız o “Kırılma noktasında”;

Belki Kaddafi hala tahtının keyfini sürüyor olacaktı; ama Libyalılar aşiretlerine göre pozisyon alıp birbirlerini katliamlardan geçirmeyecek, ülkelerini kendi elleriyle ateşe vermemiş olacaklardı.

Belki itibarını kaybeden Hüsnü Mübarek hala tahtta olacaktı; ama Mısır’ın efsane İslami hareketi önce göstermelik iktidara, oradan açık alan katliamlarına ve peşinden Firavun’un zindanlarına diri diri gömülmemiş olacaktı.

Belki Suriye’deki Baas rejimi hala diriliğini korumuş olacaktı; ama Baas mezalimini dahi aratır hale gelen bugünkü dehşet tablosu Suriye halkını çepeçevre kuşatmamış olacaktı.

İşte tüm bu dehşetengiz tabloların oluşmasına yol açan “Kırılma noktası”, yine Batılıların armağan ettiği isimlendirme olan “Arap Baharı’nın” ta kendisidir.

*    *    *

“Arap Baharı” menşe itibariyle çokça tartışıldı, çokça anlamlar yüklendi. “Bahar’ın meşruiyeti” genellikle diktatörlerin halklarına karşı uyguladığı mezalimler üzerine inşa edildi. Elbette yerleşik diktatörler ve icra ettikleri mezalim konusunda hiçbir tartışma veya ihtilaf bulunmamaktaydı. Halkların bu diktatörlerin eziyetleri karşısındaki tüm talepleri de meşru taleplerdi.

Lakin meşru talepler kadar, taleplerin yöntemleri de önemliydi. Her şeyden önce talepler mevcut dikta yönetimlerinin “devrim” denebilecek yöntemlerle alaşağı edilmesi hedefi, aynı zamanda halkın içinde yeniden inşa ve yönetme kabiliyetini gösterecek sağlıklı bir örgütlenme yapısının olmasını da zorunlu kılmaktaydı.

Bu anlamda Tunus’da Nahda, Mısır’da İhvan bu rolü icra edebilecek kabiliyetlere sahipti. Ancak Libya ve Suriye halkı toplumsal örgütlenme pozisyonundan mahrumdu.
Burada da ilginç bir durum kendini ele veriyordu zaten. Önce Tunus, sonra Mısır’daki diktatör esrarengiz bir şekilde pes ettiler. Bu iki diktatörün pes etmesi bugün yıkımla pençeleşen diğer yerlerdeki halkları da cesaretlendirmişti. Oysa şöyle bir durum vardı; Hem Tunus, hem de Mısır diktatörleri, Batı’nın ön ayak olduğu “Uluslararası sistem” denen çarkın akreditasyonuyla o koltuklarda bağdaş kurmuşlardı.  “Uluslararası sistem” gitmelerini isteyince hiç itiraz etmeden o koltuklardan inivermişlerdi.

Libya ve Suriye’deki rejimler ise “Uluslararası sisteme” entegre rejimler değildi. Dolayısıyla herhangi bir başkaldırıya karşı tahtlarını bırakmak yerine direnç göstermeleri kaçınılmazdı. Buralardaki toplumsal yapı ise, “rejim sonrası” ülkelerini idare edebilecek örgütlenme birikiminden yoksundular. Halkın örgütlenme yoksunluğu, rejimlere karşı koymaları ile birleşince kaos ve iç çatışma da kaçınılmaz hale gelecekti. Nitekim şu anda bu iki ülkede yaşananlar tam da bu durumun tipik yansımaları olmuştur.
Neticede Libya’da Kaddafi yönetimi gitti. Suriye’deki yönetim ise hala ayakta. Bu durumda akıllara şu soru gelmiyor değildir:
Şayet “Bahar” denen kaos odaklı fırtına, Suriye’de tökezlememiş olsaydı, acaba kaç ülke daha Suriyeleştirilmiş olacaktı?
Akılda kalan bir başka soru:
Acaba “Uluslararası sistemin” işaret etmesiyle kaçıp uzaklaşan Hüsnü-Bin Ali ikilisi ile oluşan tablo ve beraberinde getirdiği toplumsal cesaret, toplumsal örgütlenme birikimi olmayan diğer bazı ülke halklarının harekete geçmesi için bir nevi “rüşvet” niyetine mi kullanıldı?

*    *    *

Düşünmeye devam edelim!
“Arap Baharı” öncesinde neler konuşurduk, gündemin ağırlıklı konuları nelerdi; sonrasında nelerle meşgul olmaya başladık?

“Bahar” öncesi ile “Bahar” sonrası kendimizde, sokaklarımızda, şehirlerimizde, bölgemizde o kadar çok şeyler değişti ki!

Artık hepimizin odaklandığı neredeyse her şey, “Bahar’ın” doğurduğu birer sonuç olarak kucağımızda bulmuş durumdayız.
Sonuçlar üzerinden yine sonuçların doğurduğu tali sonuçları tartışmakla, fikir yürütmekle tükenip duruyoruz.
Suriye’den bir türlü çıkamıyoruz. IŞİD’i, PYD’yi, ÖSO’yu, mültecileri, katliamları, yıkımları, Amerikan veya Rus bombardımanlarını durmadan konuşuyoruz. Tüm bunların ayrı ayrı yol açtığı “sonuçları” kendimizce tahlil etmeye çalışıyoruz. Oysa tüm bunların aslında birer sonuç olarak karşımızda durduğunu hep unutuyoruz.

Bu çelişkiyi de sadece kişisel bazda yaşamıyoruz. Bölge ülkeleri de aynı çıkmazda debelenip duruyor.
Hep diyoruz ya, bölge ülkeleri bir araya gelmeden bu iş çözülmez diye. Şüphesiz böyle bir imkân büyük bir şans olurdu. Oysa öncelikle ülkeler, bugünkü sonuçları ortaya çıkaran asıl sebeplere, bu tabloları ortaya çıkaran “kırılma noktalarına” bir uzanabilselerdi!

Mesela ilk adım olarak Suriye üzerinden birbirleriyle didişen bölge ülkeleri ilk adım olarak “Arap Baharı” öncesi pozisyonlarına dönmeyi kabul etselerdi!   

Belki bu durum, bir araya gelmelerine de kapı aralayabilirdi.
 
Ali Özgür / İnzar Dergisi – Ekim 2016 (145. Sayı)
 
17-10-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.