Amed’te Bir “Gün(lük)”

Mehmet Gülsever
Yine sabah oldu. Evlerimizin, hikâyelerimizin, tiyatromuzun, oyunlarımızın vazgeçilmez aksesuarı olan saatlerin yerini alan akıllı! telefon yine hiç şaşmadan ve merhamet etmeden çaldı. Çalmaması için tek şansım vardı. Şarjının bitmiş olması. O da beni bulmadı. Oysa çalar saatler bir bakıma “saati kurmuştum çalmadı” geç kalma bahanesine, mazeretine gerekçe teşkil etmesi açısından önemli yardımcı unsurdu iş barışını sağlama açısından.
Yine sabah oldu. Evlerimizin, hikâyelerimizin, tiyatromuzun, oyunlarımızın vazgeçilmez aksesuarı olan saatlerin yerini alan akıllı! telefon yine hiç şaşmadan ve merhamet etmeden çaldı. Çalmaması için tek şansım vardı. Şarjının bitmiş olması. O da beni bulmadı. Oysa çalar saatler bir bakıma “saati kurmuştum çalmadı” geç kalma bahanesine, mazeretine gerekçe teşkil etmesi açısından önemli yardımcı unsurdu iş barışını sağlama açısından.

Uykumu alamamamın biraz yorgunluğundan, biraz da tembelliğimden olsa gerek yataktan çıkmaya üşeniyorum. Ama nafile! İşe gideceğim. Kalktım ve balkona yöneldim. Bütün güzelliğiyle, doğallığı ve içtenliğiyle odamın ta ortasına kadar konuk olan güneşin, bahar mevsimine ait olduğunu hissedersiniz ta ki açılan balkon kapısından kendini içeri atan buz gibi havanın tenime temasına değin. Evet, atalarımız üşürmüş kışın evinde bilekleri de yürekleri de çelikten, biz ise üşümemenin bütün üşengeçliğini taşırız üzerimizde, yüreğimizde. Biraz kendime gelmek için balkonun genişliğinde, güneş eşliğinde birkaç germe-esneme hareketini yaparken göz ucuyla çevreye bakındım. Güneş’in gözümü kamaştıran alaylı bakışları arasında.

Karşı görkemli sitenin çeşit çeşit bitki ve ağaçlarla bezenmiş, özenle dizayn edilmiş geniş bahçesinin yürüme parkurunda sabah sporu niyetine yürüyen birkaç eşofmanlı sakin vardı. Sonbaharın son demine direnen yeşilden sarıya, sarıdan kırmızıya dönmüş, düşen son yaprakların yumuşattığı yürüme parkurunun sakinleri oldukça mutlu görünüyorlar, muhkem surlar misali güvenlikli sitelerinde, görünen bütün belalardan emin olmanın rahatlığıyla…

Karşı siteyle aramızdaki yolun genişliği bizi birbirimizden uzaklaştırmış ve yabancılaştırmışsa da yolun iki yanı boyunca adeta birbirine yapışık park etmiş araçların park yeri bulmuş olması yeni modern semtimizin önemli ayrıcalıklarındandır; yol boyunca kaldırımın her iki yanına dikilmiş ve on yıllar sonra “koca çınar” olmaya aday çınarlardan araçların üzerine dökülen “yeşil, sarı, kırmızı” yapraklar hariç… Bir de bu bina çokluğunda yuva bulamadığı için dalda sabahlamış güvercinin soğuktan gece boyunca ıkkınmasından müteşekkil, altında durduğu BMW marka aracın camına bıraktığı “hacetine” çok öfkelendiği her halinden belli adamın, balkondan bakınca bütün ihtişamı ile görünen saçsız başından çıkan dumanları saymazsak… Vay dalda sabahlamış ve bin bir emekle! bir “binek” edinmiş karşı sitedeki komşumun gününe eden dallama kuş!

Bu kızgınlıkla birlikte çok üşüdüğümü fark edip kendimi tekrar içeri attım ki bir başka büyük bir problem bütün kudümsüzlüğüyle beni bekliyordu. Kızlarım… Üçüncü sınıfa giden ikizlerin, bir gün önceki kıyafeti tekrar giydiren annelerine haklı! isyanlarının ses tonlarına yansıdığı bağrışmaları… “Kirlenmiş diğer dört kıyafetlerini misafir var diye makinaya atamadım akşam. Haftanın bu son gününde son kıyafetleri bu. Bunlara biraz kıyafet alsan da beni bu dertten kurtarsan” dedi anneleri sitemkâr bir edayla. İş başa düşmüştü. Babalığımın bütün yeteneklerini kullanarak kızları anneleriyle birlikte ikna ve teskin etmenin haklı gururunu henüz yaşıyorken; liseye giden oğlumun servis aracının eski model oluşundan kaynaklı sıkıntılarını dinlemenin sıkıntısı babalık yeteneklerimi iyice törpüledi adeta…

Neyse ki kendimi banyoya attım. Attım atmasına ama evin tâ diğer ucundaki mutfak kombisinden banyoya sıcak suyun gelmesine harcadığım zamanların toplamı ile kim bilir kaç kitap okunabileceğini düşündükçe kötü başladığım günün gittikçe daha da kötüleşeceğinin ilk işaretleri gibiydi.

Bütün olumsuzluklarla birlikte, kahvaltıya oturmadan önce, akşamdan bir bardak suya ince kabuğuyla koyulmuş kolesterole derman! iki cevizi dolapta görmeyince hanımın beni iyice ihmal ettiğine kanaat getirmenin verdiği sıkıntı kolesterolümle birlikte tansiyonumu da tetikledi gibi. Ama akabinde, kalk(a)madığım iki rekat sabah namazının kazasını çok düzgün! ve çarçabuk! kılmanın verdiği haz ile birazcık olsun kendime geldim. Dualarını da ev ile araç arasındaki zamanda yapmayı zamandan tasarruf adına bulduğum müthiş bir ictihadım-icadımdı benim. Parlament mavisi takımıma uyumlu bir kravatımın olmayışı tamamen benim ihmalkârlığım olsa da gömleğin uyumu bu açığımı kapatıyor şükür.

Bu kadar problemden sonra kendimi dışarı atmanın hafifliğiyle sitenin bahçesinde karşılaştığım kapıcıya; ekmeğin gittikçe kalınlaştığını, hamurlaştığını ve yenilmez hale geldiğini, gerekirse fırını değiştirmek gerektiğini kapıcının “bunca aç varken bu söylediğin de neyin nesi” manasındaki manidar bakışları arasında hatırlatma dışında araca vardığımda dualarımı tamamlamanın keyfini yaşadım, on beş numaradaki emekli Zihni Hoca’yı görmezden gelme kıvraklığımı da başarı haneme yazmak şartıyla… Zihni Hoca deyip geçmeyin. O’nu atlatmak öyle kolay iş değil. Ne yapıp edip sizi yakalar ve çocukların sitede oynamasının yarattığı toplumsal tahribatın! yanında yöneticinin de aslında ne kadar pasif bir yönetim sergilediğini bir eğitimci! gözü ve diliyle, noktalı virgüllü cümlelerle anlatır.  Bir yakalandınız mı en az beş- on dakikanızı alır Zihni Hoca bu sabah vaktinin zaman kıtlığında!
   Neyse ki araca vardım ve kontağı vurdum. 2011 model orta sınıf araç çalışmakta biraz inat etse de boğazını birkaç hır! hır! la temizledikten sonra çalışma kadirşinaslığını da gösterdi. Hareket ederken gözüme şu önümde sıfır KM aracına kasıla kasıla binen, iki cümleyi bir araya getirmekten aciz Toptancı Mahmut ilişti. Neyim eksikti ki ondan? Suçum okumuş olmak mı? Çocuğun üniversite masrafı olmasaydı belki ben de arabayı yenilerdim ammaaa…

“Sözsüz” düşünmenin doğurduğu “özsüz”lükle boğuşurken kendi kendime… parktan çıkarken yandan hafif sürterek çizsem mi aracını karizmasıyla birlikte diye şeytan dürtmesine yenik düşmemiş olmanın haklı gururuyla yola koyuldum!

Yola çıktım çıkmasına ama genişliği de pürüzsüzlüğü de yukarıdan, balkondan göründüğü gibi değilmiş. Yolların bozukluğu duygu karmaşamızın çizilen resmi niteliğinde idi. Yer yer dörtlü ve gidiş-gelişli oluşuna rağmen sıkışan trafikte yol adeta aracınızla birlikte ruhunuzu da sıkan bir cendereye dönüveriyor. Sanki herkes, birazdan kendilerini yakalayacak bir felaketten kaçarcasına aceleci, panik, sinirli, gergin… Yolunuzu kesenler, bağrışanlar, parmak sallayanlar, ihlaller, ihmaller… Hele şu önümde zikzak çize çize ilerleyen spor model aracın kaza yapmaması tamamen tesadüf. Ana arterde ağır aksak ilerlerken ilerideki kazanın trafiği tamamen durdurma noktasına getirmesi bir yana, araçtan inenlerin birbirlerini, cinayete davetiye çıkarırcasına taciz etmesi acilen bir müdahaleyi gerektiren cinstendi. Neyse ki orta yaşlı olan daha olgun davranarak gencin olası ölümcül öfkesini birazcık soğuttu uzaktan anladığım kadarıyla…

Seyrantepe kavşağından Sur ilçesine dönen yolun askeri lojmanları kısmına varınca yolda sağlı sollu uzun namlulu asayiş polisi ve kavşaklardaki trafik polisinin çokluğu aşağıda bir yerlerde durumun pek de iyi olmadığının öncü habercisi gibi; ya da şehrin bir yerinde çorba içerken vurulan bir polisin veya yolunda yürürken polisin kör kurşununa hedef olmuş bir maktulün/masumun ön meşum habercisi gibi. Kavşaklardaki gergin trafik polisinin ışıkları devreden çıkararak yoğunluğuna göre trafiğe yol vermesi sığır çobanını aratmayan bir üslupta ve usuldeydi.

Kadim şehrin merkezine, kalbine, beynine, tarihine, kutsiyetine; Sur’una yaklaştıkça korkunun, öfkenin, paniğin, endişenin arttığını yaşıyorsunuz adeta. Kadim kentin kalbine yaklaştıkça trafik de insanlar da tenhalaşıyor, geçmiş zamanlarının kalabalığına nispet. Yolumun son kısmını rahat geçirmenin keyfiyle Dağkapı Meydanı’na ulaştım ulaşmasına da, meydanı çevreleyen demir parmaklı barikatlar yüreği tırmalayan demir tırmıklar gibiydi, çevreleyen polisler ise …

Belediye park personelinin, henüz kontağınızı kapamadan elindeki park ücreti makbuzuyla size aracınızın kapısını açması kendinizi çok özel hissetmenizin yanı sıra, belediyenin vazifesini ne kadar düzgün! yaptığının ve hizmette sınır tanımadığının da göstergesi aslında; eğer gözünüz sur dibinde ve çöp bidonlarının çevresinde biriken ve ortalık daha da kötü görünsün diye toplanmayan çöp tepelerine ilişmezse. Şu hengamede ve “suistimalde” hiç aksamadan yürüyen tek belediye icraatı bu olsa gerek, kepçe operatörlerinin çukur kazma becerisini de unutmadan...

Araçtan indim inmesine ama zorunlu ve resmi görevlilerin dışında kimsenin bulunmadığı bir hayalet kent gibi, ya da etrafta sadece birkaç robot hareketli, insan kılıklı uzaylıların dolaştığı “hayalet kent” korku filmi için hazırlanmış bir Holliyvood film seti adeta. Girişin sadece tek kapıdan yapıldığı Tekkapı’ya vardım. Her giren çıkanı aramaktan, kimliklerini kontrol etmekten bitap düşmüş, ağırlığı ve kalınlığı dışardan fark edilen çelik yelekler altında soğuğun çetin ve acımasız yüzüne direnen asık suratlı polisler sizi toplama kampına alır gibi…

Kontrol noktasındaki Tekkapı’dan Sur’a giren ve çıkanların seyrekliği burada hayatın donukluğunun açık bir ispatı idi. Üç-beş dakikada bir sokak aralarından duyulan silah seslerinin beslediği korkularla birlikte, yine yer yer yükselen dumanın içerdeki bilinmezlikle birlikte ümitleri an be an tüketen ve ölümün habercisi ruhun bedenden yukarıya çekilişini temsil eder gibiydi. Ben de kontrol noktasından geçtim. Kravatlı düzgün kıyafetim hiç prim yapmadı. Herkes gibi arandım. Önümde gidenin henüz kontrol noktasına birkaç metre kalmışken iki elini havaya kaldırarak polise yaklaşması, içtenliğinden miydi yalakalık olsun diye miydi anlamadığım “Allah sizi başımızdan eksik etmesin” temennisinin yanında, bir kısmı kuvvetten yana olma çıkarcı refleksi ile kimi de şirin görünme telaşı ile oldukça iltifat ediyordu polise; tepkisi, hoşnutsuzluğu yüzüne yansıyanları da göz ardı etmemek lazım.

Doğrusu ben de somurtanlardandım. Zira şu Anadolu’nun en “maki” doğallığını henüz muhafaza eden köylünün “doğal” ile “modern” arasında gidip gelme ikileminde olan pırıl pırıl evlatlarının öldürüldüğünü ve yine Kürdistan’ın en “kırsal” ve en “sürü” havzasının eğitim ve yaşamdan mahrum bırakılmış, en mahremimize saldırtılan ve “değersiz ölümler” yaşatılan “ana çığlığı” gençlerin ölümü somurtmam için yeter de artar bile...
 
Neden bu kadar çocuk doğurdun anne? Neden bu kadar “ölüm” doğurdun... Bir olaydı benimle olaydı, yetim olaydı, umut olaydı... Ne kahrını çekerdim yaşarken ne de ahını çekerdim ölürken. Belki de birlikte olurduk Kürdistan, Anadolu’nun muhabbetinde.

Sur’un kapısından içeri geçince sanki yıllardır buralara gelen, hayatının tamamını burada geçiren ben değilmişim gibi her şey yabancı geldi bana. Herkes yabancı, her yer yalancı… Yüzler, dükkânlar, kaldırımlar… Çöpü eşeleyen kediler ve köpekler bile yabancı, yalancı… Kahvaltıcı kapalı, büfe harabe, çayhanenin kapısında, evsiz barksız dışarda sabahlamış “aşk mağduru” Deli Sılho, sabah soğuğunda içini ısıtacak, dumanı tütmüş “İkram’dan” bir çay içmek için her gün olduğu gibi darabanın açılmasını bekliyor nafile. İkram da korkudan açamamış dükkânı. Yaşlar, taşlar ve “başlar” ölüm sessizliğinde idi, sessizliği pervasızca bozan uzaktan gelen kurşun sesleri dışında.

Bana ait geçmişime ait bir tek aksakallı, sarı sarıklı bir ihtiyar vardı bankta oturmuş. Sur’un iç kısmının dibindeki banka oturmuş çenesini bastonuna koyduğu iki elinin üstüne dayamış etrafı tarihsel bir okuma ile seyreden belki de sabah namazını ilk defa camide kılamamışlığın tecrübesiyle anı en iyi görebilen,  çocuklarının yenilen ekinler gibi asra, asrın tek dişli canavarına kurban olduğunun tek müsebbibi olarak kendini suçlayan, yüreğini yakan bir kahroluşla yıkılan bir dede. Bu “bana ait” ihtiyara verdiğim selama tepkisi(kıyafetimden ve kravatımdan olsa gerek) “bu işlerin müsebbibi sensin” der gibiydi, kravatlıların sarıklıları astığı meydanın az ötesindeki bu bankta.

Ağaçlardan araçlara “hacet” eden güvercinler bile terk etmiş Sur’u. Sarı sarıklı amcanın tepkisini düşünmenin dalgınlığına rağmen iki şeritli bomboş yolu hiç bu kadar hafif ve kolay geçmemiştim karşıya, yüreğim de bir o kadar kurşun ağırlığında... Karşıda, çalıştığım plazanın kapısında kendilerinin dışında hiçbir aracın bulunmadığı, İlçe Mülki İdare Amirliği’ni ve bağlı kurumları korumak üzere çok sayıda çeçit çeşit emniyet araçları ikinci dünya savaşı Rus Filimleri’nden fışkırmış gibiydi. Dokunsam elim yapışacak soğukluğundan.

İşyerime merdivenleri kullanarak çıktım olası bir “asansör felaketi” yaşamamak için? İşyerini, erkenden gidip ısıtan personelin içimizi ısıtan çayı ile birlikte işe başlayarak “bir mutluluk” aralamaya çalışırken; her zamanki mahcup girişinden farklı olarak pervasızca içeri dalan personel Cemil, ansızın tam yüreğimin üzerine bir “kurşun” sıktı. Çöplükten alınmış, son kullanma miadını çoktan geçirmiş, paslı, köhne bir silahtan çıkan bir kurşun. Üstelik tetiği çeken kapkara kirli bir “el” bir “parmak”… Dengemi kaybettim, şuurum bulanıklaştı, dilim ağırlaştı, gözlerim karardı, içim kanadı. “Kurşun…, Kurşunlu…, cami…, cani…, hain…, çete…, ateş…, ehl-i ateş…,”

Neyse ki tarih dolusu ihanete alışmışlığımla tez topladım kendimi. Gece tv’u izlememiş olmanın sevinciyle; acıyı bir gün geç duymanın… Dinmiyor acım, dinmiyor öfkem. Acizlerin öfkesi de acısı da büyük olurmuş kıt amelliliğinin tezahürü olarak…

Namlu olacağım, tetik olacağım, kurşun olacağım, ateş olacağım, kendimi yakacağım, ateş topu olup karşıya atılabileceğim nadir anlarımdandı.  Kalleşe ve “keleş”e perva etmeyeceğim “deli” zamanım… Bereket versin “gazlayacak” kimse yoktu.

Pencereye yöneldim biraz sakinleşip, sağlam kafayla düşünmek için. Şeyh Said Meydanı’na bakan pencereye… Meydana bakarken yine yüreğimi dilime akıtamamanın beceriksizliğiyle dilim dolandı, acziyetim gözlerime vurdu damlalar halinde. Dolaşık şaşkın dilim yine bilinmez laflar terennüm etti. “Şeyh…, kıyam..., Said…, hain…, ağaç…, dar…, perva…, yürek…, nesiller…, biz…, yetimler…, Şeyxim…, Şeyxim…”

Çaycının “müdürüm çayınız” ikramı ile zaman yolculuğum nihayete erdi. Çayı kaç yudumda içtiğimi hatırlamadan bir bu odaya bir şu odaya girip çıktım gün boyu. Konuşacak “adam” aradım, dertleşecek ya da cedelleşecek… Nafile! Korku imparatorluğuna herkes o kadar yenik düşmüş ki; en eleştirel veya yürekli söz “Allah bu ateşe bir su döksün” den öteye geçemiyordu ara ara duyulan kurşun sesleri arasında. Yüreğimi soğutacak bir “nâr” arıyordum Aralığın şu “kaynayan” soğuğunda. Utancımı örtecek bir “şehadet”, kabahatimi bastıracak bir kıyamet…

Merakımı gidermek ve hayata dair bir işaret görmek için çıktım binanın teras katının Sur’un merkezine bakan yerine. Çarpık- çırpık kırmızı tuğlalı binalar arasında, Cahit Sıtkı’dan miras “yüzü çizgili” tarihi siyah taştan evler arasında dimdik yükselen minareler dışında gözüme “hayata” dair ilişen hiçbir şey yoktu. Şerefelerdeki kuşlara ne olmuştu ki… Babam anlatırdı bir yerde hayat bitti mi önce kuşlar terk edermiş orayı. Sur’un göğünü bezeyen ne ‘habeş’ ne ‘taklacı’ ne ‘yusufi’ ne de ‘zeytuni’den hiçbir eser yoktu. Kargalar bile gaklamıyordu.

Merd-i Kıpti misali ifade beceriksizliğimin ifadesi olarak dilimden dökülen “minare…, güvercinler…, barış…, ezanlar…, şehadetleri…, Akif…, Bedir…” şeklindeki anlamsız sözler kimsecikler tarafından fark edilmeden hemen toparladım vaziyeti ve teras sahibinden izin alarak işyerine indim.

Daha yeni oturmuştum ki ileri geri esneyen koltuğuma; “koltuğun” bütün keyfini kaçırmak üzere programlanmış bir kadın: “hocam çocuğum sınava (TEOG) girmemiş, girmezse bir daha okuyamazmış. Bahtına düştüm. Tek umudum çocuğum. Ne olursun bana yardım et” diyen yorgun, mahcup, utangaç, mağrur, çaresiz, büzüşük, çirkin, ürkek bir kadın. Önceki yıllardan tanıyorum. Ne yapabilirdim ki bir başıma. “Okulumuz kapanmış, kapımıza çukur kazmışlar. Üstelik bize kazıttılar. Bomba koymuşlar. Erkeklerimiz! ya hiç eve gelmiyorlar ya da geldiler mi hiç evden çıkmıyorlar. Birkaç kadın itiraz ettikse de bize hakaret edip kovdular. Ölümü göze alarak buraya geldim” dedi sorularımı önceden tahmin edercesine.

Bulunan en iyi çözüm olarak kapanmış aşağı mahallelerin okullarıyla birleştirilmiş henüz kapanmamış yukarı mahallelerden bir iki okul müdürünü telefonla aradım. Telafi sınavı için onlara gönderdim.

Eski mahallemden kadını dinlerken, daha birkaç ay önce, büyüdüğüm birkaç sokak ötedeki camiyi ve mahalleyi keyifle geziyorken, şimdi sanki yılların firakı ile birikmiş özlemiyle oraları anımsamaya çalıştım eski mahallemden kadını dinlerken. Meğer on yıllardır görmüyormuşum gidip baktığım yerleri. Bakıp ta geçiyormuşum meğer özlemi yokluğunda depreşen birkaç metre ötemdeki yurdumun…

Derken öğlen namazını henüz kılmış, kış mevsiminin kısa günlerinin azizliğinden olsa gerek ikindi gelip çatmıştı bile. Çalışanımız Hasan her zaman ki sakin üslubuyla ‘hocam polis bomba imha ederken vurulmuş, olaylar büyüyor, talimat var çabuk Sur’dan çıkın deniliyor’ dedi. Hasan’ın bu denli sakinliği haberi basitleştiriyor, sıradanlaştırıyordu adeta.

“Biz Sur’da doğduk O’nda kalacağız” diyemeden herkes pılını pırtını toplamış kapıya yönelmişti bile işten erken ayrılmanın sevinciyle de. Çaresiz biz de ayrıldık Sur’dan. Aracı yerinde sağ salim bulmanın sevinciyle eve dönüş başladı kadim surlardan katil sitelere, pardon dilim sürçtü, ‘tatil sitelere”, öööfff olmadı! dilimin dolaşıklığı geçmedi; yani “tatlı sitelere” demek istemiştim.

Bu nasıl hız, nasıl bir acelecilik? Sur’dan kaçışın telaşı mı, ‘huzur’a kavuşmanın dayanılmaz sabırsızlığı mı bilinmez… Belki de bizi yakalamalarından endişe ettiğimiz, in-cinin top oynadığı Kurşunlu’yu mesken tutan hayaletlerin kaçmakta olduğumuz sırada son bir hamle ile uzanıp ayaklarımızdan bizi yakalamasından duyduğumuz korkunun meydana getirdiği canhıraş kaçış refleksi idi yaptığımız…

Yine medeniyetimizin! vazgeçilmez “hızının” en sembolik aracı araçlarımızla birbirimize bağıra çağıra, döve söve; park, çark, merak, firak sorununun olmadığı sitemize geldik. Sabah işe giderken yaşananların tekrarını bozan tek şey; bu defa tersine; “Doğu’dan” “Batı’ya” kaçıyor olmamızdı. Yine kimseye yakalanmadan asansöre binmenin haklı gururuyla kapıyı çaldım. Günün en masum, en gerçek, en sade, en doğal, en içten, en pahalı, en görkemli, en tarihi, en insani sahnesinin çifte ikramiyesiydi ikizlerden yaşadığım: “Baba hoş geldin” öpücüğü… İçeri girdim ve günün son çeyreği yine bozulmamış ezberleriyle tükenmeye, tüketmeye yüz tuttu.

Yine yemek, yine sitem, yine istem, yine harçlık, yine bağrışma, yine “eğer şu televizyondaki önemli tartışma programı olmasaydı kesin kitap okurdum” teselli ikramiyesi… ve yine “yarın”!?

Bir tek farkla; Kürdçe yayın yapan bir Tv kanalında “Xwelı li serê mêrê Kürda be, go jinê tırka li serê wan bune serok” sözünün cesur sahibinin bende oluşturduğu duygusal tahribat…

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Ocak 2016 (136. Sayı)
 
28-01-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.