Allahu Ekber Nidasıyla Yaşamak İçin Ölüme Sevdalanan Ama İmam: Şeyh Ömer Abdurrahman -3-

İbrahim Dağılma
Ömer Abdurrahman, 1980`lerin ortalarında Sovyetlerin işgaline karşı direnişin devam ettiği Afganistan`a gider. Eritre`de, Somali`de başka yerlerde Filipinler`de Müslümanların durumu aynı şekilde iyi değildi; ama Şeyh Ömer Abdurrahman bu alanda daha çok kendisi faaliyet göstermeye başlar ve orada Abdullah Azzam ve Usame Bin Ladin ile birlikte başka ülkelerden gelen gönüllüleri cepheye gönderen Mektebul Hadamatı (Hizmet Bürosu) kurar.
“Benim için ne zindan önem taşıyor ne de beraat önem taşıyor. Önemli olan benim davamdır, benim bu konuda istikametli olmamdır, onun için zindan da beni korkutmaz, beraat da beni sevindirmez. Çünkü beni sevindirecek olan benim davama sahip çıkmamdır. Ben affa da sevinmem. Benim için önemli olan şey İslam`ın sözünün yüce olmasıdır. İslam`ın tatbik edilmesidir, uygulanmasıdır.”

Mısır yönetiminin tazyikleri, zorluklar ve zindan

Ömer Abdurrahman Yüksek lisansını tamamladıktan sonra vilayet merkezine gezici vaiz olarak atandı. Görev alanı onun davetçi kişiliği ve sorumluluk bilinciyle örtüşünce Şeyh Abdurrahman cami cami dolaşarak insanları irşad etmeye başladı. 1968`de fakülteye asistan olarak atanan Abdurrahman, camilerdeki vaaz ve hutbe çalışmalarına devam etti. Makam rehaveti ve entelektüel endişe onu asıl görevi olan Allah`a kulluk ve davet çalışmalarından uzaklaştırmadığı gibi azim ve gayreti daha da artmıştı; öyle ki verdiği vaaz ve hutbelerde zalim Mısır rejimini ve uygulamalarını eleştiriyordu. Cemal Abdunnasır zamanında istihbarat ve emniyetin takip alanına dâhil oldu. O zalim ve tağutların zülfiyarine dokunmuştu. Neredeyse verdiği her hutbe, bir takip, bir ifade, bir soruşturma olarak karşısına çıkıyordu. Oysa onun dilinden dökülenler, aslında sadece o anki yerel yönetici Cemal Abdünnasır`ı içine almıyordu. Onun kastı Allah`a boyun eğmeyen ve makam şımarıklığı içinde hareket eden tüm zalimler içindi. Hutbelerindeki tavizsiz dil, onu üniversitedeki görevinden uzaklaştırmış; ama bir süre sonra üniversitedeki görevine iade edilmişti. Ömer Abdurrahman, bazen açık bazen gizli de olsa camilerde vaaz ve hutbe vermeye devam etti. Cemal Abdunnasır, ölünce verdiği hutbede Abdunnasır`ın cenaze namazının caiz olmadığını belirtir ve halkı cenazeye katılmaktan men eder. Bu fetva, Ömer Abdurrahman, için zindanın yolunu açmıştı. Zalimler için yapay bir cehennem gibi tasarlanan zindanlar, iman davasını omuzlayanlar için Yusuf peygamberden gelen bir manevi mirasla medreselere evrilmiş ve oralar adeta zorunlu çağdaş inziva yeri olmuş. Davetçiler için ilim, ahlak, tecrübe ve tefekkür yönüyle bir kıvam bulma yeri olmuştu. Ömer Abdurrahman için bu ilk zindan deneyimi 8 ay sürer ve sonraki yıllar Abdurrahman, açılan soruşturmalar nedeniyle birkaç defa daha tutuklanır.

Ömer Abdurrahman, zindandan çıktıktan sonra üniversitedeki görevinden alınır ve Minye`ye lise öğretmeni olarak gönderilir. Kısacası, zalim rejim Abdurrahman`ın okul dışında İslami çalışmalarda bulunmasını engellemek için her yola başvurdu. Okul yönetimi tarafından kimse ile görüşmemesi için sık sık tehdit edilen Abdurrahman buna rağmen hem İslami çalışmalarını sürdürür hem de eğitim hayatını sürdürerek bu dönem içinde yarım kalan doktora eğitimini ‘Tevbe Sûresi`nde Kur`an`ın Düşmanlarına Tavrı` konulu doktora teziyle gizlice tamamlar. Tarih boyunca, ‘şantaj, tehdit, zindan, sürgün` zalimlerin elinde bir hizaya getirme aracı olarak durmuş; ama Allah`a baş eğme izzetine ulaşan mümin başeğmezler için bunlar ancak dava yolundaki çalışma arzusunu kamçılayan birer zorlu vesileler olmuştur. Üniversite yönetiminin siyasi engellemelere itiraz etmesi üzerine 1973`te başladığı üniversite derslerini 1977`ye kadar sürdürdü. Arabistan`ın daveti üzerine Riyad Üniversitesi`nde Külliyetü`l Benat`a (Kızlar Fakültesi`ne) giden Abdurrahman, 1980 yılında tekrar Mısır`a döndü.

Ömer Abdurrahman`ın Mısır`a dönmesinden kısa süre sonra hakkında tutuklama emri çıkarılır; çünkü diktatör Enver Sedat, 1981 yılında birkaç Müslüman subayın gözü pekliğiyle öldürülmüş ve bu işin sorumlusu olarak görülür, ‘Cemaat-i İslami`nin emiri olarak Askeri DGM`de yargılanır. Verdiği fetvada Enver Sedat`ın ismini kullandığı ispat edilemediği için tüm suçlamalardan beraat eden Abdurrahman, 2 Eylül 1984 yılında tahliye olur. Cezaevinden çıktıktan sonra bir yıl süreyle ev hapsinde tutulan Abdurrahman, 1985 yılında yeniden tutuklanır. Aynı yıl serbest bırakılan Abdurrahman`a yönelik baskılar artarak devam eder.

Şeyh Ömer Abdurrahman, ilkelerin adamıydı. Kesinlikle o kendi davası için hiç bir ödün vermemiştir. Bu uğurda canını, sahip olduğu her şeyi, ailesini ortaya koymuştur. O, her zaman bütün Müslümanlara seslenerek şöyle derdi: “İslam`ı tereddütlü ve yumuşak bir şekilde almayın aksine kararlı ve azimli bir şekilde alın. İslam mutlak surette azimle alınması gereken, cesaretle taşınması gereken bir dindir.” Allah-u Teâlâ (c.c) Kur`an-ı Kerim`de şöyle buyuruyor mu? ‘Biz senin üzerine ağır bir söz indireceğiz.‘ bu ağır söz, Kur`an`dır ve o da büyük bir çaba gerektiriyor, büyük bir gayret gerektiriyor. “Ey Yahya kitabı güçlü al kuvvetle al.` Yani İslam, oyuncak değildir, ciddiyetle anılması gereken bir dindir. Gerçek Müslüman odur ki İslam`ı bir bütün olarak alır ve bu uğurda her şeyi göze alır. Asla geri dönmeyi düşünmez. İşte Ömer Abdurrahman da bu konuda diğer öncü âlimler ve davetçiler gibi bir örneklik modeliydi.

Afganistan seyahati

Ömer Abdurrahman, 1980`lerin ortalarında Sovyetlerin işgaline karşı direnişin devam ettiği Afganistan`a gider. Eritre`de, Somali`de başka yerlerde Filipinler`de Müslümanların durumu aynı şekilde iyi değildi; ama Şeyh Ömer Abdurrahman bu alanda daha çok kendisi faaliyet göstermeye başlar ve orada Abdullah Azzam ve Usame Bin Ladin ile birlikte başka ülkelerden gelen gönüllüleri cepheye gönderen Mektebul Hadamatı (Hizmet Bürosu) kurar. Gönüllüleri cepheye gönderen Abdurrahman, iki oğlunu da savaşmaları için Afganistan`a çağırır ve Afganistan`da iki oğlu, fiilen cihad eder. Oğlu Ahmet, şehit olur. Ömer Abdurrahman sadece sözüyle değil aynı zamanda pratiği ile ameli ile cihad gerçeğini ortaya koyar. Aynı şekilde İslam`ın bir bütün olarak uygulanması hususu çok önemlidir. Çünkü Allah-u Teâlâ (c.c), İslam bir bütün olarak uygulansın, hayatın bütün alanlarını kapsasın diye göndermiştir. Her İslam öncüsünde olduğu gibi Ömer Abdurrahman`ın da bu konuda özel bir hassasiyeti vardı. O, âlimlerin her anlamda daha önde olmaları gerektiğine inanıyordu. Çünkü âlim, İslam toplumunda peygamber varisidir. Öncü ve lider konumunda olanlar, sorumluluk makamında bulunanlar çeşitli korkular, endişeler ve beklentilerle çekinirse, takiyye yaparsa, onlar bazı konularda hakikatleri haykırmazlarsa diğer insanlardan, toplumdan nasıl cesaret beklenir? Şeyh Ömer Abdurrahman, bu bilinç ve endişedeydi. Ömer Abdurrahman bu ilkeler uğrunda şunu diyordu:

“Ben bunlara inanıyorum ve bunlar için mücadele ediyorum. Eğer bu benim hayatıma da mal olsa, sahip olduğum her şeye de mal olsa, kesinlikle bu benim umurumda olmaz. Bu konuda eğer öldürülecek de olsam son sözüm, “Kâbe`nin Rabbine ant olsun ki; ben kazananlardan oldum, ben felaha erenlerden oldum.” şeklinde olacak.”

Batılılar, Afgan cihadıyla birlikte Müslümanların cihad etme gücünü keşfetmelerinden korkmaya başladı. Yani batılılar bir taraftan Afgan cihadının Sovyetler birliğini yıkmasından memnun görünüyor olsalar da öte taraftan bunun Müslümanların cihat duygusunun ve sahip oldukları faal bir yönlerinin ortaya çıkmasını tehlikeli buluyorlardı. Bundan dolayı bu konuda insanları cihad fıkhıyla bilinçlendiren kişiler Batı için doğrudan bir tehdit olarak görülmeye başlandı. Bunlardan birisi de hiç şüphesiz Şeyh Ömer Abdurrahman`dı. Çünkü onun bu konudaki bilinci ve gayreti her şeyin üstündeydi. O, hayatını bir muallim, mücahit ve zahit olarak yaşamıştı. Nitekim bu hakikati eşinin ona yazdığı bir mektupta şu sözlerle daha iyi anlıyoruz:

"Oysa sen de bazı üniversite hocalarının yaptığı gibi devam eden eğitim faaliyetleri ile hayatını yaşayabilir, öğrencilere ders notlarını satarak gelir elde edebilirdin… Ama sen bunu yapmadın… Aileni Allah`a ve korumasına bıraktın… Eğer O olmasaydı, biz gerçekten bir trajedi yaşardık… Sen üniversitede hoca iken, kazanç sağlamak için bugün yapıldığı gibi yapmadın, kendi ders notlarını veya kitabını basmayı reddettin… Bunun yerine öğrencilerine: “Güvenilir ve tanınan herhangi bir tefsir kitabını okuyun, sonuçta hepsi aynıdır” dedin…

Sevgili eşim! Sen hayatını muallim, mücahit ve zahit olarak yaşadın… Biz seni hep cesur, sabırlı, oruçlu, gece namazlarına kalkan ve sevabını yalnız Allah`tan bekleyen biri olarak tanıdık. Sen ömrünün uzun bir bölümünü Feyyum`daki evinde gözaltında ve dışarı çıkma yasağıyla geçirdin… Herkes senin sevincinin, cemaatle namaz kılmak, salih Müslümanlarla buluşmak ve insanlara doğru yolu göstermek olduğunu biliyordu… Ama sen, yaşadıklarına tahammül edip sabrettin ve Allah`ın takdirine razı oldun… Ta ki şafak yeniden atana kadar… O zaman sen davetin ve sevdiklerinle buluşmak için bir kez daha dışarı çıktın…

Sevgili eşim! Şüheda Camiinin kuşatıldığı günü hatırlıyorum. O gün sen yere düşmüş ve başına gelenler gelmişti… İnsanların hepsi sana bakıyorlardı, sen ise âmâ bir hocaydın. Kur`an okuyuşun onları ağlatıyordu… İşte o insanlar, yerde sürüklenen hocalarını ve liderlerini görüyor; ama bir şey yapamıyor ve onu savunamıyorlardı… Ona yapılan bu çirkinlikler karşısında sadece ağlıyorlardı… Lisan-ı halleri, onun yere düşen beyaz sarığı için şöyle diyordu: Eğer beyaz olmasaydı, onunla alay etmezlerdi. Fakat dine saygı yok olup gitti. Senin başından işte böyle şiddetli sıkıntı ve zorluklar geçmişti… Sanki hiçbir şey olmamış gibi bunlar da diğerleri gibi geçip gitti… Senin lisan-ı halin ise şöyle diyordu: “Artık bana güzel bir sabır gerekiyor. Bu anlattıklarınıza karşılık yardımına sığınılacak olan ancak Allah`tır.”

Şeyh Ömer Yeniden Medrese-i Yusufiye`de

Ömer Abdurrahman 1989 yılında Mısır`a döner ve yeniden tutuklanır. Mısır yönetimi, Ömer Abdurrahman`daki enerjiyi, gayreti ve gittiği yerde oluşturduğu/ oluşturacağı etkiyi bildikleri için onun hakkında komplolar kurarlar ve onu zindana atarlar. Kısa süre sonra bırakılır. 1990 yılında Suudi Arabistan`a gider, bu ülkenin kendisini kabul etmemesi üzerine Sudan`a gider ve oradan da ABD`ye gidip yerleşir ve burada da İslami çalışmalarını sürdürür. Ömer Abdurrahman, Mısır`da iken hep tutuklandı, zorunlu ikamete mecbur bırakıldı, defalarca takibe maruz kaldı, yani Mısır rejiminden her türlü eziyeti gördü. Bunun sonucu olarak Şeyh, özgürlükler ülkesi(!) olarak bilinen Amerika`ya gitmesi durumunda bazı şeylerin biraz değişeceğini umut eder. Davasını daha rahat anlatacağı, Mısır`da halka yönelik zulmü, diktatörlüğü dünyaya, Batılılara daha iyi anlatacağı düşüncesiyle ve zannıyla Amerika`ya gitti. Ancak maalesef Şeyh Abdurrahman bütün bu iyi niyetinde ve beklentilerinde hayal kırıklığı yaşadı Amerika`da. Özgürlükler ülkesi(!) olarak bilinen Amerika`da çok farklı bir muameleye maruz kaldı. Şeyh Ömer, ABD`de başlattığı davet çalışmalarını İslam ülkelerinin yanı sıra Filipinler, İsviçre, Almanya, İngiltere, İsveç, Danimarka ve Kanada gibi ülkelerde verdiği konferanslarla sürdürür. Ömer Abdurrahman`ın çalışmaları ABD`yi rahatsız eder.

Şeyh Abdurrahman, Amerika`da şunu gördü: Onların iddia ettiği özgürlükler, insan hakları vs. avantajlar sadece kendileri ve kendilerinden olanlar içindir. Müslümanlar için özellikle de İslam`ı bir bütün olarak anlamaya çalışan ve tatbik etmeye çalışan Müslümanlar için kesinlikle onların dillendirdiği özgürlükler, insan hakları işlemiyordu. Şeyh Ömer, şehadetine kadar giden süreçte bunu müşahede eder. Nitekim Amerikalılar kısa süre sonra onun aleyhinde komplolar kurmaya, onu baskı altına almak için, tutuklamak için planlar yapmaya başlarlar.

Ömer Abdurrahman`ı tehdit olarak gören ve takibe almaya başlayan ABD istihbaratı, aradığı fırsatı 1993 yılında New York şehrindeki Ticaret Merkezinin bombalanması ile buldu. Ömer Abdurrahman, sonradan "ABD istihbarat elemanı olduğu ortaya çıkan tanıklarla" bombalamanın emrini verdiği suçlamasıyla 1995 yılında tutuklandı.

Abdurrahman, ABD`nin yıkılması için çalışmak, ABD`de askeri tesislerin bombalanmasının yanı sıra Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek`in öldürülmesini planlamak suçlamasıyla ömür boyu hapse mahkûm edilir.

Amerikan Mahkemesi, Şeyh Ömer Abdurrahman`ı, 200 yıl önce Kızılderililere uyguladığı ‘Niyetler Kanunu`na göre yargılamış ve 385 yıl ceza vermişti. Mahkûmiyet gerekçesinde, 1993`te Dünya Ticaret Merkezi`ni bombalayanların şeyhin vaazlarından etkilendikleri iddiasıyla 100 yıl, Hüsnü Mübarek`e Amerika`da suikast düzenlemeyi düşündüğü gerekçesiyle de 285 yıl ceza verilerek büyük bir insanlık suçuna imza atılmıştı. Üstelik Şeyh Ömer`in 285 yıl ceza aldığı suikast davasında gerçek ise, Mısır firavunu Hüsnü Mübarek`in, 1993 yılında ziyaret etmeyi planladığı Amerika`ya hiç gitmediğiydi.

(Önümüzdeki sayı devam edecek.)

İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Ağustos 2017 (155. Sayı)



 
20-08-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.