Aldanıştan Kurtulmak…

Yusuf Akyüz
Halkın arasında, “zincirleme kaza…” denilen bir hâdise vardır: Bir arabanın önündeki arabaya çarpmasıyla başlar ve peş peşe arabalar birbirine çarparak pek çok vasıtanın hasar görmesine yol açar…
“Hayır! (Ey insanlar, siz çoğunuz) çabucak geçip giden şu fânî dünyâyı seviyorsunuz da (ebedi olan) âhireti bırakıyorsunuz.” (Kıyame Sûresi, 20-21)

“Doğrusu onlar âcil olan dünyâ hayatını severler de önlerindeki ağır günü (kıyâmeti) bırakırlar.” (İnsan Sûresi, 27; A`la Sûresi, 17)

“Dikkat edin! Dünyâ lanetlidir; dünyadaki her şey de lanetlidir (hor ve hakirdir). Ancak Allahû Teâlâ`nın zikri ve O`na yaklaştıran şeylerle ilim öğrenmek ve öğretmek müstesnadır.” “Eğer dünya, Allâh katında sivrisineğin kanadı kadar bir değere sahip olsaydı, Allahû Teâlâ, hiçbir kâfire dünyâdan bir yudum su bile içirmezdi!” “Dünyâ malına kapılmayın, yoksa ona bağlanıp kalırsınız!” (Tirmizi, Zühd, 13, 14, 20)

Halkın arasında, “zincirleme kaza…” denilen bir hâdise vardır: Bir arabanın önündeki arabaya çarpmasıyla başlar ve peş peşe arabalar birbirine çarparak pek çok vasıtanın hasar görmesine yol açar… İşte dünyâ sevgisi de zincirleme kazaya benzer: Peşi sıra gelen bütün hatalara sebeb teşkil eder… İbrahim b. Edhem (k.s): “Dünyâ bir kalbe gelip yerleşirse, âhiret o kalbden göç edip gider.” der… Hadis-i şerîfde: “Dünyâ sevgisi, her hatanın başıdır!” (Tirmizî, 1861, 1862; İbn-i mâce, 3377) buyurulmak suretiyle, cevâmiûl` kelîm lafzıyla mâna hulâsa-i kelâm olunmuştur ki, böyle vecîz bir cümle idrak sâhiblerine her şeyi fazlasıyla anlatmaktadır… Nasıl ki kalb krizi, tek başına bünyenin ölümü için yeterli bir sebebdir… Aynı şekilde, “dünyâ sevgisi de” manevî ölüme sebeb olabilecek kadar tehlikeli bir hastalıktır… Bu hataya düşen kimsenin, aynı zincirin devamı sayılan, dünyâ sevgisinin tabiî uzantıları olan tul-i emel denilen tutku ve ihtiraslardan korunabilmesi artık imkânsızdır!..

“Bana bir şey olmaz!” diyen ise, zaten işin en başında aldanmış olduğu halde, aldanmış olduğunu anlayamayacak kadar ahmaktır…

Denize düşenin ıslanması, ateşe girenin yanması gibi, dünyâ sevdasına tutulan kimsenin de, bu sevdânın lâzımı ve olmazsa olmazı sayılan bir takım kalbî-manevî marazlara yakalanması kaçınılmazdır; en azı, körlük ve sağırlıktır… “Aşkın gözü kördür,” derler. Kişi sevdiğine karşı kör ve sağırdır; onun hatalarını ve kusurlarını göremez, kötülüklerini fark edip idrak edemez…
İşte dünyâ sevdasına tutulan kimse de, dünyanın kötülüklerini, netice ve âkıbetini göremez… Çünkü dünyâ sevgisi kalbî basireti kör eder…

Hadis-i şerîflerde bildirildiği vechiyle, sevdâ, heva ve hevesler kalbî basîreti kör ederler: “Bir şeyi tutkuyla sevmen, kör ve sağır eder.” “Sizi hevâ`dan sakındırırım. Çünkü hevâ, insanı kör ve sağır eder.” “Sizin için en ziyade endişe ettiğim iki haslet: Havâ ve heveslere uymak ve tûl-i emellere kapılmaktır! Hevâ ve heveslere uymak, kişiyi hakdan ve hidayetten uzaklaştırır. Tûl-i emel ise dünyâ sevgisidir.” (Kenz-ûl ‘Ummâl, 7831; 43766; Ebû Davûd, 4967)

Dünyâ lezzetleri hep anlık ve tadımlıktır; bir anlık aldatıcı bir zevk, sonu sıkıntı, acı ve ızdırabdır… Dünyâ zevkleri hep elemle karışıktır; vuslatı hicran, aşkı hüsran, güzellikleri tıbkı serâbdır… Ne kadar severse sevsin, dünyâ insana bâki kalmayacaktır… İnsan bir gün ister istemez sevdiği bu fanî dünyâdan ayrılacak; dünyâda alışıp gönül bağladığı her şeyi geride bırakıp tek başına sonsuzluk yolculuğuna çıkacaktır… Dünyâ insanın asıl vatanı değildir; muvakkat bir zaman içinde kalacağı fânî bir konak, ebediyet yolunda geçici bir duraktır… Eceli muayyen bir imtihan diyarıdır; hem zindan, hem de kabristandır… Madem ki dünyâ insanın malı değildir, başkasının malını sevmek de akıl kârı değildir! Hadis-i şerîfde buyuruluyor ki: “Ebû`l-Abbas Sehl bin Sa`d es Sâîdî(r.a.)`den rivâyetle:

Peygamber(sallallâhû aleyhi ve sellem)efendimize bir adam geldi ve: “Ya Resûlallâh! Bana, yaptığım zaman hem Allâh`ın hem de insanların seveceği bir iş söyle” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem(s.a.v.): “Dünyâ ve dünyalıklardan yüz çevir, Allahû Teâlâ seni sevsin.” buyurdu.” (İbn-i Mâce, Zühd, 1)

Dünyâ sevdâsının sonu hep ayrılık, acı, ızdırabdır; bu mevhûm serâba aldanıp gönül bağlayanların âkıbeti sukut-u hayâl ve hüsrâna uğramaktır… İnsan için sevdiğinden ayrılmak tahammülü zor bir ızdırabdır; alışmak, sevmek ve bağlanmak kolay ama ayrılmak çok ağırdır… Bir lezzetin manası, kalıcı ve devamlı olmasına bağlıdır… İçinde ayrılık korkusu bulunan bir sevgi, zevk ve lezzetten yeterince haz duymak zaten imkânsız sayılır… Dünyâ lezzetlerinden şuûrsuzca korkusuzca ancak aklı olmayan hayvanlar zevk alır… Hayvanlarda geçmiş elemi ve gelecek endişesi olmadığı için anlık yaşarlar; an içinde yiyip içtikleriyle zevklenip mutlu olurlar… İnsan ise tattığı her zevkin içinde ayrılık elemini yaşar; hem geçmişi hatırlar, hem de geleceğe dâir kaygılar duyar…

Dünyâda kaygılar, korkular, sıkıntı, hastalık, acı ve ızdırablar eksik olmaz; insân belânın birinden kaçsa, başka bir belâya tutulmaktan kurtulamaz… Belâlardan kurtulmuş olsa bile, ölüme çare bulamaz…

“Kim bu dünyâda (hakikatlere) kör ise, o kimse âhirette de kördür; hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.” (İsrâ, 72; Tâ-hâ, 124-127)

Dünyâ, mecâz diyarıdır; dünyevî zevkler ve güzellikler tıbkı gölge gibi gelip geçici, fâni, mecâzî ve izâfî suretlerdir; daîmî ve hakîkî olmadığı için, yok ve hiç hükmündedir… Sonsuz olan âhiret hayâtına nisbetle bir gecelik rüyâ mesâbesinde olan fâni dünyâyı sevmek, gece rüyâ âleminde görülen şekil ve suretlere gönül verip bağlanmak gibi akla ziyân bir garabet, körlük ve dalalettir. İnsanın hayâli güzelliklere aşık olması şaşkınlığın, körlük ve sağırlığın ta kendisidir… Ama ne var ki, “sağır duymaz; kör tuttuğunu bırakmaz!” derler…

“İşin doğrusu gözler kör olmaz; fakat sinelerdeki kalbler/basiretler kör olur!” (Hac Sûresi, 46)


Dünyâ sevdâsı, hevâ ve hevesdir! Gaflet, aldanış, körlük ve dalalettir… Gözleri perdeli, netice ve akıbeti göremeyen, cisim ve maddenin kesif karanlığında mahsur kalmış, mâverâ penceresi kapalı, yalan dünyanın görünen yüzüne ve gelip geçici anlık-tadımlık fanî zevklerine aldanıp gönül bağlamış şuûrsuz gâfillerin işidir… Akıbeti baştan belli, avamî tabirle, bile bile ladestir! Neticesi: Hüsran, hasret, hicran ve nedamettir! Dünyâ sevdâsı, vefâsız ve bekâsızdır; dünyâ sarhoşları, yalancı yüzüne aldanır ve bağlanır; sonunda bir gün, tadına doyamadan ve umduğunu bulamadan, tutkuyla bağlandığı ve uğruna ömrünü harcadığı yalan dünyâdan ister istemez ayrılır… Malını-mülkünü mirasçıları paylaşırken, kendisi kabrinde amelleriyle ve hesabıyla baş başa kalır…

“Ölüyü ‘kabre kadar` üç şey takib eder: Malı, ailesi ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, birisi kalır. Ailesi ve malı geri döner; ameli ‘kendisiyle` kalır.” (Buhârî, Rikak, 42; Müslim, Zühd, 5)
Dünyâ sevdâsı, kalbî basireti kör eder; aklî ferâseti perdeler; dimağı sarhoş eder; insanı düşünüp akletmekten engeller, adeta sağır ve kör hâline getirir… Dünyâ sevdası, bir nevi hipnoz, illüzyon veya aklı işlemez hâle getiren uyuşturucu bir afyondur… Dünya sevdasına tutulan sarhoştur; cadde ve sokaklar, ne yaptığını, nereye ve niçin gittiğini bilmeyen, aklını, vicdanını ve izânını gaflet ve şehvet karanlıklarında kaybetmiş şuûrsuz dünyâ sarhoşlarıyla doludur! Üç günlük yalan dünyanın anlık fâni zevklerine aldanıp gönül bağlayan milyonlarca insan, mevhum/hayâlî bir serab uğruna hebâ olur!

Ayrılacağı şeye insan nasıl bağlanır,
Akîbeti görür de bile bile aldanır…
Dünya aldanış yurdu, son durağı kabristân,
Şu yalancı dünyada insana en son mekân…

“Onlar (manen ve kalben) sağır, dilsiz ve kördürler; artık onlar (hakka ve hidâyete) dönemezler.” (2/18)

Dünyâ sevdâsı, ekseriyetle kabristanda biten amansız ve akıl almaz bir aldanıştır… Uykuda rüyâ gören kimsenin, o esnâda gördüğü şekil ve suretlere kapılıp aşık olması gibi, akla ziyân bir davranıştır! Ama insan uyanmadığı müddetçe bu aldanıştan kurtulamaz ve gerçeğin farkında olmadığından, aldandığını da anlayamaz… Umumiyetle, şuûrsuz kütük gibi kapıldığı akıntının girdabında sürüklenip giderler… Dünyâ rüyâsı, ölünce biter; insan daldığı uykudan uyanıp işi anlar:

“Nihayet onlardan birine ölüm gelince: “Rabbim! Beni geri çevir! Umulur ki ben, terkettiğim (dünyâda) salih bir amel işlerim” der…” Mü`minûn, 99-100)

Dünyâ sevdâsı, gaflet, sarhoşluk ve şuursuzluktur! Dünyâ aşığı, bakar kördür; söz dinlemez ve nasihat kabul etmez… Aklını ve izânını kaybettiği için, yaşadıklarından ibret de almaz… “Her batanın başı olan dünyâ sevgisine” tutulduktan sonra, peşi sıra gelen hatalar yumağının içinde debelenir durur… Ancak bu sarhoşluktan Hakk`ın rahmetine mazhar olanlar kurtulur… Bazan can kulağına ulaşan tesirli bir söz ve nasihat; çoğu zaman da, kalbi derinden sarsan ve şok tesiriyle daldığı gaflet uykusundan uyandıran kaza, belâ, hastalık gibi musibetler şuûrî intibaha ve kurtuluşa vesîle olur… Hadis-i şerifde: “İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz! Ama, Allahû Teâlâ tevbe edenin tevbesini kabul eder.” “Allâhû Teâlâ, hayrını dilediği kişiyi musibete uğratır!” (buhârî, Rikak, 10; Müslim, Zekat, 116-119; Buhârî, Merdâ, 1; Tirmizi, Zühd, 27)

Musibet, dünyanın büyüsünü bozan ve insânı daldığı gafletten uyandıran ilâhî ikazlar ve gaybî tokatlardır… Hakk`ın inayetiyle, mesajı duyup ikazı anlayanlar uyanır, sarhoşluktan ve şuûrsuzluktan kurtulup hidâyete kavuşur… Başına gelen belâ ve musîbetleri bir takım sebeplere ve kör tesâdüflere bağlayıp ibret dersi almayanlar ise musîbet dalgaları arasında debelene debelene boğulur ve âleme ibret olur… Başkalarından ibret almayanlar, başkalarına ibret olurlar! Mus`ibet, irşâd ve nasihattır: Anlayana ikaz, tokat ve mesajdır; ölmeden, fırsatlar elden çıkıp gitmeden önce insana verilen intibah kıvılcımıdır… Hâlini, seyir ve gidişatını görme, kendini düzeltme ihtarıdır… Musîbet, hem mesaj, hem imtihandır: Gafletten uyanma, körlükden, nankörlükden, şuûrsuzlukdan ve dünyâ sevdasından kurtulup ölümü ve ahireti hatırlayıp, tevbe ve inâbe ile Hakk`ın davetine uyma çağrısıdır…

 Yusuf Akyüz | İnzar Dergis | Ekim 2017 | 157. Sayı

 


 
25-10-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.