Ahirete İman, Allah’ın Bir Rahmetidir

Mehmet Şenlik

Kur’an-ı Kerim’de “Ahiret” kelimesi 115 yerde geçmektedir. Bunların hemen hemen tamamına yakını ölümle başlayan ebedi hayatı amaçlamaktadır. Ahiret, ölümle başlayan berzah âlemini, kıyamet olayını, sıratı, cennet ve cehennem hayatını kapsayan geniş bir kavramdır.
Kur’an-ı Kerim’de “Ahiret” kelimesi 115 yerde geçmektedir. Bunların hemen hemen tamamına yakını ölümle başlayan ebedi hayatı amaçlamaktadır. Ahiret, ölümle başlayan berzah âlemini, kıyamet olayını, sıratı, cennet ve cehennem hayatını kapsayan geniş bir kavramdır.

Ahiret gününe inanmak, Allah`a, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmak gibi imanın temel rükünleri arasındadır. Bu itibarladır ki, ahirete inanmayan biri, imanın diğer rükünlerini de inkâr etmiş sayılır. Ahiret hayatı hem ruh hem de bedenle yaşanacağından, mümin sıfatını kazanabilmek için ahirete bu şekilde inanmak zorunludur.

Ahiret hayatı, ölümden sonra başlayan bir süreçtir. Bundan dolayıdır ki, yakın hayata dünya; sonraya bırakılan hayata ise ahiret denmiştir. Ahirette yaşanacak veya karşılaşılacak şeyler, dünya hayatında iman ve amelin neticesi olarak insanın karşısına çıkar. Dünya insan için bir imtihan yeridir. Allah, gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı ve batılı açıklamıştır. İnsana akıl ve irade verildiği için dünyada imtihan olunmaktadır. Eğer İslam’ı seçer onunla amel ederse ahirette cennete girecek, yok batıl bir din seçer ve onun üzerinde ölürse cehenneme girecektir.

Bu anlamda bir ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk: 2)

Yine her insana kendisine verilen nimetleri nasıl ve nerede kullandığı mutlaka sorulacaktır: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyamet günü) mutlaka nimetlerden sorulacaksınız.” (Tekâsür: 8)

Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zulümlerin hesabı ahirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir. İşte bu şekilde inanan yani yaptığı tüm amellerinin hesabını vereceğine inanan insan, hareketlerine dikkat etmek zorunda kalır. Çünkü bilir ki yaptığı işlerden mesuldür, ahirette bunlardan ötürü hesap verecektir. Bu yüzden kendisi ve insanlık için iyi amellerde bulunmaya gayret eder.

İnsanların bu dünyadaki muhakemelerine, hesaplaşmalarına bir göz attığımız zaman göreceğiz ki, hiç kimse bütün dosyaları kapandıktan sonra ölüp gitmiş değildir. Bu dünyada haksızlığa uğramayan hemen hemen hiç kimse yoktur. En güçlü insanlar, her istediğini zorla koparan ve yaptırabilenler, krallar ve imparatorlar bile zaman zaman çok büyük haksızlıklara uğradıklarını söylerler.

İnsanlık tarihi, zulmün, terörün ve işkencenin en korkunç örnekleriyle doludur. Bunların her gün gözümüz önünde yaşanmakta olduğuna şahit olmaktayız. Nice haklar yenmekte, nice namuslar kirletilmekte ve nice canlara kıyılmaktadır. Birçok insanın, değil yalnızca malı ve meşru hakları, namusu ve canı gibi en kutsal değerleri bile saldırıya uğramakta, haksız yere kanları akıtılmakta ve bir hiç uğruna hayatlarına son verilmektedir.

Peki, bu zulümler, bu zorbalıklar, bu haksızlıklar sonsuza dek hep böyle mi sürüp gidecek? Haklar çiğnenecek, zayıflar ezilecek, zalimlerin yaptıkları yanlarına kar mı kalacak? Eğer öyle olsa insanlık toplumunun hiçbir döneminde adaletin yerini bulması mümkün değildir. Öbür taraftan başımızı kaldırıp şu kâinata baktığımız zaman görmekteyiz ki: İnsan tasavvurunu aşan bu muazzam varlık âleminin yaradılışından, küçük bir yağmur taneciğinin buluttan yere inmesine varıncaya kadar cereyan eden bütün olaylar bir düzen içerisinde yürümektedir. Hepsinin olağanüstü incelikte hesapları, sebep ve sonuçları vardır.

Şimdi bu iki tabloyu yan yana koyalım, birbirine tamamen aykırı olan bu iki gerçeği karşılaştıralım. Canlılar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu birinci cephede âdeta anarşi ve kaos hakimdir. Hemen hemen hiçbir şey mutlak ideale ve mutlak adalete dayanmamaktadır. En güzel emekler, en büyük fedakârlıklar, en yüce ve en kutsal sözler ve davranışlar bile hak ettiği yeri bulmamaktadır.

Buna karşın Allah`ın eseri olan doğa sistemleri aralarındaki ilişkilerin oluşturduğu ikinci cepheye baktığımızda görüyoruz ki, bu cephe tamamen matematiksel bir şekilde işlemekte, otomatik olarak işlevlerini yerine getirmektedir. Cisimlerin, madde ve kütlelerin hareketleri, titreşimleri, hızları, çekim ve tepkimeleri, akımları, ayrışmaları, çökme ve açığa çıkmaları, kaynama, buharlaşma, donma ve erime dereceleri, kırılma ve yansımalarının ince bir hesaba bağlı olduğu görülmektedir. Keza canlı yapıları meydana getiren sistemlerin işleyiş biçimleri ve bu sistemlerdeki hayat olayları, canlı cansız ilişkileri ve tabiatın dengesini sağlamada her birinin görev ve rolleri akılları durduran ince hesaplara dayanmaktadır.

Şimdi sormamız gereken soru şudur. Bu kadar dakik işleyen, asla sekmeyen ve şaşmayan böylesi harika bir düzen ve disiplinin yaratıcı ve yöneticisi, nasıl olur da aynı zamanda bu sistemin bir parçası olan insan adındaki en harika eserini başıboş bırakır, sonsuza dek onun istediği şekilde sorumsuz davranmasına ve üstelik yaptıklarının yanına kâr kalmasına müsaade eder?

Bunun açık cevabı şudur: bu iki cephe arasında çelişki gibi görünen durum geçicidir. Mutlaka ve mutlaka akıllı ve iradeli yaratıklar yargılanacak ve yaptıklarının karşılığı olarak iyi ya da kötü şekilde cezalandırılacaktır. Özellikle insan, yeryüzü halifesi olması hasebiyle çok yönlü olarak yargılanacaktır. Çünkü Allah (cc), insanı diğer varlıklardan çok farklı yaratmıştır. Allah`ın eserleri arasında ondan daha imtiyazlı bir varlık yoktur.

Melekler ve cinler de insanlar gibi akıllı ve irade sahibidirler. Ama insan meleklerden de cinlerden de daha özgür, daha bağımsız, daha çok yönlü ve daha zevklidir. Dolayısıyla insan, sanat icra eder, müzik yapar ve dinler, olayları kritik eder, aklı ve iradesi sayesinde düşünür, hesaplar ve tasarlar. Ondan sonra da kendince doğru, haklı ya da zorunlu gördüğü gerekçelere tutunarak seçimini yapar. İşte bu gerekçelerin, insan tarafından doğru, haklı ya da zorunlu bir hükme bağlanması, tamamen onun kişisel ve özgür iradesinden doğar.

İnsanın düşünce, görüş, inanış ve kanaatları arasında sürekli bir zıtlaşma, bir çatışma vardır. Bu çatışma, hayvanlar arasındaki kavgalar gibi içgüdüsel ve basit değil, iradeli ve genellikle önceden planlıdır. İnsanın en haksız ve en vahşi davranışı bile muhakemeli bir kritiğin sonucudur.
Düşmanlıkları dahi bazen kuşaktan kuşağa zincirleme devam eder. Kan davaları, din, mezhep, ırk ve milliyet bilincine dayalı savaşlar bunun açık kanıtlarıdır. Yani insanlar arası ilişkilerde ölçü, her ne kadar yasalarla, geleneklerle, din ve ahlâk kuralları ile belirlenmekte ise de insanın duyguları ve psikolojisi bu ölçüleri reddeder.

İşte bütün bunlar, bir ahiret hayatının, bir hesap ve bilançonun kesin, kaçınılmaz ve zorunlu olduğunu ortaya koymaktadır. Akıllı ve özgür insanın vicdanı, mantığı ve sağduyusu bunun tersini yalnız reddetmekle kalmaz. Belki bir hiç sayar ve onu tartışmaya bile yanaşmaz! Bu gerçeğe bir örnekle açıklık getirmekte yarar vardır.

Ahirete (yani ölüm sonrası hayata) asla inanmadığını söyleyen insanlara denilse ki: “Tamamen haksız yere ve faili meçhul kalmak üzere kesinlikle öldürüleceğin bir sırada ve ölümü âdeta her nefeste solumaya başladığın böylesi korkunç dakikalarda seni haksızlığa uğratmak ve bir hiç uğruna hayatına son vermek isteyen kimseye karşı içinde hiçbir isyan hiçbir intikam duygusu sezmez misin?”

Böyle bir soruya muhatap olan sağduyulu hiçbir insanın “Hayır” demesi düşünülemez. Çünkü insan, eli-kolu bağlı olarak bıçak altına yatan koyun değildir. Haksız yere idam cezasına çarptırılmış nice insanların sehpa üzerinde “Ben suçsuzum! Ben suçsuzum!” diye haykırdıkları bilinen bir
gerçektir.

İşte insanın içinde haksızlığa karşı doğan ve kendiliğinden bir körüklenme ile kabaran iradeli, gerekçeli ve pek anlamlı bu itiraz duygusu, bu refleks Allah`ın ahiretteki mukadder ve mutlak adaletini haber vermektedir. Ahirete inanmayan insanlar bile bir haksızlığa hedef olduğu zaman bunu yapanın, hak ettiği cezaya mutlaka çarptırılacağına bas bas bağırarak bilmecburi bu gerçeği itiraf etmektedirler. Bu, onların içindeki fıtrî inanışın bir anda dışa yansımasıdır. Ama bunu dilleriyle ikrar etmedikleri sürece mümin sayılmazlar.

Ahiretle alakalı olarak bu gizli duygunun insandaki varlığına gelince, farkında olsun ya da olmasın, onun doğasına kazınmış kesin bir mühür gibi zaten vardır. Çünkü insan, diğer bütün canlılardan farklı bir iç dünyaya sahiptir. Çeşitli inanışlar, kültürler, anlayışlar, yorumlar, sanatlar, ilimler ve felsefeler insanın bu iç dünyasını haber veren kanıtlar cümbüşüdür. Ondaki bilinç olgusuna dayanan içsel fenomenler o kadar kalabalık, o kadar zengin, o kadar çetrefilli ve karmaşıktır ki, psikoloji bilimi bu derinliğin içinde âdeta tıkanmış kalmıştır.

Sonuç olarak ahirete inanmak, insanlık için Allah’ın bir rahmeti, bir huzur ve teselli kaynağıdır. Bu inancı taşıyan insanlar en büyük musibetler esnasında bile sarsılmaz, dirayetini kaybetmezler. Bunun ahirette bir karşılığı ve hesabı olacağına inanarak sabreder, teselli bulurlar. Ama bu inançtan ve bu bilinçten yoksun olan insanlar bir anda yıkılır mahvolurlar. Nihayet insan da her canlı gibi ölecektir. İnsan için öldükten sonra dirileceği inancı büyük bir nimet ve teselli kaynağıdır.

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Kasım 2016 (146. Sayı)
 
07-11-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.