Ahiret İnancı ile Konfor Hastalığının Tedavisi

Mehmet Selim Sabaz
Ahiret; lügatte diğeri, öteki, başka, sonraki vb. anlamlara gelir. Istılahta ise; Ahiret kavramıyla hem bu dünyanın sonu, hem de ölümle başlayan dünya hayatından farklı ve ebedî olan hayat kastedilmektedir.
Ahiret; lügatte diğeri, öteki, başka, sonraki vb. anlamlara gelir.

Istılahta ise; Ahiret kavramıyla hem bu dünyanın sonu, hem de ölümle başlayan dünya hayatından farklı ve ebedî olan hayat kastedilmektedir. İslami literatürde âhiret, İsrafil (as)`in Allah`ın emriyle kıyametin kopması için Sûr`a ilk defa üflemesinden ikinci defa üflemesine, hesap ve mizandan sonra cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmelerine kadar olan zaman veya Sûr`a ikinci kez üfürülüşten başlayıp, ebedî olarak devam edecek olan zaman anlamında kullanılmıştır. Ahirete îmân, Amentü`de zikredilen İslâmi itikad esaslarından birisidir. Ekseriyetle Allah`a ve ahiret gününe iman, Kur`an-ı Kerimde peş peşe anılmıştır. Ahireti inkâr eden kimse kâfir olur. “Ey iman edenler, Allah`a, elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah`ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.” (Nisâ, 4/136).

Ahiret ve ona ait olaylar, İnsanın duyu organları ile algılanamadığından bizim için GAYB`dır. Gözlem ve deneyle izah edilemediğinden pozitivist bir bakışla anlaşılamaz. İSLAM mefhumunun manasında mündemiç olan (Vahy`e) teslimiyet ile ancak anlaşılabilir. Bunun ötesinde aklî yorum ve zorlama izahatlar Allah muhafaza insanı yanlış menzillere ulaştırır.

İnsanoğlu nefs ve şeytanın aldatmasıyla dünyada zevk ve safa içerisinde yaşamak ve bunun ilelebet devam etmesini arzular. Üstad Bediüzzaman`ın ifadesi ile nimeti elde etmek nasıl mutluluk veriyorsa, nimetin zevali de elemdir. Nimeti kaybetme endişesi, hatırlandıkça umutsuzluk kaynağı oluyor. Gerçek ve ebedi âlemin varlığından habersiz ve gafil olanlar elde ettikleri ya da sahip oldukları geçici, fani dünyevi zevk ve hazları kalıcı zannedip dört elle sarılıyorlar. Bu gaflet sarhoşluğundan es kaza uyanıp da elde tuttukları dünyevi nimetlerin fani ve zeval bulmaya yüz tuttuğunu gördüklerinde büyük bir hayal kırıklığı ve büyük bir hüsran yaşamaktadırlar. Dünyada iken böyle bir gerçekle yüzleşmek ve gereken dersleri çıkararak nedametle hayatının istikametini değiştirmek Allah`ın büyük bir lütuf ve ihsanıdır. Bu büyük İltifat-ı Rabbaniye`ye mazhar olmayıp apaçık bir sapıklıkla âlem-i bekaya göç edenleri acıklı bir son ve can yakıcı bir azap beklemektedir.

Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi (r.aleyh) insanın beka`ya mübtela olmasını şu güzel sözlerle anlatıyor;`İnsanın fıtratında beka`ya karşı gayet şedid bir aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde kuvve-i vâhime cihetiyle bir nevi beka tevehhüm eder, sonra sever. Ne vakit zevalini düşünse veya görse, derinden derine feryad eder. Bütün firaklardan gelen feryadlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Eğer tevehhüm-ü beka olmazsa muhabbet edemez. Hattâ denilebilir ki: Âlem-i bekanın ve ebedî Cennet`in bir sebeb-i vücudu, şu mahiyet-i insaniyedeki o şiddetli aşk-ı bekadan çıkan gayet kuvvetli arzu-yu beka ve beka için fıtrî umumî duadır ki, Bâki-i Zülcelal o şedid sarsılmaz fıtrî arzuyu, o tesirli kuvvetli umumî duayı kabul etmiştir ki, fâni insanlar için bâki bir âlemi halk etmiş. Hem hiç mümkün müdür ki, Fâtır-ı Kerim, Hâlık-ı Rahîm, küçük midenin cüz`î arzusunu ve muvakkat bir beka için lisan-ı hal ile duasını hadsiz enva`-ı mat`umat-ı leziziyenin icadıyla kabul etsin de, umum nev`-i beşerin pek büyük bir ihtiyac-ı fıtrîden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve külli ve daimi ve haklı ve hakikatli, kalli, halli, bekaya dair gayet kuvvetli duasını kabul etmesin? Haşa yüz bin defa haşa. Kabul etmemek mümkün değildir. Hem hikmet ve adaletine ve rahmet ve kudretine hiç bir cihetle yakışmaz.(Lemalar – 2.nükte)

İlk insan ve aynı zamanda ilk peygamber olan atamız Âdem(a.s) Cennette dilediği şekilde yaşama hakkı kendisine lütfedildiği halde, şeytanın hile ve aldatması ile (beka arzusu) cennetten çıkarılmış ve yeryüzüne gönderilmiştir. Hatasını anlayıp rabbinden bağışlanma dileyen Hz.Adem (a.s)affedilip çocuklarını doğru yola yöneltmek üzere peygamber olarak görevlendiriliyor. Hz.Adem`(a.s)den Peygamber efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v)`e kadar gelen tüm peygamberler, insanlığa dünyanın aldatıcı ihtişamına kapılmamalarını ve ebedi olan ahiret için hazırlık yapmalarını öğütlüyor. Fakat maalesef Cennette meskûnken, kulağına fısıldanan ebedi olma düşüncesi uğruna Rabbinin kendisi için belirlediği sınırı ihlal eden insan, bu aldanışının bedelini cennet yurdunu yitirerek ödemiştir. Ne var ki ödediği bu büyük bedel bile insanoğlunun yeryüzündeki hayat serüveni müddetince daha büyük aldanışlara yönelmesini, anlık gaflet ve aldanışların da ötesinde zaman zaman Rabbine karşı cephe almasını engelleyememiştir.

Aşağıya aldığımız ayet-i kerimeler, bir mahluk`un Halık`ına, kendisini yoktan var edip sayısız nimetlerle donatan Rabbine nankörlüğünü işaret etmektedir:

“Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabbine karşı çaba üstüne çaba göstermektesin; sonunda O`na varacaksın.”
(İnşikak 84/6) “İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.” (Yasin 36/77) “O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.” (Nahl 16/4)
 
Şüphesiz insanın kendisini yoktan var eden, verdiği sayısız lütuf ve ihsanlarla onu eşref-i mahlûkat kılarak kendisine halife olarak seçen Rabbine karşı nankörlük yapmasına sebep olan temel etkenlerden biri ve en önemlisi, ahiret inancını yitirmesi olmuştur. Ölüm ve ölümden sonraki hayatta karşılaşacağı akıbeti düşünmeyen insan, “Dünyada ne yaparsam yanıma kâr kalır” yaşam felsefesi ile hayatını idame ettirir. Bu düşünce insanı kendi dışındaki canlı/cansız mevcudata insani perspektiften bakmaktan alıkoyar, insani ahlak ve erdemlerden uzaklaştırarak canavarlaştırır.

Bazı insanlar da ahiret inancına sahip olduklarını iddia ettikleri halde bunu pratize etmediklerinden dünya hayatını ahirete tercih etme yanılgısına düşmüşlerdir. Rabbimiz bu durumu şöyle haber veriyor: “Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (ahireti) ihmal ediyorlar.” (İnsan 76/27)

Efendimiz Hz. Muhammed`in (s.a.v) beyan ettiği gibi `Dünyada bir garip ya da yolcu gibi ol.` Dünyayı ebedi meskenin olarak görme, burada geçicisin, yolcusun. Sana takdir edilen süre kadar burada oyalanıp asıl vatanına döneceksin. Çarçabuk geçen dünya hayatını tercih edip o çetin hesap gününü ve ahiret yaşamını ihmal etmek tarih boyu insanların en temel aldanışı olmuştur. Kur`an`ın bizlerden istediği dünya ve ahiret dengesini gözetmek ve hem dünya hayatında hem de ahirette mutluluğu yakalamamıza vesile olacak bir yaşam sürdürmemizdir. Kur`an, yalnızca dünya nimetlerini arzulayanların ebedi mutluluğu yakalayamayacağını belirtmekte, bunun yolunun hem dünyada hem de ahirette iyilik istenmesi ve bu yolda çaba gösterilmesi olduğunu öğretmektedir. Şu ayetler, bizleri dünya ve ahiret dengesini inşa etmeye çağırmaktadır:

“Allah`ın sana verdiğinden (O`nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas - 28/77) “...İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler. İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah`ın hesabı çok süratlidir.” (Bakara 2/200-202) “Ahiret de dünya da Allah`ındır.” (Necm 53/25)

Kur`an, bu şekilde bizleri hem dünya hem de ahiret hayatını mamur etmeye ve dünya-ahiret dengesini gözetmeye çağırırken, bu dengeyi gözetmeyip dünyaya meyledenleri ise şu ifadelerle uyarmaktadır: “Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi) istemez.” (Muhammed 47/36) “Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.” (İsra 17/18) “Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura 42/20) “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziraatçıların de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir, sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah`ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” (Hadid 57/20) “Artık kim azmışsa ve dünya hayatını ahirete tercih etmişse, şüphesiz cehennem (onun için) tek barınaktır. Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırmış kimse için, şüphesiz cennet (onun) yegâne barınağıdır.” (Nazi`at 79/37-41)

Peygamber efendimiz (s.a.v), `Ağızların tadını acılaştıran ölümü çokça anınız.` diye bildirerek, asıl aidiyetimize dikkatleri çekiyor. Siz buraya ait değilsiniz; ama gideceğiniz ebedi diyarınızda bol lütuf ve ihsanlarla karşılaşmanın yolunun da yine burdan geçtiğini bildiriyor. ‘Dünyanın Ahiretin tarlası olduğunu` yine resul bize bildiriyor. Bu nebevi ve vahiy menşeli buyrukları göz ardı etmeksizin hayat ve istikametimizi belirlememiz meşakkatli yolculuk için azık hazırlamamız gereklidir. Ey rabbim istikamet üzere bulunmayı nasip et ve dünyanın geçici heva ve hevesleri için ahiretini unutanlardan eyleme bizi. (Âmin)

Mehmet Selim Sabaz / İnzar Dergisi – Mart 2017 (150. Sayı)
 
09-03-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.