Acı’d(t)an Bitmez Hikaye

Mehmet Gülsever
İnsan acıyla vardır, acıyla insandır, acıyla olgunlaşır. İnsanın acıyı üretmeyeceği (yaşamayacağı) bir zemin ve zaman yoktur. İnsanoğlu en müreffeh zamanda, sırça köşklerde bile kendisine dert edinecek, üstesinden gelmesi gerekecek ve huzurunu kaçıracak bir problem illa ki üretir ve bu acı duyacağı problemle uğraşıverir; geçerse sevincini yaşar ve hemen yenisini üretir.
İnsan acıyla vardır, acıyla insandır, acıyla olgunlaşır.

İnsanın acıyı üretmeyeceği (yaşamayacağı) bir zemin ve zaman yoktur. İnsanoğlu en müreffeh zamanda, sırça köşklerde bile kendisine dert edinecek, üstesinden gelmesi gerekecek ve huzurunu kaçıracak bir problem illa ki üretir ve bu acı duyacağı problemle uğraşıverir; geçerse sevincini yaşar ve hemen yenisini üretir.

Bazen hayrete düşürür bizi çok müreffeh olduğunu bildiğimiz/sandığımız kişilerden dünya dolusu dert dinlemek, acısını öğrenmek.

Bazen de onca derdiyle barışık yaşamayı öğrenmiş nice acınası acılara sahip, acıdan minimum müteessir mütevekkillerin bu zaferi bizi hayrete düşürmekle kalmaz, imrendirir de aynı zamanda.

“Acı” herkesin payına hikmetini çok izah edemeyeceğimiz sebeple az veya çok düşer.

Söylemesi ağır geliyorsa da, kırk’ın kapısında beş yıl beklemiş olsam da, şakaklarımı kar’a tutmanın matemini tutmak, karasını geri getirmiyorsa da yaşım elliye merdiven dayadı dayıyor. Oh be söyledim ve rahatladım! Artık kendi kendime ürettiğim bu iç baskılanmışlıktan (acıdan) kurtulmanın huzurunu yaşayacağım derken gözlerimin etrafındaki kırışıklık kanatlarımı kırıp geçen, hevesimi kırıştıran, duygularımı karıştıran bir acı kış oluverdi bir anda.

Bütün hikâyelerimin babamdan ve diğer büyüklerimizden duyduğum Kürdistan’sı acılar olduğunu zannederdim. Şöyle bir düşünüyorum da benim de babamın hikâyelerini belki de fersah fersah geride bırakacak “acı” dolusu yaşanmışlıklarım vardır çocuklarıma anlatacak.

70’li yılların sonunda yeni yeni toplumu, çevreyi, olayları, kendi çapımda ve çevremden etkilenmişliğim oranında anlamaya başladığım çocukluk yıllarımdı. Satmak üzere, dükkanımızın olduğu pasajın kapısında ters çevirdiğim meyve kasası üzerinde sakız ve çorap sergilerken, şahitlik ettiğim birkaç, silahla adam vurma ve çatışma sahneleri bende o dönemin travmatik yaşanmışlıkları adına iz bırakan olaylardan sadece birkaçıydı. Hele bomba süsü verilmiş Vita yağı tenekesini gözlerimin önünde caddenin ortasına bırakıp silahlarla havaya ateş ederek sokak aralarına kaçan iki kişinin titreyen elleri ve yaşadığı panik unutulur gibi değildi. Ya sonrası? Polisler geldi ve uzun uza diye! bombanın nasıl imha edileceğini tartıştılar. En sonunda ikna ettikleri at arabacısının arabasını atıyla birlikte (insansız) tenekenin üzerine yürüttüler. Herkes bombanın tesirinden korunmak için korunaklı bir yere saklanırken ben atın ölecek olmasının isyanındaydım kendimce. Bir iki denemeden sonra arabanın tekerleğini tenekeye denk getirmeyi başardılar. İçinden sadece kumlar döküldü. At kurtuldu. Ben rahatladım. Ama arabacı çok üzüldü. Ne de olsa arabayı atıyla birlikte ederinin çok üzerinde satma fırsatını kaçırmıştı. Bir de her fırsatta “yaşasın proterya” diyen 25 yaşlarında fırıncı kalfası Bekir Abi hayıflanıyordu bombanın patlamamış olmasına. Sürekli benden sakız satın alıyordu. ‘Sen proteryasın’ diyordu. Ben de çok önemli biri olduğum havasına girip onu sevdikçe seviyordum. Niye üzüldüğünü anlamamıştım ama sevincime üzülmesin diye ben de üzülmüş gibi yaptım. Ne de olsa anlamını bilmediğim çok önemli! laflar ediyordu. Sonraları okuduğum kitaplardan Proletarya’nın (proterya) patronların, sırtından yükseldiği alt sosyal sınıflar olduğunu, aslında bunların alın teri kurumadan emeğinin karşılığının verilmesi gereken mustazaf, eli öpülesi cennetlik ağabeyler ablalar olduğunu öğrendim. Ebazer’in alın terini “kurutmamak” için yalın kılıç meydana atıldığı fırıncı kalfasıymış meğer Proletarya. Allah var! Bekir Abi’de Proletarya lafzını içselleştirmemiş olacak ki hiç doğru telafûz etmedi.

Ben de artık “yaşasın proletarya” deme yaşıma geliyorken; babamla yatıya kaldığımız ortağı ve arkadaşı Ferzende Hoca’nın evinin olduğu Dört Ayaklı Minare sokağındaki meş’um sabah, “kahrolsun burjuva” sloganını bana attırmayan gençliğe geçişin ilk karanlık sabahıydı. Hiç duymadığım ve hiç anlamadığım şeyler konuşuyorlardı radyodan dinledikleri her beş dakikada bir geçen anonstan sonra. Ancak duyabileceğim kısıklıkta “inki(ı)lap” olmuş” diyorlardı. “Esker” diyorlardı. Menderes’ten de bahsediyordular. Çok iyi bildikleri bir korkuyu anlatıyorlardı ama ben anlamıyordum. İnkılap diye öğretilmişti darbenin adı. Radyodan duyulan şey ne olabilirdi ki insanı bu kadar korkutan ve sindiren. O zamanlar hiç önemsemediğim sonraları hiç unutamayacağım bir ismi zikrediyorlardı 80’li yılların başındaki bu “ürkek” sabahında. Sonraları adı beynimize, bedenimize, cesedimize ve ebedimize kazılan bir günah gibiydi Kenan Evren. Bilahare “İnkılab”ı sevmek için çok çaba sarf ettimse de “esker” lafzını hiç sevmedim bu meş’um sabahın dipçikli marşında.

Seksenler başlamıştı ve ben hızla büyüyordum. Ortaokul ve lise arkadaşlıklarının yaratılmış lezzetlerin başını aldığı bir zaman dilimiydi benim için ve galiba herkes için. Ancak bir arada yürümenin “dipçiklendiği” bir zamandı o zamanlar.

Ben hızla büyüyordum, babam da sorumluluklarımı harçlığımın zıddına artırıyordu. Bir akraba kurşunuyla bütün hafızasını, geçmişini ve geleceğini yabani örfümüze kurban veren kalıcı bir hastalığa duçar ninemi doktora götürme vaktim gelmişti. Her ilkteki kaygı ve gururun harmanlanmış karmaşasıydı yaşadığım. Nineme 65. sırayı almış bekleme salonunda oturtacak bir yer bulmuş, bir iki saat içinde gelecek erken sıramızı da beklemenin gururuyla etrafta kasıla kasıla yürürken; başını görmek için başımı tavana diktiğim, birkaç insanı kavrayabilecek uzunlukta ve güçte kollarıyla biri beni kavradı. Bu bize benzemeyen ve bölgedeki herkesin benzerlerini gördüğünde “sivil” dediği türden kumral, vicdan hadımı adam, bir daha söylememek üzere bir “sivil”e doğruyu söyleme erdemimi korkuma kurban etti. Sindiren, bastıran, bitiren bir eda ile:

-Kimsin lan! Ne geziyorsun? Ne işin var burada?...?...?

Hastanedeki bir çocuğa sorulacak sorular mıydı bilmem. Ama cevaplarıma ikna olmadı ki ninemi göstermemi istedi. Varınca zaten feleğin sillesini yemişliğin kalıcı ürkekliği yüzünü hiç terk etmeyen ninem, bu “küt” bakışlı adamla birlikte konuşma yeteneğini tamamen kaybetti adeta. Ben Kürtçe “adam hastaneye niçin geldiğimizi soruyor” dedim nineme. Demez olaydım. Öyle bir kin ve öfkeyle “Kürtçe konuşma lan!” dedi ki ve öyle bir tokat attı ki halen “benden” olmayan bir yerde Kürtçe konuşurken tutukluk yapıyorum. Ve bir daha akıcı ve “yapıcı” bir Kürtçe’m olmadı. Hep “yakıcı” oldu Kürtçem. Gah beni gah onu...

Peşinen, yalan söylediğimizi düşünen adama! kendimizi “dilsiz” bir yarı hafızalı ihtiyar, tecrübesiz yarı ergen genç ile anlatmak o kadar zordu ki; nineme hendek atlatmak oldu işaret dilinin sağırlığı…

Seksenleri bu “sağırlıkla” bitiriyorken üniversiteye başlamanın kıpır kıpır heyecanı, dışa yansıtmasam da içimi hop hop ediyordu. Özgüvenin doruğa çıktığı dünyamın demlendiği bir dönem. Siyasi eğilimlerin tekrar boy verdiği bir dönemdi seksenlerin sonu doksanların başı. Ancak söylem ve slogan ikilemini geçmeyen bu bilinçlenme dönemi çok kısır geçiyordu bende galiba. Tüm gençlikte de... Siverekli Aynur erkek arkadaşlarıyla aynı evde kalmanın “toplumca kabulü” mücadelesini verirken ben de her eşitlikte adaletin tecelli etmeyeceği realitesiyle bazı eşitlikleri de tahrip etmenin gafletindeydim. Nedense “Aynur” okulda en güzel yemeklerin çıktığı gün yemek boykotu yapıyordu. Yaşadığım şehirde okumanın avantajı ile biraz da Bekir’in “proter!” sınıfından olmamızın dezavantajı ile öğlen yemeğini ev uzak da olsa evde yiyordum.

O gün önemli bir vize vardı. Öğlen arasında çalışacaktım. Eve gitmedim. Simit almıştım. Haftalık yemek fişi olan Adanalı Ahmet de ısrarla yemeğini paylaşmak istedi. O yemek alma sırasında iken ben elimdeki simidimle masada onu bekledim. Henüz bir iki dakika geçmedi ki; talihime tüküreyim! On yedisinde hastanede karşılaştığım adamdan bu defa iki tane vardı. Ben biraz daha gelişmiş olsam da ikisi karga tulumba henüz ısırmadığım suç aleti simidimle birlikte beni bahçeye hoop diye aldılar saniyeler içerisinde. Bahçenin en kuytu köşesinde (genellikle Aynur ve Erhan’ın birbirine iyice sokulduğu tenha yer) ben diyeyim kırk siz deyin en az elli soru ile sorguladılar. “Niye simit yiyorsun?” ile başlayan “, “En çok sevdiğin insan kim?”e kadar anlamlı anlamsız bütün sorulara ürke titreye cevap verdim.

Neden hayatımın en rahvan anlarında beni bir veya iki “akıl hadımı” herkül dizginler anne?

Hem sınavı kaçırdım, hem köfteli yemeği, hem de Ahmet’in dostluğunu. İkramını reddettiğimi sanmış. İnandıramadım “simitli yemek” eylemi olduğuna. Ve başlı başına bir kitaba konu olacak kadar trajikomik iki saatlik bir sorgudan geçtiğime.

Tartışmaların çatışmalara ve vuruşmalara başlamaya yüz tuttuğu doksanların başında mezun olup Karadeniz’in en ücra ve en bâkir yerine atandım. Dayalı döşeli sarp dağlar. Geçit yok, televizyon yok, telefon yok, yol altı ay kapalı. Şehir yok, acı yok, ayı çok. Kar çok, kartol çok. Sohbet hoş, ekmek loş. Soba sıcak, oda sıcak, yürek sıcak. Göz tok, karın tok. “Haz”ımın en doyuma ulaştığı en ilkel zamanımdı.

Abartısız “Vizyontele” hikâyesini yaşadığım bir “yabani el”. “Saddam bandı” ve “Saddam gazı”nın memleketimi esir aldığı hikâyeleri, ayda bir, kesintisiz bir cümleyi tamamlayamadığım ve her an tamamen kesilebilen telefon görüşmesinden edindiğim kadardı. Bazen de on beş yirmi dakikalığına da olsa karşı dağda kurulan, bin bir zahmetle dağa tırmanılarak gidilip düzeltilen televizyon vericisinin, rüzgarın henüz yönünü değiştirmeden izlediğimiz karıncalı/gürültülü televizyon görüntüsünden edindiğim izlenimlerden ibaretti bölgemin hikâyeleri.

Derken acının “yedi can” olduğu memleketime kendi isteğimle tayin oldum müdürümün aptallık derecesinde donuklaşan bakışları arasında ve devamında, “Ne diye gidiyorsun ateşin ortasına?” sorusundan sonra. Tam bir cevabını bulamadığım bu sorunun ağırlığı halen kulağımda çınlıyor.

Döndüğümde memlekete, maalesef Susa’da laleler kızarmış, Karacadağ’da kardelenler açmış, Bekaa’da baki bir acının dumanı tütmüştü “karargah”ın kararlı tazyiki ile. Halk iki ateş arasında kalmışlığın can havliyle çırpınıyordu.
   
Paranın bir gecede pul olduğu, hokus-pokuslu alicengiz oyunuyla cebinizdeki on liranın beş lirasının hiç ilginiz ve bilginiz olmadan birilerinin cebine geçiverdiği “illizyonist” bir “banker kastellist” zaman.

Akşamından emin olunmayan sabahlar, sabahından umut olunmayan geceler yaşanıyordu. Ve zamanın hep “yirmi sekiz”inde kaldığı “şubatlar” yaşadık doksanların sonundan iki binlerin başına değin. Tarihin tanıklık etmekten hicap duyduğu ve belki de hiç tanıklık etmediği bir tarih... Takvimin “yirmi sekiz”e çivilendiği “bin yıl sürecek!” bir tarihi kararlılık, bir tarihi karanlık.

Kiralık oturduğum evin altındaki mescide fırsat buldukça vakit namazlarına gittiğimden olsa gerek takibe uğramış ve fişlenmişim. On binlerin camiye gitme gerekçesiyle derdest edildiği “şubat soğuğu”nda ben de payıma düşeni aldım elbette. Kurum müdürümden beni almak üzere birkaç defa gelindiğini biliyordum tesadüfen ben yokken. On altı’sında hastanede, yirmi’sinde üniversitede aşina olduğum “sivil”, “vicdan hadımı” herküller sadece ifademi almak üzere! son geldiklerinde çok nazik davrandılar. Lahmacuna götürdüm, oradan aramak üzere evime gittik. Çıkışta Muhammed’imin ve annesinin çaresizce son bakışları “yirmi sekize” çakılan bir sonsuzluk bahşediyordu acı adına. Aslında sonraları anladım ki ta “yirmi dört”ten beri hiç bitmemiş ve galiba da bize hiç bitmeyecek bir “yirmi sekiz”miş şubat soğuğunda yaşadığımız, nevroza hiç ulaşmayan…

Evden sonra hastane, oradan da gözü kapalı bir şekilde emniyete… Beni götüren uzun “sivil”ler “bizden bu kadar” deyip, bodrum kata indirdiler. Adeta cehenneme girmek üzere, kapısında bekleyen zebanilere teslim etme mahşeri sahnesinin bu dünyadaki tecellisi gibiydi “teslim alış”.

 İnanın hiç abartmıyorum. Ölmek isteyip ölemediğiniz, ne azabın bittiği ne de ölümün geldiği “tanrılaşan” “esfel”den bir cehennem. İnsan tasavvuru bu kadar mı mahir olur ruyi zeminde sahici bir “cehennem” yaratmada. Gerçi yere batırılan cenneti de yaratmıştı ya “insan” Babil’de bir bahçede.

Gözüm kapalı, şuurum kapalı, iradem kapalı, ellerim kapalı, ayaklarım kapalı… bir tek bedenim açık olarak çıkarıldım huzura. Henüz yaratılmamış bir hicaptı “an”. Henüz tadılmamış bir utançtı mekân.

İlk soru:

-Camiye gidiyor musun?

-Hayır!

 Ve emin olun ki elektriğin enerjiye dönüşü hiç bu kadar acıtmamıştır “insan”ı, “insanlığı” aydınlattığı günden bu yana.

“Gavur musun ki ulan camiye gitmiyorsun?” diye böğüren bir ses… ve “açık bedenimde” hayat bulan bir cehennem…

Çok korkuyordum. Camiye gittiğimi, namaz kıldığımı söylersem kesin ceza yerim temizinden dokuz yıl. Yalan söylemiştim.

İkinci fasıl:

“Söyle bakalım, camiye gidiyor musun?”

Camiye gitmeyene gavur falan dediklerine göre bunlar iyi adamlar diye ümitlendim.

“Evet, gidiyorum.”

“Gebertin ulan şu teröristi” … ve ruhumu karartan elektrik… ve aydınlığı karartan elektrik. Ses tellerim, bir daha asla ulaşamayacağı bir frekansta titredi, titretti; titredi, titretti; titredi, titretti… duvarları, şehirleri, ülkeleri aşıp tarihlere aktı, kaydına adanmışçasına

Tarihe nasıl kaydedilecek ki?  Hangi terminoloji ile?

Gitmeyince gavur, gidince terörist olunan “mâbed”…

Daha fazla detaylarını anlatmanın insan onurunun kaldıramayacağı, katlanamayacağı günler…

Mahpus günleri bir başka yazıya, hikâyeye konu olsun. Bir yıla yakın cezaevinden sonra “Bir daha bu suçu işlemeyeceğim (camiye gitmeyeceğim) şartıyla” şartlı salıverildim. Ne beraat, ne ceza… şu insanoğlu ne kadar da üretken değil mi? Kimin aklına gelir ki bu dahiyane buluş. Ne beraat ne ceza.

2000’lerin başı ve ortası. Bitmez denilen ve sanılan “Şubat’ın Zemherisi”ne cemrenin düşmeye yüz tuttuğu bahar öncesiydi. Bahar geldi gelecek diye ümit edilen… ümit yeşerten. Karlar eriyecek, dereler coşacak, şelaleler çağlayacak, bahçeler çiçeklenecekti. Kuzular gönül rahatlığıyla zıplayacaktı Dicle’nin kenarında.

Sıtmaya razı olmuşlukla birlikte bize sunulan her yapay çiçek bahar tesiri yapıyordu. Yine de sürgünler diyarının “hasret”liğiydi payımıza düşen, bahardan. Olsun, ölmektense sıtma cana minnet. Bahar yaşayan “bedelsiz” kardeşlerdi tek tesellimiz. Şubat’ta da pek üşümemişlerdi ya... Böylesi bir kardeşimle birlikte kıytırık bir kuruma amir olma talebimiz oldu baharlı! günlerde. Övünmek için söylemiyorum ama “Sen çok daha iyi yaparsın” diye dayattı çok etkin bir dostum. Hay kabul etmez olaydık! Tam bir devlet meselesine dönüştürüldü. Kendimizi zorla iknâ ettiğimiz “yapma çiçekli bahar” algımız da tarumar oldu. Kardeşlerimiz! nezdinde “akredite” olamama ve “dezenformasyon” bariyerlerini aşmak o kadar imkansız idi ki; bir istisna olarak ben, hep örnek gösterildim “kıytırık” bir müdürlükten bahara örnek. Hep “Şubat” soğuğuyla mukayese edildik mevcudu bahar gösterme adına. Biz de kardeşlerimizin! bahar konforu zedelenmesin diye hep “bahar gülücüğü” dağıttık etrafa 2000’li yıllar boyunca. Kızılcık şerbetine vurgunluğumuzu anlattık sahte neşeli pozlarımızla her nefessiz kaldığımız “akciğer travması” sonrasında.
  
Buhranlı bahar yıllarıyla 2000’ler bitti, 2010’lu yıllar başladı. Adet olduğu üzere her on yıl kendi adıyla anılacak türden değişim ve süreçlere gebedir. Buhranlı bahar yıllarından sonra 2010’lu yılların başında yeni umutlar taşıyan “barış” ve “çözüm” günleriyle başladı memleketim. 50’ye dayanan “ben”im de acılara veda zamanım gelmişti galiba. “Çözümle” buzlar çözülecek kuzular bu defa Dicle’nin kenarında kurtlardan emin olarak meleşecekti.
   
Bir de baktık ki yaradılış felsefesini alt üst edercesine kurtlarla anlaşma yapılmış. Bütün kuzuları alma peşinde olan kurt, yaktığı barış ateşinde “kuzu çevirme” yapıyordu. Bu duruma da “kuzuların güvenliği” gerekçesiyle göz yumuluyordu. Ve eyvah; bize yine mahpus, yine bize sürgün, bize yine yalnızlık düşmüştü.
 
Meğer çoban kendini güvene almanın hesapları içindeymiş. Tabi yaratılış felsefesi zedelenmedi. Ve kurdun bulduğu ilk fırsatta çobanı da yeme planları ayyuka çıkınca ortalık toz duman oldu ve göz gözü göremez oldu. Ortada kuzular bir o tarafa bir bu tarafa kurt ve çobandan korunmak için kaçışıyor. Ama nafile. Yine arada en çok hırpalanan onlar.

Ve 2015’lerde “acı” benimle yarışıyor adeta. Ben büyüdükçe o da büyüyor. Ama ben yaşlandıkça o yerinde sayıyor ve hep on yedisinde kalıyor galiba.

Yine “on yedilik” demlerindedir ve denemelerindedir acı, pencereme çerçevelenmiş. Pencerede kaçış, pencerede göç, pencerede acı… bir kadın yüklemiş sırtına bir hayat ve yalın ayak. Bir dede, boynunda Mushaf, yüzü saf, berrak ve diri. Bir elinde leğen, diğerinde tencere, sırtında “bir lütufluk” minder. Yine de gülümser.
  
Ve bir pencerelik seyir, dünyam. İki tekerlekli çek çek, bir dünya “acı” yüklenmiş güçlü pazılı amele ile alelacele, alel“ecele”. Arkasında bir kadın, bir namus… kabusa dönmüş. Ve arkasında birkaç çocuk boncuk boncuk. Ve pencerem “acı”. Her kaçışın bir namusu vardır, bir adabı vardır, bir asaleti vardır. Ama bu kaçış bir kabus. Zira “kendi eliyle” gelen bir kaçış. Barbar, pervasız, ölçüsüz, renksiz. Pencerem pervazsız, pencerem acımasız.
      
Kaldırımlar perdesiz, “mahrem” teşhirde, “elem” sergide. Eşyalar dağınık, kadınlar özensiz. Günahlar yük yük omuzda. Bugün mahşer.

Ben ne zaman “acı”mıyorsam bilin ki ya ben ölmüşümdür ya da acı…

Ama ne ben öldüm ne de acı. Ben ölsem de acı ebedi kalacak. Ben ölsem de acısı ebedi kalacak.

Şunun şurasında ne kaldı ki?

En fazla iki onluk daha

Beşi nasıl geçtiyse öyle de geçer ikisi.

Göçer giderim.

Öyleyse ey acı! Elinden geleni ardına koyma!

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi - Mart 2016 (138. Sayı)
 
25-03-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.