Abdulkadir Molla ve Bangladeş -1-

İbrahim Dağılma
Güney Asya’da buğday tenli bir coğrafya ve bu coğrafyanın eli nasırlı, gönlü imanlı bir parçası Bangladeş… 19. Yüzyılda İngilizlerin işgal ve sömürüsünde Bengal diye bilinen bölge…
Güney Asya’da buğday tenli bir coğrafya ve bu coğrafyanın eli nasırlı, gönlü imanlı bir parçası Bangladeş… 19. Yüzyılda İngilizlerin işgal ve sömürüsünde Bengal diye bilinen bölge… Bu ülkeyi birçoğumuz bir iki yıl öncesine kadar ya ismen biliyorduk ya da bilmiyorduk; ama zalim yöneticilerinin idam ettiği Cemaat-i İslami’nin önder/öncü isimleriyle şu an bütün Müslümanların gönlünde bir yara, acı, ukde olarak yer etmektedir bu buğday tenli coğrafya…

1947`de Pakistan, Hindistan`dan ayrılıp bağımsızlığını ilan etti. Bangladeş de, Doğu Pakistan adıyla bu devlete bağlandı. Hindistan`ın elinde kalan kimi topraklar bu iki Pakistan`ı birbirinden ayırıyor ve bağlantıyı kesiyordu.
 
Hindistan’ın 1947’de din esasına göre Hindu ve Müslüman ülkesi olarak ikiye bölünmesine giden bu kararın alınma süreci, ülkedeki pek çok Müslüman düşünür ve âlimin itirazlarına sebep olmuştu. Hinduların çoğunlukta olduğu eyaletlerde çok ciddi oranlarda Müslüman nüfus yaşamakla beraber Müslümanların çoğunlukta olduğu Kuzeybatı ve Kuzeydoğu Hindistan’daki Doğu Bengal’de (bugünkü Bangladeş) o yoğunlukta bir Hindu nüfus yaşamamaktaydı. Hind Alt Kıtası’nın en yaygın ilmi hareketi olan Diyobendiliğin kendisine atfedildiği Diyobend şehri ve Darul Ulum Diyobend isimli ilim merkezi de bu bölünmeyle Hindu ülkesinde kalacaktı.

Fakat –özellikle- İngiltere’de eğitim görmüş ve fazlasıyla Batılılaşmış bir zihne sahip olan Pakistan’ın kurucusu sayılan Muhammed Ali Cinnah’ın Hindistan’dan çekilmekte olan İngiltere’yle birlikte ülkeyi bölmekte diretmesi sonucunda Hind Alt Kıtası denilen bu coğrafya din esaslı bölündü. Böylece ülkenin nispeten küçük iki ve birbirinden kopuk, aralarındaki kuş uçuşu mesafe 2000 km’ye yakın olan iki kısmında Batı Pakistan (günümüzdeki Pakistan) ve Doğu Pakistan (Bangladeş) kurulmuş oldu. Bu iki kısım arasında da Hindistan yer alıyordu.

İki parça arasında ulaşım hatta iletişim imkânsıza yakın derecede zordur. Hindistan yönetimi topraklarında yaşayan yoğun Müslüman nüfusu seyreltmek amacıyla bu dönemde adeta soykırıma girişti, milyonlarca Müslüman katledildi, topraklarından çıkarılarak Doğu ve Batı Pakistan’a sürüldü. Doğu Pakistan`ın elinde kalan bazı topraklar hala İngiliz işgalcilerin elindeydi ve başka sorunlar da vardı.

O günden bu yana din esaslı parçalanma Hind Müslümanlarını güçsüzleştirdiği gibi Keşmir sorununu da girift bir hale getirmiştir. Hindistan Devleti’nin resmi rakamlarına göre Hindistan sınırları içerisinde 190 milyon Müslüman yaşadığı bildirilirken gayr-ı resmi rakamlara göre bu sayı 250-300 milyon arasındadır. Pakistan’ın 190 milyonu, Bangladeş’in de 150 milyonu geçen Müslüman nüfusları toplandığında Hindistan bölünmediği takdirde bugün 600 milyonu geçecek Müslüman nüfusla açık ara en büyük Müslüman ülke olacaktı. Bunun yanı sıra Müslüman nüfusun Hindistan’ın 900 milyon-1 milyar arasındaki nüfusa sahip Hindularına da sayıca yaklaşacağı, kültürel ve sosyal nedenlerle Müslümanların Hindulara karşı daha etkili olacağı aşikârdır.

Batılı kirli akıl ve hinlik dolu yaklaşım için rahatlıkla kaşıyabilecekleri bir problem!.. Binlerce ortak yanı olan ümmetin tanışma, kaynaşma ve paylaşma vesilesi olan dil, etnisite, mezhep gibi birkaç farklı yönden birbirine düşürülmesi ne kötü…

Doğu Pakistan halkı çoğunlukla Bengalce, Batı Pakistan halkı ise Urduca konuşuyordu. Devlet kadrolarının yüzde 80’i Batı Pakistanlı, idari merkezlerin tamamı Batı Pakistan’daydı. Devlet yatırımlarında da Doğu ihmal ediliyordu. 300-500 bin kişinin öldüğü 1970 tarihli Doğu Pakistan kasırga felaketine Batı Pakistan’ın ilgisizliği üstüne aynı yıl iki Pakistan’da da gerçekleşen serbest genel seçimlerde ayrılık yanlısı sosyalist lider Muciburrahman’ın Partisi 160 sandalye kazanarak genel mecliste çoğunluğu elde etmişti. Pakistan ordusu öncülüğünde bu seçim Doğu Pakistan’ın tek parti altında meclisi baskılamasına tepki olarak iptal edildi. Muciburrahman Mart 1971’de bağımsızlık ve isyan çağrısı yaptı. Böylece Bangladeş Savaşı başlamış oldu. Kasım 1971’de savaş Doğu Pakistan’ın Bangladeş ismiyle bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlandı. 8 aylık savaş süresince Pakistan Ordusu tarafından 300 binden fazla sivil katledildi. Sindirmeye yönelik sistematik tecavüz politikası uygulandı. Bağımsızlık kararıyla zaten bölünen Hind Alt Kıtası’nın daha da bölünmemesi için bölgedeki Cemaat-i İslami buna karşı çıktı.

Cemaati İslâmi, katliamları yapanın siyasi irade olduğu ve halkların ve Müslümanların bölünmesinin yanlış olduğu tezi üzerinden birlik yönünde politika izliyordu. Fakat bunda Cemaat-i İslami tek değildir, Hindistan’dan 1947’de gelen mülteciler (çoğunlukla Biharlılar), hatta Muciburrahman’a tepkisel olarak oy veren bazı kesimler de bağımsızlığa, iki Pakistan’ın bölünmesine karşı çıkmış, sonraki gelişmelerden ötürü sessiz kalmışlardır.

Cemaati İslami’nin Bangladeş’teki zorlu yolculuğu, zulümlerle karşı karşıya gelişi Bangladeş’in seküler ve milliyetçi grupların isyanı sonucu Pakistan’dan ayrılmasını kabullenmemesiyle başlar. Ümmet eksenli bir hareket olan Cemaati İslâmi bu dönemde Pakistan ile Bangladeş’in birlik olması gerektiği ve ülkenin bölünmesinin bölge halkının çıkarlarına olmadığı ve bir dayatma olduğu yönünde tutum sergilemiştir.

Doğrusu da budur! Evet, belki Fransız İhtilaliyle nasyonalizm/milliyetçilik ‘derebeylik, kilise, engizisyon gibi’ zulüm çarklarının altında ezilen Batılılar için bir çareydi; ama özü ya inanç ya insani yönden insanların ve toplumların farklılığı üzerinden vahdet oluşturmaya dayanan ümmet için bu ve benzeri arayışlar bir zehir, bir fitne, bir yıkım, bir tefrika oldu.

   Bu dönemde Pakistan güçlerinin karşılıklı insan hakları ihlallerinden ayrılık sonrası cemaat sorumlu tutulmuştur.  Aynı zihniyetteki yapılar Bangladeş’i Pakistan’dan ayırdıktan kısa süre sonra birlik taraftarı İslami yapıları ve onların adı altında tüm İslami hareketleri ülkeden söküp laikliği güçlendirmek için büyük bir fırsat bulmuşlardı.
Zaten amaç da bu değil miydi?
 
Osmanlı bakiyesinden arta kalan parçaları ‘laiklik, demokrasi, modernizm gibi’ fikirlerle aldatıp daha rahat yutulacak lokmalar haline getirmekti emperyalist kirli aklın amacı… Bunu Türkiye’de, Mısır’da, Libya’da yaptı; Pakistan’da da yapacaktı.

Bu yazıyla amacımız sürekli kurt politikası güden batılı vahşetin bundan yaklaşık 50 yıl önce yaşanan hadiseleri ele almak ve o zaman henüz doğmamış olan Müslüman liderleri idam ettirmesiyle ilgili katliamları Molla Abdulkadir’in üzerinden dile getirmek ve göz önüne sermektir.

Anlatılır ya; kuzuyu yemeye niyetlenen kurt, suyun alt tarafında olan kuzuyu ‘Suyumu bulandırdın, seni yiyeceğim!’ der. Suyun ters yönünde olduğunu dile getirince kuzu, kurt ‘geçen yıl bulandırdın!’ der. Geçen yıl ben henüz doğmamıştım, deyince kuzu, kurt ‘uzatma amacım seni yemektir, bahanem olmasa da!’ der.

50 yıl önce yaşanmış olayları bahane edip Müslüman âlimleri idam etmenin arkasında bu kurt politika yok da ne var? İskilipli Atıf Hoca’da şapka kanunu çıkmadan önce yazdığı bir risaleden ötürü kanun çıktıktan sonra şapka muhalefeti gerekçe gösterilerek darağacına asılarak şehit edilmemiş miydi?

Cemaati İslâmi iki Pakistan’ın ayrıldığı tarihten bu yana yaklaşık 50 yıl boyunca seçimlere katılmış, kimi liderleri bakanlık görevinde dahi bulunmuştur. Birden böylesi bir sürecin gelişmesi ve yaşanan idamlar ise Cemaati İslâmi’nin ve diğer İslâmi grupların güçlenmesi, halk arasındaki kabulünün getirdiği tahammülsüzlüktür. İdamlar, bu bahane ile Cemaat-i Îslamî’nin tasfiye edilmesi sürecidir ve o dönemde tarafların birbirine yaptığı katliamlar da ‘suyumu bulandırdın!’ bahanesi olarak kullanıldı, kullanılıyor.

Cemaati İslâmi o dönem, Pakistan yönetiminin katliamlarına tepki göstermiş ve bu nedenle tarafsızlığını duyurmuş ve Pakistan’a verdiği desteği çekmiştir. Bu dönemden sonra da Cemaat katliamlara sessiz kaldığı için eleştirilmiştir. Savaş esnasında Muciburrahman yanlısı bağımsızlıkçı milislerin de karşıt kesimlerin sivillerine yönelik katliamlara girişmeleri ve Pakistan birliklerinin çekilmesinin ardından da intikam saldırıları sürdürmelerine de dökülen kanın mesuliyetini üstlenmeme ve bu vebale ortak olmama adına Cemaati İslami sessiz kalır. Oysa burada amaç, zulme sessiz kalmak değildi. Giderek artan bir nefretin, ayrılıkçılığın, kamplaşmanın bir tarafı olmamak adınaydı bu sessizlik ve çekilme.

1975’te Muciburrahman idaresinin askeri darbeyle sona ermesinin ardından bu dosyalar, ülke içi huzursuzluğa neden olmaması için kapatıldı. Onun kızı Şeyh Hasina’nın 2009’da iktidara gelmesiyle tekrar eski dosyalar İslâmi Hareketi zayıflatmak ve seküler rejimi güçlendirmek amacıyla açıldı ve ülkedeki İslami hareketi sindirme aracına dönüştürüldü. O günkü kararlarla hiç ilgisi olmayan, o dönemde henüz çocuk olan isimler bile yargı aracılığıyla hedef alındı.

Örneğin; idam edilenlerden Mutiurrahman Nizami de o dönemde üniversiteden henüz mezun olmuş bir gençti ve hakkındaki ithamlara dair yönetim hiçbir delil ortaya koymadan kendisini idam etti. Düşünebiliyor muyuz babası da kendisi de katliam yaptığı ve katliamcıları desteklediği kesin ve suçları adeta faturalı olduğu halde, masum insanları birliği, bölünmemeyi istediği için ithamlarla idam edenlerden bahsediyoruz.

En çok katledenlerin en az terörist olduğu ve Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldükleri bir dünyada Bangladeş’te yaşananlar da Türkiye’de ve tüm dünyada İslâm karşıtlığı konusunda ideolojik akraba olanların bu haksızlıkları desteklemesi de aslında normaldir.

İşte bu gibi gerekçelerle ve zalim zihniyetin hile ve tuzaklarıyla nüfusunun yüzde 89`u Müslüman olmasına rağmen Abdulkadir Molla, Mutiurrahman Nizami, Kameruzzaman Mir Kasım Ali gibi İslam liderleri Müslüman toplumu baskı ve zulümle yöneten Bangladeş hükümeti tarafından birer birer idam edilmişti…

(Önümüzdeki sayıda devam edeceğiz.)

İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Aralık 2016 (147. Sayı)
 
24-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.