6-8 Ekim Olayları İslamî Çizgi ve Batıl Çizgi İçin Bir Milattır!

İbrahim Dağılma
Yusuf, henüz iyileşmeye yüz tutmuş yaraların verdiği acıyla yatağında kıvrandı. Evlerinin yakınındaki camiden yükselen ezanın manevi coşkusu yaralarına bir merhem gibi geldi ve bir ok gibi yatağından fırladı.
Yusuf, henüz iyileşmeye yüz tutmuş yaraların verdiği acıyla yatağında kıvrandı. Evlerinin yakınındaki camiden yükselen ezanın manevi coşkusu yaralarına bir merhem gibi geldi ve bir ok gibi yatağından fırladı.

Davet İslam’ın, Kur’an’ın olunca yaraların, sancıların bir hükmü mü olurdu?

Hele hele bu çağrı onu Rabbiyle buluşmaya, O’na secdeye varmaya çağıran namaz çağrısıysa uyku, acı, iş, yemek… Bütün bütün anlamsız kalırdı.

Bu duygularla divan-ı Rahman’a huşuyla varan Yusuf, namaz duasını uzattıkça uzattı.

Duası, sızı veren yaraları için değildi.

Duası, isar sırrıyla benlik duvarını çoktan aşmış önce ümmetin tüm mazlum, mağdur ve mücahidlerini kuşatmış ardından Kürdistan coğrafyasına uzanmış; buradaki dava çalışmaları, şehitler, muhacirler ve Yusufiler için yoğunlaşmıştı.

Amiiin diye derinden bir kabul arzusuyla bitirdi duasını ve yanındaki kitaplıktan aldığı Kur’an-ı Kerim’i hürmetle açtı. Açılan sayfa hayretini bütün bütün artırdı:

Buruc Süresi…

“Bismillâhirrahmânirrahîm.
Wessemâi zâtil burûc. Wel yewmil mew`ûd. We şâhidin ve meşhûd. Qutile ashâbul uhdûd. Ennâri zâtil vekûd. İzhum aleyhâ quûd. We hum alâ mâ yef`alûne bil mu`minîne şuhûd. We mâ nekamû minhum illâ en yu`minû billâhil Âzîzil Hamîd. Ellezî lehu mulkussemâwâti wel ard, wallâhu alâ kulli şey`in şehîd. İnnellezîne fetenul mu`minîne wel mu`minâti summe lem yetûbû fe lehum azâbu cehenneme ve lehum azâbul harîq. İnnellezîne âmenû ve amilus sâlihâti lehum cennâtun tecrî min tahtihel enhâr; zâlikel fevzul kebîr. İnne batşe Rabbike le şedîd.


Burçlara sahip semaya andolsun. Ve vaadedilen güne.
Ve şahit olana ve şahit olunana (andolsun). Hendeklerin sahipleri helâk edildi.
 (İçi) yakıt dolu ateşin (sahipleri). Ki onlar, onun (ateşin) etrafında oturmuşlardı.
Ve onlar, mü`minlere yaptıkları şeyleri seyrediyorlardı.
Ve onlardan intikam almaları, Aziz ve Hamîd olan Allah`a îmân etmelerinden başka bir şey için değildi. O (Allah) ki, semaların ve yeryüzünün mülkü O`nundur. Ve Allah, her şeye şahittir.
Muhakkak ki onlar, mü`min erkeklere ve mü`min kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmemişlerdir. Artık onlar için cehennem azabı ve yakıcı azap vardır.
Muhakkak ki âmenû olanlar (yaşarken Allah`a ulaşmayı dileyenler) ve amilüssalihat (nefsi tezkiye edici amel) yapanlar, onlar için altından nehirler akan cennetler vardır ve işte bu büyük fevzdir (kurtuluş ve şerefli bir ikramdır).
Muhakkak ki Rabbinin yakalaması elbette çok şiddetlidir…”

Buraya geldiği zaman gözyaşlarına hâkim olamadı, hüngür hüngür ağlıyordu Yusuf. Uhdud ashabının mü’minlere yaptığını daha birkaç hafta önce aynısını arkadaşlarıyla yaşamıştı. Beş yiğit, mücahit kardeşi şehit olmuştu. Belki de Allah(c.c), onu sûrenin üçüncü ayetindeki şahitlerden kılmak için henüz katına almamıştı. Daha önce bu, kıssa yaşanmamış olsaydı Yusuf yeminle şunu söyleyebilecek bir halet-i ruhiyedeydi:

“Vallahi, bu sûre bizim yaşadıklarımızdan dolayı nazil olmuştur.”

Doğrudur, sûre onları anlatıyordu.

Kur’an-ı Kerim evrensel değil miydi?

Hükmü kıyamete kadar geçerli değil miydi?

Mü’minlerin her işi, uğraşı, çabası, mücadelesi, umudu için Kur’an onlara hep kendi engin ufkunun pencerelerinden örnek, misal suretiyle açmıyor muydu?

Baygınlığının ve koma halinin yavaş geçtiği bir demde yaşadıklarını haber diliyle anlatan bir haber de yine onu duygusal bir atmosferle yaşadıklarına taşımıştı:

“ 07 Ekim 2014 – Diyarbakır’da Köy Der’e Saldırı: Diyarbakır’da faaliyet gösteren ve Hür Dava Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Köy Der’e 17.00 dolaylarında pompalı silahlarla saldırı gerçekleştirilmiş, dernek bir süre kuşatma altında tutulmuş, saldırı sonucu 5 kişi yaşamını yitirmiş, onlarca kişi yaralanmıştır.

Saldırıda dernek binasında bulunan Parti üyesi ve Büyükşehir Belediye Meclis Adayı Turan YAVAŞ katledilmiş, kaçan dernek üyelerinden Hasan GÖKGÖZ, Riyad GÜNEŞ, Ahmet DAKAK ve Yasin BÖRÜ adlı kişiler ise sığındıkları bir apartman dairesinde bulunarak katledilmişlerdir. Bu kişiler saldırıdan korunmak için girdikleri binanın üçüncü katından aşağı atılmışlardır. Yasin BÖRÜ’nün bedeninin üzerinden arabayla geçilmiş, başı taşlarla ezilmiş, en son benzin dökülerek yakılıp vahşice katledilmiştir. Yusuf ER adlı arkadaşları ise bu saldırıdan yaralı kurtulmuştur…”

Bunları düşünürken zihni onu yavaş yavaş olay gününe götürüyordu…

Otuz yıldır, bu bölgeyi Marksist bir yapının rezilliğinde ateş topuna çeviren ve bütün yaptıklarını meşrulaştırmak için bir de ‘Kürt hakları ve özgürleşme’ kılıfını giydiren ve attığı her adım halkın ‘dinine, namusuna, değerlerine, canına, malına, huzuruna’ bir zarar, yıkım, tahribat olarak dönen HDPKK ve bileşenleri bu Kurban Bayramı öncesi de bölgeyi bir ateş topuna çevireceği sinyalleri vermiş.

Kobanî bahaneli eylemlerini tırmandırmış ve tırmanan her eylemde sokağa salınmış it tabiatlı serserileri dindarlara ve dini kimlikli camia, cemaat ve STK’lara saldırmayı bir ödev bilmişti ve kendileri diğer vakitlerde ağababalarıyla her haltı yerken her türlü eğlence yerlerinde sarhoşça eğlenirken Müslümanların bayramını kutlamamak ve kutlatmamak için ‘Kürt halkı acılar içindeyken bayram yapılmaz, yası olanın bayramı nasıl olur?’ bahanesini ve yüzsüzlüğünü bayraklaştırmışlardı.

Ekim ayının başından itibaren olaylar tırmanınca Müslümanlar da temkin ve tedbirle hareket etmeye başlamışlardı. Her ne kadar akıl onları temkin ve tedbire sevk etse de her biri Allah’ın dininin âşıkları oldukları ve maşuk olan Allah’a en güzel vuslatı şehadet makamında gördükleri için tüm konuşmaları şehadet üzerine yoğunlaşmıştı Yusuf ve arkadaşlarının. Daha bir süre önce yine böyle bir konuşmada Riyad, kendine has o Diyarbakır aksanıyla ‘Ma zorla midır şehadet bana yakişii!’… dememiş miydi?

Yusuf, Kurban Bayramının dördüncü günü 7 Ekim’de evden erken çıkmış; annesi seslenmiş:

-Oğlum, henüz erken nereye gidiyorsun? Bir de ortalık karışık biliyorsun.

-Güzel annem, dünden kalan bazı kurban etleri var onları dağıtmamız lazım. Birileri kendi yanlış ve batıl işlerini ‘erken!’ diye bırakmıyor ve ertelemiyor, biz niye erken diyelim ki!

-Ne diyeyim oğul, ne yapsam da gideceksin! Bari kendinize dikkat edin, Allah yardımcınız olsun!

Yusuf, kısa bir süre sonra Bağlar Şamil Mahallesindeki Köy Der’e ulaşmış. Oradan arkadaşlarıyla kesimhaneye giderek kurban poşetlerini almış ve büyük bir şevk ve hayır beklentisiyle belki de yıl boyunca evine bir kilo et götüremeyen ailelere ulaşmak için ayrılmıştı.

Kurban eti dağıtırken yer yer sokak eşkıyalarına rast gelmişler ve onlara sadece acıyarak bakmış ve hidayetlerini Allah’tan dileyerek geçmişlerdi. Her ne kadar bir iki yerde sokağa salınmış bu merhamet ve ahlak yoksunu güruhun bir iki sözlü sataşmalarına maruz kalmışsalar da

“Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler.” (Furkan: 63) ayetinin anlattığı kişilerden oldukları için geçip gitmişlerdi.

Tekrar kesimhaneye döndüklerinde Turan Yavaş abi oradaydı. Kendisi, Yasin Börü, Hasan Gökgöz, Hüseyin Dakak, Riyad Güneş’le sayıları altıyı bulmuştu. Beraberce Köy Der’e doğru yola koyuldular; çünkü yer yer derneklere saldırı olmuş/olacak haberi onların derneklerde bulunma gereğini hissettirmişti. Yolda yürürken dağıtılan kurban etleri ve orada kalan birkaç poşet kurban eti üzerine konuşurken bir alt sokaktaki gürültülerin onlara taraf yoğunlaştığını görünce hemen toparlandılar. Köy Der’e ulaşmaları da an meselesiydi. İçlerinden biri:

-Turan Abi, sanki bunlar buraya geliyor ve bize saldıracaklar! Dedi. Turan:

-Evet, buraya geliyorlar. İşi çok ileri götürmezler umarım. Biz yine de temkinli ve tedbirli olalım.


Gelen grup çok kalabalık ve laftan anlamayacak cinstendi; zaten onlara yaklaşır yaklaşmaz silahları ateşlediler; bir an panikleyen altı kişilik mümin grup Köy Der tarafına yöneldi, o esnada Turan Abi’nin tekbir getirerek yere düştüğünü gördüler:

-Turan Abi, vuruldu! Dedi biri. Turan Abi’ye doğru gitmek isteyen Peygamber sevdalısı gençler onun şehadet şerbetini içtiğini görünce tekbir getirdiler ve azgın güruhun eline düşmemek için kaçmaya başladılar. Arkada kuduzlaşan grup peşlerini bırakacak gibi değildi. Tahrikçi sloganlar ve sözlerle kalabalık giderek artıyordu. Arkalarından yetişmeye çalışan kana susamışlar, onlara kurşun yağdırıyor, taş ve sopa fırlatıyorlardı. Derneğe yetişemeyeceklerini anlayınca Hasan:

-Kardeşler, şu sokağa girelim; belki bir yere sığınırız. Dedi.

Bir iki koşu az ötedeki apartmana sığındılar. Binaya girince kapıyı arkadan kapatıp üst katlara doğru çıktılar. Bir iki kat çıktıktan sonra bir kadın kendilerine, "Gelin evimde saklanın" diyordu. O an tereddüt ettiler; fakat bina kapısının hızla tekmelendiğini duyunca kadının ardı sıra içeri girdiler. Kadın, örtüsü ve duruşuyla güven veriyordu. Onların nefes nefese kaldığını görünce bir koşu mutfaktan onlara su getirdi ve sessiz olmalarını istedi. Kadın, gençler dışarıdan fark edilmesin diye ışıkları kapatıp, perdeleri çekti. Bu sırada sesler ve uğultular artınca nur yüzlü ve masum çehreli minik Yasin:

-Hasan abi, galiba binanın kapısını kırdılar, dedi. Hasan:

-Kardeşler, umudumuzu kaybetmeyelim. Ateşe atılan İbrahim’i, balığın karnındaki Yunus’u, zindandaki Yusuf’u yalnız bırakmayan Rabbimiz, bizi de görmektedir. Yine de hep arzuladığımız şehadetse nasibimiz ona da damatlar gibi nikâhlanmaya talibiz. Bizim Allah’tan başka kimseden korkumuz yok!

Onlar, kendi aralarında konuşurken ev sahibesi kadın onları hayranlıkla dinliyor ve başlarına bir şey gelmesin diye içinden bildiği tüm duaları okuyordu. Merdivenlerden çıkanların sayısı ve sesler çetelerin çatıya çıktığını gösteriyordu. Çatı katında umduğunu bulamayan grup avını elinden kaçırmış aç kurtlar gibi sağa sola seğirtiyor ve:

-Ulan IŞİD’çiler hangi deliğe girdiniz, bugün buradan sağ çıkmayacaksınız! Diye nara atıyorlardı. Bu arada üst kattan başlayarak tek tek kapıları çalıyorlardı. Gençlerden biri:

-Hasan abi, birilerini arayıp yardım istesek! Dedi. Hasan:

-Biliyorsun, polis 155’i defalarca aradık ve bize ‘Başınızın çaresine bakın!’ dediler; hem bunları bu hale getiren de polisin tavrı değil mi? Eğer, bu halk ne idüğü belirsiz bir süreç uğruna bu dinden imandan ve vicdandan mahrum azgınların eline terk edilmeseydi bunlar böyle cüretlenir miydi? Sokakta oynayan çocukların bir köşeyi kapması gibi güçlendikleri her mahalle ve kasabada kanton ve özerlik ilan eden ve bu cirmi olmayan kazanım(!)la kendini dev aynasında gören bu zavallılar bu kadar zalimleşir miydi? Hem diğer arkadaşlar da bizden farklı bir halde değiller.. Allah, hayra çevirsin sanki bugün farklı bir gün! Kim bilir belki bugün yaşananlar bizim üzerimizden hem İslamî çizgi hem de batıl çizgi için bir miat olacak! Az önce babam, aradı. O da yaralıymış; ama ben bizim durumu söyleyemedim…

Bulundukları evin kapısı da çalınmaya başladı; ama kapıyı açmadılar. Az sonra kapı anahtarı çevrildi. Evin sahibesi tedirgin olduysa da bunu gençlere sezdirmedi; çünkü kocası da doğru yol tutan biri olmadığı gibi yer yer bu azgın PKK zihniyetini övüyordu yine de gençlere güven telkin etmek için:

-Çekinmeyin, kocamdır. Belki gürültüden dolayı eve gelmiştir, dedi.

O da neydi Allah’ım! İçeri giren ev sahibi gençleri görünce kırmızı görmüş boğalar gibi solur bir vaziyette onlara dönüp, ‘IŞİD’çi misiniz?’ diye sordu. Onlar da IŞİD’çi olmadıklarını kurban eti dağıttıklarını söylerler. Ev sahibi onları dinlemek istemez ve evin kapısına yönelir. Bu esnada Hasan mıydı, Riyad mıydı onunla konuşur:

-Amca, sen bizi böyle suçluyorsun; ama emin ol biz IŞİD değiliz. İslam adına da olsa biz zulmü ve aşırılığı kabul etmiyoruz. Hem bizi kendileri olmakla suçladıklarınız bizi de kabul etmiyorlar. Tekfir ediyorlar. Emin ol, bizim tek amacımız nefsimizi ve insanlarımızı Hakka yöneltmek, halkımızın dertlerine İslâmî yolda çare bulmak, onların yardımına koşmaktır. Hem az öncesine kadar biz kurban eti dağıtıyorduk. Senin evine de girmeyi düşünmüyorduk; ama bunların eline geçersek kesinlikle bize ya işkence ederler ya da öldürürler.

Ev sahibi, inanmış olacak ki biraz geri çekildi. Sonra tekrar polise telefon açar gençler. Polis, yine ortalığın çok karışık olduğunu ve gelemeyeceğini söyler. Tabii, bulundukları daire etrafında kalabalık artmış ve sesler çoğalmaya başlamıştı. Onlar, o haldeyken bir kişi üst kattan bulundukları evin balkonuna iner. İner inmez içeriye girer. Girer girmez de ‘kimsiniz?’ sorusuna cevap bile almadan içindeki birikmiş kinle ateş eder.  Ateş etmesiyle Hasan Gökgöz vurulur. Hasan’ın vurulmasıyla diğer gençler korunma vaziyetine girer. Nasıl bir korunmaysa?

Evin içinde gözüne kestirdikleri süpürge, çekpas, gırgır, kutulara ulaşmaya çalışıyorlardı. Yusuf, eline geçirdiği bir deterjan kutusunu silahlı kişiye fırlattır, bunun üzerine şahsın elindeki silahı düşer; ancak şahıs belinden ikinci bir silahı daha çeker ve Yusuf’a doğrultur. Açık hedef halinde olan gençlerin pek yapabilecekleri bir şey yok gibiydi. Yusuf bacağından yaralanarak, yere düşer.

Ev sahibi, korkudan mı yoksa az önceki vicdan muhasebesinden şeytandan yana tercih yaparak kurtulmasından mıdır bilinmez; ama dış kapının anahtarını bu şahsa fırlattır. Kapının açılmasıyla ufacık daireye vahşilikte sırtlanları geçmiş pek çok kişi girer.

Kimi şehadet tutkunu Riyad’a,

Kimi gül yüzlü Yasin’e,

Kimi hayâ kokulu Hüseyin’e,

Kimi arslan parçası Hasan’a,

Kimi de bu vahşet tablosunu bir toplumun kaderi ve tarihi için miat olan bu olayın canlı kalan adil şahidi Yusuf’a yönelir.

Mü’min canlar, kurtlar sofrasına düşmüş kuzu misali hırpalanıyor, bıçaklanıyor, tekmeleniyor, kurşun yağmuruna tutuluyordu. Bedir’de ashabın zaferi, Uhud’ta musibeti, Hendek’te zorluğu için duaya duran Allah Resulü, kim bilir mana âleminde bu yiğit gençler için nasıl duaya durmuştur. Yiğit gençler, Kerbela çölünde susuzluğa ve yalnızlığa mahkûm edilmiş Hz. Hüseyin gibi çaresizdiler; ama imanları da ‘Eğer Muhammedin dini ayakta kalacaksa o halde alın kılıç/kurşunlar beni!’ diyen bu Resullullah torunu aziz insan gibi izzetliydiler.

Bu masum ve mümin canlara ayetin de zikriyle sadece Allah’a iman ettikleri ve PKK’nin Marksist ve dinsiz öğretilerine boyun eğmedikleri için eziyet ediliyor, yok edilmek isteniyorlardı. Tıpkı İsrailoğullarına kibirli ve zalim tavrıyla ‘Benden habersiz nasıl Musa’nın Rabbine iman edersiniz!’ dediği gibi ‘Bizden izinsiz nasıl Kürdistan’da İslam’a dair mücadele yürütürsünüz!’ diyorlardı. Tabii IŞİD, Rojava, Kobani, Serhıldan… işin bahanesi ve kılıfıydı.

Azgın ve vahşi grup silahla ve bıçakla vurdukları bu yiğit gençleri ya balkondan aşağı atıyorlardı ya da merdivenlerden sürükleye sürükleye götürüyorlardı. İçeride sadece Yusuf kalmıştı. Yusuf, olan biteni sisli bir havanın arkasında gibi izliyor ve seçmeye çalışıyordu. Az sonra gelen ‘Yakın, ezin, üzerlerinden arabayla geçin! Amed’i bu sofiklere mezar edin!’ sesleri Yusuf’un kanını dondurdu.

Yarabbi, bu nasıl bir vahşetti!

Şehit Riyad’ın tekbirleri,

Şehit Hüseyin’in tevekkül’e varan sessizliği,

Şehit Yasin’in kemikleri üzerinden geçerken çıkardığı feryadı,

Şehit Hasan’ın haykırışı…

Yusuf’u da aşağı atmak için davrandı azgınlar topluluğu; ama Yusuf, ani bir refleksle ellerinden kurtulur. Lakin her tarafı saran ve kudurmuş salyalarıyla saldıran bu kalabalıktan kurtulmak güçtü! Yusuf’a tekrar vurmaya başlarlar. Yusuf, bir kez daha ellerinden kaçar ve merdiven boşluğundan atlar. Zemin kata iner, orada Hasan’ı görür, Hasan yüz üstü yatırılmış ve üzerine çullanmış katillerin daha bir hırsla vurmaları içindeki acıyı ve acımayı, çaresizliği tüm hücrelerine yayar. Yusuf, kapıdan çıkamayacağını anlayınca tekrar binanın içine girer.

Ey Amed şehri, ey ashabın medfun olduğu şehir, ey küffarın bir kez bile işgal edemediği aziz şehir! Ne oldu sana da taşların bağlandı, kuduz köpeklerin sokaklarda geziniyor?

Yusuf, bunu bile düşünmeye fırsat bulmadan yine darbelere maruz kalır ve yarı ayık bir vaziyette şunları duyar:

- Bunu ibret olsun diye bırakalım gidip, anlatsın! Başka biri:

- Hayır, bunu da öldürelim! Diyordu.

Demek ki, Turan abiden sonra dört arkadaşı da şehit olmuştu. Acaba cesedi yanık olan ve üzerinden geçilen kimdi? Yoksa Yasin!

Yasiiiin, ana kuzusu ve ana hasretlisi Yasin! Annen ve de cemaat bu vahşete nasıl dayanacak!

Yusuf’un koluna giren iki kişi onu sürükleyerek yaka paça binadan epey uzaklaştırırlar. Biri uzun namlulu diğeri tabancayı ona doğrultur. Sonra belki de dedikleri nedenden Yusuf’u bırakırlar ve ardından da 3-4 el ateş ederler. Yusuf, yaralı ve bitap bir halde bir sokağa girer ve nefessizlikten ve kan kaybından koşamaz hale gelerek düşer…

Yusuf, kapıyı aralayan annesinin sesiyle kendine geldi:

-Oğlum, örtüyü üstüne çek; sonra yaran kötüleşir. Yusuf’un bedeninin her tarafı yara olsa ne! Onun gönlü, yüreği yaralıydı.

Ümmetin içinde bulunduğu mazlumiyet en büyük yara ve acı olarak orta yerde durmuyor muydu?

Kürdistan’daki Müslümanların değirmenin iki taşı arasında öğütülen buğday misali hem devletin hem de PKK’nin ateşi, vahşeti, zulmü arasında kalması en büyük yara değil miydi?

Tarihte Uhdud ashabının yaptıklarının ikinci bir versiyonu olan 6-8 Ekim olayları en büyük bir yara değil miydi?

Yusuf, gençlerin eline silah veren ve yüreğine de vahşet eken bu insanların eline Kur’an verecek ve yüreğine de merhamet ekecek olan Hizbullah cemaatinin güçlenmesi, muvaffak olması ve halkın gönlünde yer etmesi için Allah’a dua ederek kendini 6-8 Ekim şehitleriyle buluşturması umuduyla uykunun kollarına bıraktı.

İbrahim Dağılma / İnzar  Dergisi – Ekim 2015 (133. Sayı)
 
14-10-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.