• İnzar Dergisi - Eylül 2017
  • İnzar Dergisi - Ağustos 2017
  • İnzar Dergisi - Temmuz 2017
  • İnzar Dergisi - Haziran 2017
  • İnzar Dergisi - Mayıs 2017
  • İnzar Dergisi - Nisan 2017
  • İnzar Dergisi - Mart 2017
  • İnzar Dergisi - Şubat 2017
  • İnzar Dergisi - Ocak 2017
  • İnzar Dergisi - Aralık 2016

Ülfetten Hayrete…

10-04-2017 0 Yorum Yazarlarımızdan

Dirilerin kabrinden, dirilerin kalbine hitâben, ötelerden bir ses, bir nefes… Bir teveccüh ve alâka daveti; bir hâl münâsebeti, sohbet ve muhabbet nisbeti…

<< Hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz. >> (Bakara, 216)

<< Sizden hanginiz canı ve malı emniyet içinde, bedeni sıhhat ve âfiyette, günlük azığı da yanında olduğu halde sabahlarsa, sanki bütün dünyâ kendisine verilmiş gibidir. >>
(Tirmizî, Zühd, 34)

Dirilerin kabrinden, dirilerin kalbine hitâben, ötelerden bir ses, bir nefes… Bir teveccüh ve alâka daveti; bir hâl münâsebeti, sohbet ve muhabbet nisbeti… Bir zamana mahsus mâverâî duyuşlar; vecd penceresinden süzülen ışıklar ve aşkın okuyuşlar… Ey sebeblerin darlığında mahsur kalan, bir ışık ve umut arayan dostlar! Huzur nerededir, hakiki seâdet nasıl elde edilir; şu kasvetli dünyâda kim mutlu olabilir?.. Sorular, arayışlar ve ufuklar; bakış, görüş ve anlayışta düğümlenen mana ve farklı mülâhazalar… Ucunda ve sonunda ölüm olan bir hayata sanki hiç ölmeyecekmiş gibi gönül bağlamak, mahza aldanış ve serapdır… Önce uyanmak, ayılmak, gaflet ve aldanıştan kurtulmak için, hayata farklı bir gözle bakmak lazımdır… Sebebleri aşan bir mana için bir müddet teveccüh ve alâka; tefekkür, itina ve arınma lazımdır…

Huzur ve seâdet, şuûr ve mâna ile alakalı bir mülâhazâdır… Eşya ve hâdisenin verâsına, tezahürden öteye, hikmet ve gâye boyutuna uzanan bir manadır…

Gündelik hayatın basit teferruatına kapılıp kalmayın; ara sıra hayata farklı pencerelerden bakmaya, hadiseleri başka zaviyelerden okuyup değerlendirmeye çalışın! Her şey sadece tezâhürden ibâret değildir; her tezâhürün ötesinde nice hikmet ve gayeler vardır… Durup düşünmek lâzımdır… Durmadan, düşünmeden, teveccüh edip aramadan bulmak imkânsızdır… Aramak, sormak, bulmak için teveccüh edip alâka duymak lâzımdır… Zira insanın hayatta bulacağı mana, teveccüh ve alâka nisbeti kadardır…

Hayatta ne gördüğümüz, nereden, hangi zaviyeden ve nasıl baktığımızla alakalı bir mülahazadır… Mesele tamamen bakış, görüş ve anlayışla; telakki ve kıstaslarla alakalıdır… << Güzel bakan, güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır. >> (Sözler) vecizesi, bu manayı en sade lafızlarla özetle anlatır… Güzel görmek için, güzel bakmak lazımdır… Ama nasıl?! Suâline karşılık birkaç tavsiye meşhûr hadis-i şerifi tekrar hatırlayalım: << Hayat şartları sizinkinden daha aşağıda olanlara bakınız; sizden daha yukarıda olanlara bakmayınız! Bu, Allahû Teâla`nın üzerinizdeki nimetlerini hor görmeyip şükretmeniz için daha uygundur. >> (Buhâri, Rikak, 30; Müslim, zühd, 8-9)

Neticede dünyâ hayatı muvakkat bir imtihân sahasıdır. Nimetler de mihnetler de imtihân icâbıdır. Varlık ve yoksulluk, rahatlık ve zorluk hepsi de esbâb-ı imtihândır. Herkesin hâline ve şerâitine göre bir imtihanı vardır…

Haddizatında şu fâni dünyâ nice acâibliklerle dolu, ibret almayanların başkalarına ibret olduğu ibretler ve hayretler diyârıdır… Her şeyden ve herkesin hâlinden alınacak nice ibretlik dersler vardır… Hayata ve kâinâta ibret ve hayret nazarıyla bakanlar, en küçük bir hâdiseden bile yüzlerce dersler çıkarabilirler… Gören göz, bir zerrede kâinâtı müşâhede edebilir… İnsan vücûdu adeta kâinâtın küçük bir misâlidir; her hücresi bir yıldız ve galaksi mesabesindedir… Zerreden küreye cümle kâinât sanki bir hücrede mündemiçtir… Yerden göğe bütün kâinât insanın önüne açılmış muazzam bir kitabdır; ne okumakla ne de yazmakla biter… Herkes aradığı kadar belki bir nebze bulur… Neticede insânın bu yolda nasibi, ilimden hissesi hayret olur…

Zaten hayreti olmayanın, ilim ve hikmetten nasibi yoktur. Eşyâ ve hâdiseye sıradan gözle bakanların bulacağı her hangi bir mana da yoktur… Bulmak için aramak, aramak için yola çıkmak; hayata ve kâinâta ibret ve hayret nazarıyla bakmak lazım.

Gafletten şuûra, ülfetten hayrete, ye`sden ümide, darlıktan huzura doğru bir kıvılcım bir adım… Küçük hesabların cenderesinde sıkışıp kalmayın; her an ve her nefesde hayretinizi tazelemeye, hayata ve havadisata her dem ibretle bakmaya, daha derinden ve yeniden okumaya çalışın! Körlükden ve kederlerden kurtulmak için tahdis-i nimet yapın; ilk bakışta fark edilemeyen âfâki ve enfûsî nimetleri düşünmeye, yeniden keşfedip görmeye çalışın! Meselâ: Kabir ehline nisbetle, hayatta olduğunuzu hatırlayın; sevinin ve hâlinize, aldığınız her nefes için Rabbinize şükredin… Zira kurtuluş fırsatı henüz kaçmamış; amel defteri kapanmamış, her ân hayr ve sevab kazanma imkânı vardır.

Kabir ehlinin amel defteri kapanmış, artık tek bir amel yapabilme imkânı dahi kalmamıştır.

Mahbuslara nisbetle, özgür olduğunuzu hatırlayın, sevinin ve şükredin… Mahbusların hayâlini süsleyen özgürlük şu ân sizin elinizdedir… İstediğiniz yere gidebilir; sevdiğiniz kimseyle görüşebilir, dilediğiniz gibi hareket edebilirsiniz… Eliniz kolunuz bağlı değil; özgür/hür ve serbestsiniz… Halbuki ehli zindan için hayat, kabir misâli dar ve zor bir mekânda çile, hasret ve mahrumiyetten ibarettir… Gündüzü elem, gecesi keder, hüzün ve hasrettir… Hayatın binden bire indiği zindandaki hayat, dış dünyâya nisbetle kabir âlemine benzer… Muvakkaten de olsa hükümlü ve ölü aynı karede buluşur; her ikisi de dünyadan, dost, âşinâ ve yakınlarından mahrumdur…

Şu farkla ki, kabristandaki ölüm mutlak, zindandaki ölüm muvakkattır ve her ân dünyaya tekrar dönüş ihtimâli de vardır… Bu açıdan bakıldığında, zindandaki hayat, dışarıya göre yarı ölüm sayılır…

Maâlesef insan elindeki nimetleri kaybetmeden göremiyor, kadrini bilip gerektiği gibi değerlendiremiyor… Çoğu zaman acı kaybın farkına vardığında iş işden geçmiş, nimetler elden çıkıp gitmiş oluyor… Doğrusu âhirete tahvîl edilemeyen her nimet kısa bir zaman sonra zâyi olup gidiyor; geriye hüzün ve hasreti kalıyor… Çünkü dünyâ fânidir; bu dünyada her şey gelip geçici, nimetler de musibetler de birer imtihan sebebidir… Hayat ân be ân ve her an bir imtihandır… Her zamanın ve mekânın, ömür boyu süren dünya macerasında yaşayan her insanın kendi durumuna ve içinde bulunduğu konumuna mütenâsib imtihanları vardır… Herkesin imtihanı ve dahi iktisabı ve hesabı kendi şartları ve imkânıyla orantılıdır… Herkesin imtihanı, gücü, kabiliyeti ve imkânı kadardır… Büyük veya küçük, nerede ve ne hâlde olursa olsun, herkesin kendine mahsus muhakkak bir imtihânı vardır… Zaten dünyâ hayatının gâyesi imtihandır.

Hayatın tamamını ve ömrün her ânını imtihan nazarıyla okuyup değerlendirmeye, her sebeb ve hâdisede imtihan sualinin doğru cevabını vermeye çalışmak lazım.

İnsana bahşedilen maddî- manevî, âfâkî ve enfûsî nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Ayet-i kerimede buyurulduğu üzere: << Ve size, kendisinden isteyebileceğiniz her türlü şeyden verdi. Bununla beraber, Allah`ın nimetlerini sayacak olsanız, sayamazsınız! Muhakkak ki insan (Allah`u Teâlâ`nın bunca nimetlerine rağmen) gerçekten çok zalim ve çok nankördür. >> (İbrahim, 34) İnsan, dişinden tırnağına, gözünden kulağına kadar her zerre ve hücresiyle, Allahû Teâlâ`nın lütûf ve inâyetine muhtaç ve her şeyiyle O`nun nimetlerine mazhardır… Bir dişi ağrısa, bir kılcal damarı tıkansa, yerinde duramaz, yediğinden içtiğinden zevk alamaz, yatıp uyuyamaz, hayatı zindan olur… Biraz gönlü daralsa neşesi kaçar, muzdarib olur…

İnsan madde ve manada, dünyâda ve akbâda, her hâlükârda Rabbine muhtaç ve in`amına mûştakdır…

Nimetleri farkedip daha değerlendirebilmek için; arasıra fırsat buldukça muhasabe ve murakabe yapmak gerekir… Bu murakabe esnâsında her bir nimet üzerine tefekkür edilerek şuûr tazelenir ve şükür yenilenir… Zaten nankörlük ve şükürsüzlük, şuûrsuzlukdan ve gaflete düşüp nimetleri unutmaktan kaynaklanır… Üzerimizdeki nimetleri hatırladıkça, şuûrumuz ve şükrümüz artar… Meselâ: Hayatî organlarımızdan olan böbreklerimiz arızalansa, kanımız temizlenmez; hayatımız zehir olur. Görünen görünmeyen her bir uzvumuzu düşünelim ve bir ân için dahi olsa onları kaybettiğimizi farzedelim. Gözümüz, kulağımız, elimiz ve ayağımız, hangi uzvumuzdan vazgeçebiliriz acaba?! En basit sandığımız bir uzvumuzu kaybedecek olsak, asla onun yerini dolduramayız; nice sıkıntı ve ızdırablar yaşarız… Her fırsatta üzerimizdeki ve çevremizdeki nimetleri hatırlayıp şükrümüzü artırmaya ve imtihanımıza odaklanmaya çalışalım…

<< Ey insanlar! Allah`ın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın!>> (Fâtır, 3)

Şu gelip geçici fâni dünyâ rüyâsına gönlümüzü kaptırmadan, hayatın her ânını imtihan şuûruyla yaşamaya; nimetleri şükürle, musibetleri de sabırla karşılayıp imtihanları kazanmaya çalışalım! Bir ân sonrası mechûl olan şu fâni hayatın her ân`ı, âhiret hesabına doldurabileceğimiz muazzam bir imkândır… Aldığımız her bir nefes, yaşadığımız her bir ân, ebediyet namına değerlendirilmesi gereken eşsiz bir kurtuluş fırsatıdır… Her nefesi son nefes, yaşadığımız her ânı da son ân gibi değerlendirmeye çalışmak lazım… Üzerimize vâcib olan vazifelerle beraber, boş kaldığımız her ân`ı ilim, ibadet, duâ ve tesbihatla doldurmak; hayatımızda boşa geçen bir zaman bırakmadan, sayılı ömür nefeslerini âhirete tahvîl etmeye çalışmak gâyemiz olmalı… Toprağın altına girmeden evvel, toprağın üstünde geçen her saatin kıymetini bilip azami nisbette değerlendirmek için çokça şuurumuzu tazelemeliyiz…

İnsan nisyanla malûl, unutkandır… En ziyâde bildiği hakikatleri bile kolayca unutup gaflete dalabiliyor… Tazelenmeyen şuûr zamanla zuhûl edip tefekkür ufku kapanıp körlük ve şükürsüzlük başlıyor… İnsan her nefesde şuurunu tazelemeye muhtaçdır…

Haddizatında yaşadığımız şu fâni hayatın her ân`ı bir daha tekrarı olmayan saatleri sayılı nâdîde bir kurtuluş fırsatıdır… Son nefes bittiği anda defterimiz kapanmış ve fırsatlar ebediyen elimizden çıkmış olacak… Artık bir daha <<Sûbhanellah>> demek için imkânımız olamayacak… İrademiz elimizden alınıp elimize dilimize kilit vurulacak… İnsan kabir âlemine varınca ve orada işin hakikatini yakînen görüp anlayınca, dünyada boşa geçen saatleri için üzülüp pişman olacak…

<<İçinizde ölen herkes mutlaka pişman olacaktır. İyilik yapan kimse iyiliğini artırmadığı; kötülük yapan kimse de kötülüğünden vazgeçmediği için pişman olur.>> (Tirmizî, Zühd, 59/2403)     

Yusuf Akyüz – İnzar Dergisi / Nisan 2017 (151. Sayı)
 
 

Yazarlarımızdan
Yazdır Arkadaşına gönder

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.