• İnzar Dergisi - Kasım 2017
  • İnzar Dergisi - Ekim 2017
  • İnzar Dergisi - Eylül 2017
  • İnzar Dergisi - Ağustos 2017
  • İnzar Dergisi - Temmuz 2017
  • İnzar Dergisi - Haziran 2017
  • İnzar Dergisi - Mayıs 2017
  • İnzar Dergisi - Nisan 2017
  • İnzar Dergisi - Mart 2017
  • İnzar Dergisi - Şubat 2017

Tevbe ve Hakların Edası

13-10-2017 0 Yorum İlim İrfan

Diğer bir görüşe göre, gıybet, iftira ve diğer hususlardan dolayı oluşan hakkın hak sahibine bildirilmesi tevbe için şart koşulmaz. Bilakis kişinin Allah ile kendisi arasındaki tevbesi yeterli olur. Ve gıybet ya da iftira edilen kişiyi bu haberlerle ilgili konuşmalar esnasında bunların tam zıtlarıyla zikreder.

Tevbenin hükümlerinden biri de şu husustur:

Tevbe, kul hakkına taalluk eden bir konuda olduğunda tevbe edenin bu hakkı eda etmesi gerekir. Ya bunu ödeyerek veya helallik alarak-bunu yapmalıdır. Bu hak, mali olabileceği gibi kişinin veya varisinin bedenine verilen zarar da olabilir. Nitekim Allah Rasulü (s.a.v) bir hadiste şöyle buyurur:

"Her kimde kardeşine bir mal veya ırz borcu varsa dinar ve dirhemin olmayacağı ve ancak seyyiat ve hasenatın geçeceği gün gelmeden ondan hemen bugün kurtulsun."(Buhari Mezalim, 10; Müsned, 2, 435, 506)

Eğer hak, manevi ise yani, gıybet veya iftira gibi bir hususta ise böyle birinin tevbesinde, hak sahibine bunu haber vererek vazgeçtiğini söylemesi veya, onun ırzına zarar verdiğini bildirmesi şart koşulur mu? Veya bunun tayini şart koşulmaz mı? Ya da her ikisi de şart koşulmayabilir mi? Yani, tevbesinde kendisiyle Allah arasında söz konusu haksızlıktan tevbe ederek, kimseye bunu duyurmaması yeterli olur mu?

Bu konuda üç görüş vardır.

İmam Ahmed, iftira suçunun cezası hakkında iki rivayet zikreder. "İftiracının tevbesinde, iftira edilenin haberdar edilerek bundan vazgeçildiğinin söylenmesi şart koşulur mu? Yoksa koşulmaz mı?"

Şafii mezhebine göre, iftira edilen şahsa duyurulması ve bundan vazgeçilmesi şart koşulmaktadır ki, Ebu Hanife ve Malik de aynı görüştedir. Onların tabileri kitaplarında bu görüşlerini zikretmişlerdir.

Bunu şart koşanlar, söz konusu günahın bir kul hakkı olduğu hüccetini savunmakta ve bu hakkın ancak sahibinin affı ve ibrasıyla sakıt olabileceğini söylemektedirler.

Dolayısıyla, haktan beri olmanın sıhhati için söz konusu meçhul hakkın bildirilmesi gerekir. Özellikle borç sahibinin bunun derecesini bilmesi halinde bu elzemdir. Bu hakkı hak eden kimsenin bunu bilmesi gereklidir. Zira o, çiğnenen bu hakkın derecesini öğrendiğinde onu ibra etmeyebilir de.

Bunlar, şu hadise dayanmaktadırlar:

"Her kimde, kardeşine bir mal veya ırz borcu varsa ondan bugün kurtulsun."

Dediler ki; Böyle bir zararda iki hak ortaya çıkmaktadır:

İlki Allah`ın hakkı, diğeri kulun hakkıdır. Böyle bir suçtan dolayı edilen tevbede, kulun hakkından onu ifa ederek , Allah`ın hakkından ise pişmanlık duyarak kurtulmak mümkündür.

Ve bu yüzdendir ki, adam öldürenin tevbesi, ölü sahibinin onun canı üzerinde tasarrufta bulunmasına zemin hazırlamadan tamam olmaz. Ölü sahibi ise dilerse kısası talep eder, dilerse bağışlar. Yol kesicinin tevbesi de aynı konumdadır.

Diğer bir görüşe göre, gıybet, iftira ve diğer hususlardan dolayı oluşan hakkın hak sahibine bildirilmesi tevbe için şart koşulmaz. Bilakis kişinin Allah ile kendisi arasındaki tevbesi yeterli olur. Ve gıybet ya da iftira edilen kişiyi bu haberlerle ilgili konuşmalar esnasında bunların tam zıtlarıyla zikreder. Gıybetini övgü ve senaya çevirir. Onun iyiliklerini, namus ve iffetini anlatır. Böylece, gıybet ettiği ölçüde bağışlanmış olur.

Bu sözün sahipleri, görüşlerine delil olarak şunu söylerler: Hak sahibine hakkın bindirilmesinde mutlak kötülük varolup herhangi bir maslahat içermemektedir. Onun bunu bilmesi çektiği acı ve kederi artırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Oysa bunu bilmesinden önce o, müsterih idi. Hatta bazı kişiler bu tür bilgileri sabırla karşılayamadıkları için bedeni veya manevi bir rahatsızlığa duçar olabilirler. Nitekim şair şöyle der:

Sana acı veren, senin duyduğundur.

Oysa arkandan söyledikleri seni böyle rahatsız etmez.

Durumun bu şekilde olması, şariin bunu mubah görmesinden hatta vacip görüp emretmesindendir.
Bu görüşte olanlar derler ki; Hak sahibine durumun bildirilmesi, söz sahibiyle onun arasında bir düşmanlığa ve savaşa yol açabilir. O kişi, böyle birine asla dostluk beslemez. Onun bu bilgisi, söz konusu gıybet veya iftiranın yol açtığı kötülükten daha büyük bir kötülüğü doğurur. Bu ise, nefislerin arasını bulmayı isteyen Şâri`nin maksadına aykırıdır.

Dediler ki:

Bu durumla, diğer mali haklara ve bedenî zararlara taalluk eden haklar arasındaki fark iki cihetten ele alınır:

İlk olarak, ikinci tür haklarda hakkı yenilen kişi, söz konusu hakkın kendisine dönmesi halinde ondan yararlanır. Kuşkusuz bu onun mutlak hakkıdır. Hakkı ihlal edenin, onu sahibine iade etmesi gerekir. Gıybet ve iftiradan doğan haklarda ise bu, söz konusu değildir. Zira bunların bildirilmesinde, hak sahibine yarar sağlayacak bir husus olmadığı gibi bilakis zarar verir. Bunlardan birincinin diğerine kıyası, kuşkusuz en bozuk kıyaslardandır.

İkinci olarak, ikinci tür haklarda, kişinin bunu bilmesi ona acı vermemekte, öfke ve nefretine yol açmamaktadır. Hatta onu mutlu edebilmekte, sevindirebilmektedir.Tabii ki iftira ve gıybette bu, asla mümkün değildir. Burada birinin diğerine göre değerlendirilmesi, bozuk ve yanlış bir değerlendirme olacaktır.Gördüğün gibi iki görüş içinde, doğru olanı budur.

Allah, en iyi bilendir.
 

 

İlim İrfan
Yazdır Arkadaşına gönder

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.