• İnzar Dergisi - Nisan 2017
  • İnzar Dergisi - Mart 2017
  • İnzar Dergisi - Şubat 2017
  • İnzar Dergisi - Ocak 2017
  • İnzar Dergisi - Aralık 2016
  • İnzar Dergisi - Kasım 2016
  • İnzar Dergisi - Ekim 2016
  • İnzar Dergisi - Eylül 2016
  • İnzar Dergisi - Ağustos 2016
  • İnzar Dergisi - Temmuz 2016

Son Durağa Ne Kaldı - 1

09-04-2017 0 Yorum Yazarlarımızdan

Yola koyuldum. Hiç acele etmeden keyifle yürüyorum. Yağmur sonrası Nisan hoşluğu. Hava parçalı bulutlu ve ılık, yağış yok. Yer hafif ıslak. Tam da istediğim atmosfer. Sağ tarafımda tarihi surlarla aramızda iki şeritli yol ve sur dibinin yeşil yürüme kuşağı. Solumda cadde üzerinde, dış yüzeyi sıvanmış, boyanmış, 3-4 katlı düzensiz, biçimsiz binalar. Çoğu iş yeri olarak kullanılıyor. Altında da bir o kadar biçimsiz ama oldukça çok dükkân var. Çeşit çeşit…

Yola koyuldum. Hiç acele etmeden keyifle yürüyorum. Yağmur sonrası Nisan hoşluğu. Hava parçalı bulutlu ve ılık, yağış yok. Yer hafif ıslak. Tam da istediğim atmosfer. Sağ tarafımda tarihi surlarla aramızda iki şeritli yol ve sur dibinin yeşil yürüme kuşağı. Solumda cadde üzerinde, dış yüzeyi sıvanmış, boyanmış, 3-4 katlı düzensiz, biçimsiz binalar. Çoğu iş yeri olarak kullanılıyor. Altında da bir o kadar biçimsiz ama oldukça çok dükkân var. Çeşit çeşit…

Cami sokağından mahalleye doğru içeri girdim. Sokağın başındaki Şevko`nun Fırını`na bakmadan yürüyorum. Mahallenin belalıları Bozo ve diğerlerinin mesken tuttuğu bir yer. Gelen geçene sataşmak için bahane ararlar. Ancak kapıda kimsecikler görünmüyor. Ürke korka içeriyi süzdüm. Boyası eskimiş, tavana doğru örümcek bağlamış duvara asılı, 1930`lardan kalma siyah-beyaz, pos bıyıklı kalın kaşlı bir adamın çerçeveli fotoğrafı tozdan zor seçiliyor. Yine de yıllardır aynen duruyor. İçerde bir kaç kendi halinde çalışan var. Tanımadım. Çatık kaşlı somurtkan delikanlı Fırıncı Şevko`ya çok benziyor. Bir akrabası olsa gerek. İşçi mi değiştirmişler ne! İçeriyi hiç bu kadar korkusuz süzmemiştim.

Tarihi taşlarla döşeli sokakta sağlı sollu esnaf günlük telaşın rutininde… Önünüze bakmadan yürümek bir taş çıkıntısına takılıp düşmenize sebep olabilir. Aşağıya indikçe sokak daralıyor, iki katlı kırmızı tuğladan evlerin zemin katından dönüştürme küçük bakkalların sayısı da azalıyor.

Sokağın sonundaki Hanzade Cami`ine vardım. Sokağın darlığından dolayı sonradan caminin üzerine konulan küçük minaresi de görünmediğinden bilmeyenlerin ancak üzerindeki yeşil renkli tabelasından cami olduğunu anlayabileceği bir cami. Fakat tabela daha büyüğü ile değiştirilmiş. Yeni fark ettim. Tam o sırada ezan okundu. Ama kısa bir o kadar da sıska boyu gibi sesi de, nefesi yetmediğinden heceler arasında duraksaya duraksaya okuduğu; annemin yılda bir kez yakalandığı tifo hastalığı zamanlarında “söyleyin bu adama ezan okumasın” dediği Nesim Hoca`nın sesi değildi. Ya hastadır ya da cami talebelerinden birine okutuyordur diye içimden geçirdim. Acelem olduğu için namazı bilahare kılacaktım.

Fakat bu gün bir sıra dışılık var sanki. Elbette büyük şehirlerde sokak yoğunluğu fazla olur ve herkesi de tanımazsınız. Ama bu gün yüzlere aşinalığımı da kaybetmiş gibiyim. Sanki biri bana oyun oynuyor gibi. Tanıdıklarımın beni görünce saklandığı zehabına kapıldım.

Sokağın sonundaki camiyle dik kesişen alt sokağın sağına doğru yürümeye devam ettim. Köşedeki caminin döndüğüm sokağın sağındaki duvarına bakan eskimişlikten her an yıkılacak gibi duran apartmanın altındaki iki bakkalın ortasında bir sakatatçı da açılmış. Son bir iki gündür açılmış olsa gerek. Gayet güzel bir vitrinin arkasındaki soğutucu cam dolapta sıralanmış sırıtan kellelere bakarken mahallemizin iyiden iyiye değiştiği düşüncesi canımı sıktı. Eskiye tutunmak ister insan hep. Değişime dalmışken, “Hocam! Hocam!” diye bağıran sesin kime seslendiğiyle hiç ilgilenmeden devam ettim.

Her sokağında bir fırının olduğu mahallemizin bu sokağında da hiç alış-veriş yapmadığım bir fırın vardı. Babam daha ekonomik diye çuvalla un alır. Annem yoğurur, biz de evimizin alt sokağındaki sadece ev ekmeği yapan fırına götürürüz. Ara sıra hatırlı misafirlere de kapımızdaki bakkaldan beyaz ekmek alırız. Fırının bittiği yerden soldaki sokağa döndüğümde devam etmediğim sokağın devamındaki demirci dükkânının çıraklarının birinin inip diğerinin kalktığı çekiç sesleri mahalleye ayrı bir şenlik katıyor; adeta hayat tüm canlılığıyla devam ediyor diye haykırıyor. Oysa ses yok. İşçiler molada galiba.

Ancak döndüğüm sokaktaki Fenni Sünnetçi`nin arkasında neler yapıldığını hep merak ededurduğum içerden çekili kalın kırmızı perde yerine beyaz perde çekilmiş. Camekâna yazılı kırmızı renkli “iğne, serum pansuman yapılır, itina ile sünnet yapılır” ibaresi beni hep ürkütür. Mahallemizin tek sağlık kabinindeki sağlık memurunun havası mahallede bir doktorunkinden daha fazladır. Ona muhtaç olanın vay haline. Cebini yakar adamın. Sağlık kabininin tam karşısında, diğer dükkânlara göre üç basamak daha yüksekte olan, annemin zaman zaman 250 gram veya yarım kilo kıyma almaya gönderdiği, yarım kilo kıyma neyse de utana sıkıla 250 gram kıyma istediğim “Bizim Kasap” ile sağlık kabininin bitişiğinde, iki sokağın kesişen köşesindeki bakkal niye kapalı ki. Evin bir odasından dönme, kadının kızıyla birlikte işlettiği, içerden de evin içine bir kapının açıldığı sokaktan görülen bakkaliye mahrem mekân gibidir.

Mahallede bir anormallik vardı ama ne? Gerçekten biri bana oyun mu oynuyor!? Bu gün özel bir gün mü yoksa? Kutlama falan mı var?

Meseleyi soracağım bir tek tanıdık sima geçmiyor.

Sokakların bir birine labirent gibi bağlandığı, bazı yerlerinin iyice daraldığı, başı ile sonunun aynı genişlikte olmadığı, dümdüz sokağın hiç olmadığı, eğik bükük ve çarpık bir yapılaşmanın olduğu, kiremit ve kırmızı tuğladan yapma, kimi müstakil kimi üç, kimi dört veya en yükseği beş katlı olan yığma binalardan müteşekkil bir semt. Yanı sıra henüz tarihi dokusunu korumuş, “insan” tahribatına direnen çokça siyah bazalt taştan yapma ev, cami, kilise, han ve hamamın da olduğu tarihi kadim bir semt. Evlerin bir birine yakınlığı oranında sıcak ilişkilerin yaşandığı semtimizde, rengârenk ev ve binaların çeşitliliği ve sadeliği kadar insanı da çeşitli, renkli ve sadedir.

Mahallelinin hiç de içselleştirmediği kadının işlettiği ve kapalı olan köşedeki bakkaldan sola dönerken başlayan Büyük Akar Sokak bizim sokak. Devam eden sokak ile kesiştiği köşe başındaki evin dış boyası yenilenmiş, pencereler de beyaz renkli bir malzeme ile değiştirilmiş.

Sokağın en geniş bölümü olan bu evin önünde top oynayan çocuklardan en zekisi olan Xaltiya Sılto`nun oğlu İbo`ya olan biteni sormaya yeltendim ki; bana doğru gelen topa yönelip elimdeki topu alırken göz göze geldik. Tuhaf tuhaf bakıştık. İbo`ya ne kadar da benziyor. Mahalleye misafir gelen bu çocuklar nasıl da mahalleli gibi rahat davranıyorlar.

Neyse ki birkaç dakika sonra illa ki sokağımızdan birini bulur; meseleyi anlayacaktım. Çünkü içeriye doğru gidildikçe dükkânlar azalıyor, tanışıklık ve ilişkiler daha girift oluyor. Adeta daha taşraya iner gibi oluyoruz.

Sokağımızın hemen binamızın olduğu kapının karşısındaki Mehmet Ali Amca`nın odadan dönme dükkânının dışında bir de diğer ucunda bir bakkal ve küçük berber dükkânı dışında iş yeri yok. Mahallenin güncel haberlerini abartılarıyla birlikte bunlardan duymak mümkündür.

Diğer kısa sokaklara karşın mahallenin en uzun sokağı bizimdi. Çok dar başlayan sokağımız evimizin olduğu yerde daha da genişlemekte. Girişteki ilk evler balkonsuz düz siyah taştan yapma ve sokakla ilişki kuran pencerelerden yoksun “kapalı kutu” soğuk evlerden oluşur. Buradakilerle de pek ilişkimiz yok.

Ben ilerledikçe artık birinin beni gördüğüm bu kâbustan gerçekten uyandırması gerekiyor. Sokağa girmiş traktör daracık sokağı kapatmış adeta. Römorkuna tepeleme yüklenmiş kömür torbalarını kapmak için o güne kadar mahallede hiç rastlamadığım kadınlar, genç kızlar ve birkaç genç erkek tarafından kapış kapış kapılıyor. Birbirlerini ite kaka çuvalları sırtlayıp daha fazla kömür almak için hızla evlere taşıyıp koşarak traktöre dönüyorlar. Herkes birbirine itiraz edip söyleniyor.

Aman Allah`ım! Bunlar da kim? Ahmet Dayı`nın evine kömür taşıyan genç de kim? Bir yakını olsa gerek. Ona tam Ahmet Dayı`yı soracaktım ki aceleciliği ve doyumsuzluğu soruyu içime oturttu. Peki, Asya Abla`lara kim niye kömür taşısın. Genç kızları yoktu ki. Sabiha Teyze`lerin daima açık kapısından evin antresi ve haki renkli örtüsüyle tahta divan rahatlıkla görülür. Ama salonun rengi değişmiş divanın yerinde de yeller esiyor. Dünden bu yana taşınmışlar mıydı yoksa?

İçimdeki sıkıntı arttıkça arttı. Yüreğim daraldı. Acayip bir mutsuzluk hissi her tarafımı sardı. Kim bunlar. Nerde cıvıl cıvıl mahalleli? Söylene-eğlene geçtiğim sokak…

Binamızın çaprazındaki Halil Abê`nin, birinci katı yarı yarıya yere gömülü iki katlı evlerinin balkonu alçaklığıyla sokağın içinde gibidir. Annesi Fato Ana daima balkonda elinden düşürmediği örgüsüyle gözlüğünün üstünden sokağı süzmesi ve gelen gidene laf yetiştirip hasbihal etmesi; sokağın haber ajansı niteliğindedir. Diri ve sevimli bir ninedir. Herkes, laf taşımasına hem çok kızar hem de onsuz yapamaz. “Ben olmazsam mahallenizi ...k götürür” der.

Tamam işte! Fato Ana`ya her bir şeyi sorar, bu garipliği ondan öğrenecektim. Fato Ana da balkondan bağıra çağıra kömürden pay kapma yarışında. Mahallenin nadir okuyan üniversitelisi olarak beni çok sever. Hadi okulu bitir de bizi Salo`ya akraba kıl der. Ben de utancımdan başımı öne eğer tuhaf ve hoş bir heyecan hisseder, kimsecikler duymadan sessizce ilerlerim.

Balkonun dibine varınca öğrenme umudum tamamen tükendi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Şartlanmışlığımdan olsa gerek; uzaktan Fato Ana`yı oldukça andıran, balkondan aşağıya bağıran kara, köy kavrukluğunda, iffeti şehrin girişinde bırakmış mağdur ama imkânı olsa çok gaddar olacağı belli orta yaşta bir kadın…

Bir çaresizlik ruhumu iyice cendereye sokuverdi. Etrafıma bir kez daha dikkatli bakındım. Artık dış sesleri bir uğultu gibi duyuyorum. Her şey aynı… evler, binalar, sokak… Ama bir tek tanıdık yüz yok ortada. Daha dün şu iki bina arasındaki arsada Orhan Abê`nin düğünü yapılmadı mı?

Nerde bu insanlar? Bu ikindi vakti sonrası işten çıkan abê, amcalar ile; sırtlarında çantası, siyah önlüğünün düğmelerinin yarısını çözmüş birbirini kovalayan paydos etmiş çocuklar ile; akşam yemeğine hazırlanma telaşındaki kadınlar ile; balkonlardan aşağıya ses yarışmasına katılma edasıyla “Erol abêêê üç yumurta” diye seslenen genç kızların sarkan sepetleri ile; kulağınızın dibinde anlaşılmaz sözlerle bağıran kumaş ve çeyizlik satan seyyar satıcıların etrafında sırf sohbet etmek için toplanan kadınlar ile; balkondan balkona Pemıla-Ceyar kritikleri ile; bilye oynayan çocuklar ile; tartışan, bağrışan, gülüşen insanlar ile sokağımız baharın renk cümbüşü gibidir. Yoksulluğumuza nispet mutlu insanlar… Peki, nerde bunlar. Dostlar, aşklar, kavgalar… Nerde?

Bir an önce eve varmalı, her şeyi anlatmalıyım.

(Devam Edecek…)

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Nisan 2017 (151. Sayı)
 

Yazarlarımızdan
Yazdır Arkadaşına gönder

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.