• İnzar Dergisi - Nisan 2017
  • İnzar Dergisi - Mart 2017
  • İnzar Dergisi - Şubat 2017
  • İnzar Dergisi - Ocak 2017
  • İnzar Dergisi - Aralık 2016
  • İnzar Dergisi - Kasım 2016
  • İnzar Dergisi - Ekim 2016
  • İnzar Dergisi - Eylül 2016
  • İnzar Dergisi - Ağustos 2016
  • İnzar Dergisi - Temmuz 2016

Natüralizm & Bilim(sel)cilik

13-04-2017 0 Yorum Yazarlarımızdan

Önceki yazımızda tabiata ilişkin bir dizi okuma biçimlerinden söz etmiş ve tabiatın insan zihni kapasitesinin kavrayabileceği düzeyde yaratıldığını gündeme getirme çabasında olmuştuk. Bu makalede ise tabiatı kendinden müstakil bir biçimde ele alan natüralist yaklaşım üzerinde durmayı amaçlamaktayız.

Önceki yazımızda tabiata ilişkin bir dizi okuma biçimlerinden söz etmiş ve tabiatın insan zihni kapasitesinin kavrayabileceği düzeyde yaratıldığını gündeme getirme çabasında olmuştuk. Bu makalede ise tabiatı kendinden müstakil bir biçimde ele alan natüralist yaklaşım üzerinde durmayı amaçlamaktayız.

Natüralizm, her ne kadar antik kökenlere kadar götürülebilme imkânı söz konusu edilebilse de, esasen Copernicus, Kepler, Galileo ve Newton çizgisi ile bilhassa da İngiliz bilim adamı Francis Bacon`ın (1561-1626) önemli bir figür olduğu Aydınlanma düşüncesinin tabiat tasarımının belirlediği bilgi ve varlığın sınırları içerisinde konumlanır. Süreç kısaca ele alındığında Copernicus (1473-1543), güneş merkezli fizik evren nazariyesini tutarlı bir biçimde ileri sürerek antik gelenekte ve özellikle kilise teolojisi ekseninde süre gelen yer merkezli ve sonlu-kapalı sistemin esaslarında gedikler açtığı; Tycho Brahe (1546-1601), yaptığı gözlemler neticesinde ay-üstü âlemin ideal ve zorunlu hareket biçimine tekabül eden dairesel hareketi yanlışlamaya gayret ettiği;  daha sonra Brahe`nin asistanlığını yapmış olan Kepler (1571-1630), gözlem ve matematiksel hesaplarla Copernicus`un güneş evren teoremini bir adım daha ileri taşıdığı; Galileo  (1564-1642) ise, bir taraftan fizikteki hareketin nedenini yeniden teorize ederek eylemsizlik yasasının temellerini atmış, diğer taraftan geliştirdiği teleskop ile haleflerinin bulgularını deneysel yöntemlerle daha da pekiştirdiği görülmektedir. Newton`a  (1643-1727) gelindiğinde o, güneş evren kuramını teorik ve deneysel pratiklerle bütünleştirir ve tabiatı, sebep ve sonuç arasındaki somut ilişki ağı içerisinde anlamlandırır. Bu somut ilişkinin esas belirleyeni, matematiksel yasaların ileri sürdüğü varsayımlar teşkil eder. Copernicus ve Newton hattındaki bilim adamları, her ne kadar yeni güneş merkezli fizik evren kuramı ileri sürmüş olsalar da, Kutsal öğreti ile epistemolojik bir savaşın içerisine girmemiş olduklarını belirtmek gerekir.

Öte yandan kimi araştırmacılar, tabiattan elde ettikleri bulguları veya tabiat endekslerini metafizik ve Kutsal öğretilerin aleyhinde değerlendirerek onlarla epistemolojik bir savaşın içerisinde girmişlerdir. Örneğin Fransız materyalizminin kurucusu ve en radikal düşünürlerinden Julien Offray de La Mettrie (1709-1751), adeta tabiat gibi insanın da bir makine ve tabiatta muhtelif biçimlere giren tek bir cevher olduğu yaklaşımını ileri sürerek prometeyan insan tasarımını önceleyenlerdendir. Artık Aydınlanma düşüncesinin bir “zaferi” olarak insana yarı-tanrısal bir nitelik verilmeye çalışılmış; varlık ve tabiata ilişkin tasarrufun sınırsızca ve tek yönlü bir şekilde yetki insana tevdi edilmiştir. Bu vaaz, 17-18. yüzyıl bilim devrimiyle birlikte Ortaçağ`da felsefenin öznesi durumunda olan Tanrı, artık yerini “tabiata”, bilimselciliğe, “bilimsel yasalara” bıraktığının emaresidir. Başka bir ifade ile bu dönemde yer fiziği ile gök fiziği birleştirilmiş ve metafizik dışlanmıştır.

Batı bilim ve kültür havzası içerisinde deneysel yaklaşımın öncülerinden Bacon, Aristoteles özelinde Antik ve Skolastik geleneğin bilimsel araştırma yöntemine mukabil gelen tümdengelime karşın tümevarımı esas almış ve bundan hareketle, salt tecrübeye dayalı, tahakkümcü ve pragmatik tabiat tasarımını ilk ileri sürenlerdendir. Bu yaklaşım tarzı ve yöntem, daha sonralarında natüralist eğilimlerin bilimsel araştırmalarının yegâne vasıtası olarak kabul görülecektir. Burada Bacon, nasıl bir tabiat tasarımı geliştirmişti ki bu denli nüfuz alanı geniş ve bir medeniyetin tabiata ilişkin yaklaşımın esaslarının belirlenmesinde ana etken olabilmiştir? Ayrıntılı olarak bu soruya yanıt verebilmek için Aydınlanma dönemi ve öncesi tabiata ilişkin önemli ölçekte araştırmaların incelenmesini gerektirmekle birlikte makalenin hacminden ötürü Bacon`un söz konusu yaklaşım tarzına kısaca değinmeyi kâfi görmekteyiz.

Bacon, öncelikle tabiatın bütün nicelikleriyle insan kapasitesi tarafından anlaşılabileceği ve bu kapasite ile tabiatı sınırsız bir biçimde konuşturabileceği iddiasıyla salt olgusal mekanik alan şeklinde görür. Buna göre tabiat üzerinde bir tahakkümün oluşması ve devşirmenin yapılmasında bütün araçlar ve tasarımlar meşru görülmelidir.  Nitekim Bacon,  tabiatı daima “gözlerini saklayan bir kadın” şeklinde betimleyerek onun “göğsünde kilitli” ya da “rahminde yatan sırlara/ilkelere/yasalara” hâkim olmak için gerektiğinden maksimum düzeyde güç kullanılmasında hiçbir sorunsalın olmadığını hararetle savunur. Aynı şekilde “tabiat saçlarından yakalanıp getirilmelidir” diyen Bacon, tabiatın sırlarına erişmek için insanoğlunun onun bütün inceliklerine ve köşelerine nüfuz etmekten kaçınmaması gerektiğinden taraftır.  Yani tabiat, deney ve tümevarım yöntemleriyle kendisine/insana boyun eğilmedikçe fethedilemez (Natura non nisi parendo vincitur). Bacon`un bu yaklaşımı, Descartes`in “insan, tabiatın efendisi ve sahibidir” ifadesine şiddet, tahakküm ve işgal gibi kavramların ilave edilmesiyle bütünsel yerini bulur.

Bacon`ın tabiat felsefesinden beslenen ve bir bakıma cevaz bulan natüralizm(1)  akımı, epistemik hakikat düzeyinde varlık veya var olmayı, tabiata, yani bilinene veya bilime, mutlak bilmeye konu olan ile sınırlandırır. Bu bağlamda natüralizm, varlık âleminde madde-enerji ve uzay-zaman dışında hiçbir şeyin var olmadığını ileri süren materyalist yaklaşımdan hareketle, evrende müşahede ettiğimiz veya edemediğimiz şeylerin/nesnelerin bilimsel metodoloji sayesinde açıklanabilir olduğunu savunan ve bunların yasasını ortaya çıkarabilme kudreti ve cüretini kendinde bulan felsefi bir görüşe mütekabildir. Böylece mekanik bir doğa tasarımını ileri sürmüş olan natüralist öğreti, varlığa ilişkin her şeyi fiziksel bileşkelerden ve kombinasyonlarından müteşekkil görmekte ve mevzuya ilişkin varsayımlarını bilimsellik kisvesi altında meşrulaştırma gayretindedir. Öyle ki günümüz natüralist akımın önemli temsilcilerinden Richard Dawkins, Viyana Topluluğunun izinde, söz konusu yaklaşımların bir adım daha ötesine geçerek, tabiatın işleyişini ve yasalarını dayanak göstererek (!) bilimsellik maskesi altında, Kutsal öğretilerin evrenin yaratıcısı ve kozmik düzenleyicisi olarak gördükleri Tanrı`nın varlığı veya yokluğunun da bilimsel bir sorun olduğunu iddia eder. Ona göre varlık ötesi veya doğaüstü (supernatural) kozmik kudret ve mevcudatın varlığı, bilimsel malumatların konusu olmayıp mitoloji ve hurafe/batıl arayışların iddialarıdır. Aynı minvalde David Malet Armstrong, Dawkins`e benzer bir yaklaşımla, öteden beri dünyanın tek bir mekânsal-zamansal sistemden oluştuğunu iddia ederek kozmik ve kozmogonik yaratılış teorilerini beyhude sayar. Bu yaklaşımda bilimsellik denilen bilgi kümesinde, iman ölçüsünde bir güven anlayışı var olup, indirgemeci bilimsellik metodunun dışında başka bir yöntem kabul edilmemektedir. Burada bilim denilen şey, hakikatin yegâne bilgi sağlayanı şeklinde telakki edildiğinden dolayı her şeyin ölçüsü ve bütün problemleri çözme potansiyelini kendinde barındıran mutlak episteme şeklinde görülmektedir.

Natüralistler, Bacon, Dawkins ve Armstrong örneklerinde görüldüğü üzere, tabiat üzerinde araştırmalarda bulunurken doğaüstü denilen bir alanın olmadığını bir postulat olarak kabul ederek tanrıtanımazlığı önceler. Tabiatı anlamak ve anlamlandırmak için, öncelikle tabiatın doğaüstü güçlerin sanatı olmadığına inanmamakla başlanmalı, yani öncelikli olarak metafizik inanç tabiattan ötelenmeli, sonra tek ve devşirmeli yönteme dayalı bilimsel araştırmanın hükmü merkeze alınmalıdır. Oysaki var olmak ve varlığı anlamak, sadece zuhuratın konusu değil, bilinenin arkasında bilinmeyen gerçekliklerin bilinen ile olan ontolojik ve hissi bağlamındaki şifreler üzerinde yapılacak çoklu yöntemlerle sıhhatlidir.  Ancak natüralizm,  varlık ve tabiatı, araçsal aklın ve bilumum beşeri imkânların sunduğu bilimsellik argümanları vasıtasıyla anlam ve değerden kopartılarak nesne haline getirme işlevini yürütür. Bu durumda, haliyle insan ile tabiat arasındaki bağlam mülkiyet ilişkisine dönüşür. Böylece insanın, nihai kertede kendisine ve tabiata yabancılaşmasına yol açar. Sonuç olarak, en temelde tabiatı tabiat ile sınırlandıran bu okuma biçimi, bilimselcilik taassubunun yeşermesine imkân sağlamakta ve bu taassubun doğal bir sonucu olarak da insan, tabiat ve öteki üzerinde tahakküm, şiddet, denetim ve sömürünün meydana gelmesine cevaz vermektedir.
 
1- Nature sözcüğü, İngilizce de, her zaman bir şeyin içinde bulunan ya da sahiden ona ait olan ve o şeyin davranışının kaynağını oluşturan şey demektir. Başka bir ifade ile tabiat/nature, bir şeyin davranışının iç kaynağı anlamında gelir. R. G. Collingwood, Doğa Tasarımı, çev. Kurtuluş Dinçer (Ankara: İmge Kitabevi, 1999), s. 56-58.

Siracettin Aslan / İnzar Dergisi – Nisan 2017 (151. Sayı)
 

Yazarlarımızdan
Yazdır Arkadaşına gönder

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.