• İnzar Dergisi - Ağustos 2017
  • İnzar Dergisi - Temmuz 2017
  • İnzar Dergisi - Haziran 2017
  • İnzar Dergisi - Mayıs 2017
  • İnzar Dergisi - Nisan 2017
  • İnzar Dergisi - Mart 2017
  • İnzar Dergisi - Şubat 2017
  • İnzar Dergisi - Ocak 2017
  • İnzar Dergisi - Aralık 2016
  • İnzar Dergisi - Kasım 2016

İsrail Pandorasının Kutusu

25-02-2017 0 Yorum Yazarlarımızdan

1950 yılında çoğu Yemen kökenli yaklaşık 5.000 bebek İsrail’de kayboldu. Anne ve babaların çoğu çocuklarının kaçırılarak birilerine evlatlık olarak satıldığına inanıyor.

1950 yılında çoğu Yemen kökenli yaklaşık 5.000 bebek İsrail’de kayboldu. Anne ve babaların çoğu çocuklarının kaçırılarak birilerine evlatlık olarak satıldığına inanıyor.

İsrail hükümeti, 1950 yılında esrarengiz biçimde gözden kaybolan bu 5.000 çocukla ilgili olarak inkâr yoluna gitmeye başladı. “Hiçbir şey olmadı” gibi cümleler “geçmiş hakkında mızmızlanmayın” ile devam etti. Konu gündemden düşmeyince hükümet yanıt olarak “asla ne olduğunu bilemeyeceğiz” şeklinde cevap vermeye başladı.

Çoğu Yemenli ailelerden olan ve 1948 ile 1950 yılları arasında kaybolan genç Yahudi göçmen çocukların kaçırıldığı bu meseleye “Yemenli çocuklar meselesi” deniyor. Çoğu vaka birbirine benziyor. Hasta çocuklar ve bebekler hastaneye yatırıldıktan sonra ebeveynlerine çocuklarının öldüğü söyleniyor. Perişan olan ebeveynler uygun bir cenaze töreni yapmak için çocuklarının cesedini istediklerinde çocuklarının çoktan gömüldüğü cevabını alıyorlardı. Anne babaların çoğu ve sayısı gittikçe artan oranda insanlar bu çocukların öldüğüne inanmıyor. Çocuklarının kaçırıldığına ve sonra da para karşılığında evlatlık verildiklerine inanıyorlar.

Anne babaların yaptıkları baskıdan dolayı üç ayrı İsrail hükümeti soruşturma açtı. Hepsi de çocukların kaçırılma ihtimalini göz ardı ettiler. Son olarak yapılan araştırma komitesi tanık olarak sadece aileleri değil tıp uzmanlarını ve diğer memurları da dinledi. Bu tanıklıklar ile ilgili olarak sıra dışı bir karar alındı ve arşivlerdeki bu tanıklıkların 2066 yılına kadar kamuoyundan gizlenmesine karar verildi. Zaten böylesi uzun bir sürede arşivler artık kapanıyor.

Haziran 2016’da Başbakan Benjamin Netanyahu bu kapalı arşivlerin gerçekten halka açıklanabilip açıklanamayacağına karar vermek için Bakan Tzachi Hanegbi’yi görevlendirdi. Netanyahu 13 Kasım’da acınma duygusu uyandıran bir şekilde “Yemenli çocuklar meselesi açık bir yara gibi. Çocukları kaybolan ailelerin ne olduğunu bilmeye hakları var” dedi. 1950 yılında kaybolmuş Yahudi çocuklarının başına gelenleri araştıran komitenin arşivlerini ve protokolleri kamuya açmaya karar verildi. İsrail Devlet Arşivleri malzemeyi tarıyor ve 100.000’in üzerindeki belge yakında kamuya açıklanacak. Ailelerini arayan aileler kendi dosyalarını okuyabilecekler. 1948 ve 1954 yılları arasında kaybolan bir çocukla ilgili şikâyette bulunan herkesin dosyası hastane ve sosyal yardımlaşma kurumunun kayıtlarına ulaşabilecek. Evlatlık alma ve tıbbi dosyalar kapalı kalmaya devam edecek ve bazı dosyalar da özel bilgiler içerdiği için yayımlanmadan önce gözden geçirilecek.

Hanegbi, hükümet toplantısında “Bugün verilen karar geçmişte yaşanan ıstırabı sonlandırmayacak. Bu çekilen acı binlerce anne ve babanın, kardeşin ve bacının yaşamlarının bir parçasıydı… Dosyaların açıklanması ailelerin devlete karşı şüphelerine, kuşkuya ve güvensizliğe nokta koyacak” dedi.


Bu önemli bir ilk adım. Ama o hükümet toplantısında sorgulanmayan neydi önemli olan o. Hükümet, suçu ikrar etmek ve bağışlanma için mazeret sunmak zorunda değil mi? Yakın bir zamanda böylesi bir bağışlanma talebi yapılacak gibi görünmüyor çünkü yanlış bir şey yapıldığına dair bir kabullenme söz konusu değil. Netanyahu’nun bunun açık bir yara olduğunu söylemesi bir retorikten öte bir şey değil.

Hanegbi’nin kullandığı dil indirgemeci bir dil, sorunla ilgili olmaktan uzak. “Çoğu aile çocuklarının kaybolduğu duygusuyla yaşadı”. Bu sözler, çocukların kaçırılması gerçeğiyle ve “gizlice evlatlık edinme” ile ilgili olmaktan ziyade duygu yüklü olmanın ötesine gitmiyor.

Geçmiş Geçmişte Kalmış Değil

1950’li yıllarda İsrail’de sayısı 1000 ile 5000 arasında olan bebek, akıbetleriyle ilgili ikna edici bir hesap verme gerçekleşmeden kayboldu. Birkaç yıl önce 50’li yıllarda bir İsrail hastanesinde hemşire olarak çalışan Roja Kushinski adlı cesur bir kadın bir televizyona verdiği mülakatta meseleyi oldukça sade biçimde dile getirdi:” İnsanlar onların öldüğünü söylüyor. Bu gerçek değil. Onlar evlatlık olarak verildi.”

Çoğu insan bunun suçluları olmayan bir suç olduğunun farkında gibi görünüyor. Bu kapsamda bir operasyonun hükümet bakanlarının, bürokratların, doktorların, hemşirelerin, sosyal çalışmacıların, cenaze işlerinde çalışanların, yargıçların, sınır yetkililerinin, polisin ve gizli servisin bilgisi ve ilgisi olmadan gerçekleşmiş olabileceğini hayal etmek gerçekten de güç. Tüm hükümetler ve ilgili sosyal ve tıbbi yetkililer 1950’li yıllardan beri bu gizli kapaklı olayda rol almış görünüyor. Öyle görünüyor ki öncelikle sahte belge ürettiler, arşivleri sakladılar ve cevap isteyenlerin de gözünü korkuttular. Araştırma komitesindeki yargıçlar karar vermede zorlandıklarını çünkü bazı vakalarda hastane belgelerinin kaybolduğunu ve cenaze işlemleriyle ilgili evrakın bile yok olduğunu veya sahtelerinin yazıldığını belirttiler.

Yıllar geçti ve ailelere bir cevap verilmedi. Belki birileri 1977 yılında iktidara gelen İşçi Partisinin varislerinin ve politik rakiplerinin meseleyi araştıracakları beklentisinde olmuştur. Ama onların varisleri de meseleyle ilgili sessiz kalma geleneğini sürdürdüler ve halkanın içinde oldukları izlenimi verdiler.

Örtbasın zirvesi 1944 yılında Haham Uzi-Meshulam liderliğindeki (medya ve polisin bir tarikat olarak nitelediği) bir dizi aktivistin kaçırılan çocuklarla ilgili olarak hükümetin soruşturma açmasını talep etmesiyle yaşandı. Meshulam, yaygın olarak “kaybolan Yemenli çocuklar olayı” olarak bilinen meselede kullanılan terminolojiye karşı çıktı. Bunun yerine meseleyi “Yemen’de, Balkanlar’da ve Doğu’da kaybolan çocukların meselesi” olarak adlandırdı. İsrail’deki Yemen cemaati yoksul ve ötekileştirilmiş bir topluluktu. Komiteye göre ortaya çıkarak, vakalarının soruşturulmasını isteyen bu 745 aileden üçte ikisi Yemenli idi. Son iki yıl boyunca aktivistlerce derlenen tanıklıklar da benzer oranlardadır. 500 tanıklığın %70’i Yemenli Yahudi ailelerden oluşuyor. Ama bunu yalnızca onlara mahsus bir sorun olarak sınırlandırmak (veya onların “ileri sürdüğü” bir problem olarak görmek) meseleyi gettolaştırdı ve kolaylıkla “hayal kuran” bir grup tarafından ortaya atıldığını iddia ederek onları etiketlemeyi kolaylaştırdı.

Meshulam’ın evi protestoların karargâhı oldu. Meshulam ve takipçileri silahlı idiler. Polis ve özel kuvvetler Meshulam’ın grubunun tehlikeli olduğunu ileri sürerek 52 gün boyunca evi kuşattı. Polis göstericilerden birini öldürüp Meshulam’ı tutuklayarak altı buçuk yıl hapis cezasıyla cezalandırınca kuşatma bitti. Meshulam, beş yıl sonra salıverildi ve 2013 yılında vefat etti.

Meshulam, bu mücadelede farkındalık oluşturmayı başardı ve devletin 1995 yılında konuyu soruşturacak bir komite kurmasının yolunu açtı. 2001 yılında işini tamamlayan komite çocukların aslında ailelerinden zorla alındığını ve “ailelerinin yanından kaybolduğuna” hükmetti. Ama yine de kaçırıldıklarına veya satıldıklarına dair bir kanıt yok.

Görünürde organize bir suç işlendiğine dair eksiklikler olsa da tanıklıkların çoğu tıp uzmanlarından, sosyal yardımlaşma ve kamu personelinden derlendi ve yukarıda anılan arşiv 2066 yılına kadar kapanacak ama sonrasında halka açılacak.

Bir Anne Çocuğunu İhmal Mi Etti? Veya Bir Baba?

Meseleyi örtbas etmekle ilgili en etkin mekanizma ebeveynleri histerik, ihmalkâr (çocuklarını hastanede bıraktıkları için suçlandılar) kuruntulu ve ilkel olarak sınırlandırarak onları susturmaktı. Çok fazla soru soranlar devlet ve medya tarafından mücrim eğilimleri olan tehlikeli kimseler olarak nitelendirildiler.

Her bir aile herhangi bir teşhiste bulunulmadan acıları, utançları, uzun süren özlemleri ve sorulara cevap aramakla geçen ömürleri dikkate alınmadan hükümetçe cevapsız bırakıldı. Ayrı ayrı başvurulan yaklaşık olarak 500 tanıklık içerisinde ailelerin çoğunluğuna bebeklerinin hastalandığı ve bir önceki gece öldükleri söylendi. Halka açık olan soruşturma komitesinin ulaştığı sonuç bu açıklamaları pekiştiriyor. Ailelere, Yahudi geleneklerine göre çocuklarını gömme şansı bile tanınmamıştı ve çocuklarının bedenini veya mezarını görme imkânları bile olmamıştı. Sahte ölüm belgesi olduğuna inanılan belgelerle eve gönderilmişlerdi. 1949 yılında Şam’dan gelen Eugenie-Genia Mishan çocuklarının öldüğü kendisine bildirildikten sonra tıp uzmanlarının şunları konuştuğuna tanıklık etmişti: “Onların-Doğu’dan gelenlerin birçoğunun-çocuğu var, isteyen olursa gelsin ve bunlardan birini alsın. Bana, çocuğumun ölümünün çok da kötü bir şey olmadığını, çünkü genç olduğumu ve yeni çocuklar doğurabileceğimi söylediler… Bir mezar yeri bile yok, hiçbir şey. Onu götürdüler… Babası arşive gitti, orada hiçbir şey bulamadı, sonra da amcam Rafael Mishan’ın ayrıldığına dair bir evrak buldu”.

Eve git, daha birçok çocuğun olacak cümlesi son iki yıl boyunca devam eden tanıklıklarda birçok ailenin kendilerine söylendiğini dile getirdikleri bir cümleydi. Bu cümlelere tanıklıklarla ilgili web sitesinden ulaşılabilir. Burada ima edilen, çok çocuğu olanların bir çocuğunun kaybolmasının eksiklik olmayacağıydı. Bazı vakalarda ebeveynler çocuklarının ölü bedenini görmek için şiddetli şekilde saldırgan davrandığında çocuklarının mucizevi biçimde ölümden döndüğü ve daha fazla açıklama yapılmadan anne ve babasına kavuştuğu da görüldü.

Dede ve Ninelerin Mirasına Sahip Çıkmak

Son iki yıl boyunca 1950li yıllarda bebeklerini kaybeden bu genç anne ve babaların torunları tarafından sürdürülen ve gittikçe büyüyen bir kampanya var. Kendilerinden önce seslerini yükseltmeye çalışanların mirasını sahipleniyorlar. Yeni göçmenler değiller. Eğitimliler ve kızgınlar.

Bu genç aktivistler Haham Meshulam’ın anısını tazelediler. Yüksek mahkemeye sunulan 500 tanıklığı topladılar, parlamentoda lobi faaliyeti yürüttüler, halka açık etkinlikler düzenlediler ve duracak gibi görünmüyorlar. İşte onların bu baskıları sonucunda hükümet Hanegbi’yi arşivleri araştırarak bu tuhaf durumu ve şüpheli kararları yeniden değerlendirme ve var olan materyali 2066 yılına kadar örtbas etme kararı aldı.

Hükümetin aniden bu konuya eğilmesinin politik bir boyutu da var. Bu iş, İşçi Partisinin iktidarda olduğu eski rejimin sorumluluğunda olan bir iş olarak görülüyor. Ama hakikat biraz daha karmaşık! Tanıklıkları inceleyerek kaybolma olayında adı geçen hastanelerin ve çocuklarla ilgili kurumların “evlat edinmeyle” ilgili konularda hala etkin olan Hadassah, Amerikalı Siyonist Kadınlar Teşkilatı, Wizo (Uluslararası Siyonist Kadınlar Teşkilatı) gibi hükümet ve özel hastanelerle ilgili kuruluşların yakınlığını da öğrenmiş oluyoruz. Ters yüz edilen her taşın altında hem sağ kesimden hem de sol kesimden birçok teşkilatın bu işe bulaştığını ve etrafta suçlanması gereken birçok kurumun olduğunu görüyoruz. 

Arşivlerin açılacak olması olumlu bir gelişme ama bu gerçeğin ve adaletin tecelli etmesinin sadece ilk adımı olarak görülmelidir. Kamuya açılacak dosyalar tamamlanmış değiller. Soruşturma komitesi çok spesifik sorular sordu. Ebeveynlerin şikâyetlerini daha geniş ve iyi organize olmuş bir ilişkinin göstergesi olarak incelemedi. Bir komisyon kurularak şüpheleri ortadan kaldıracak ve ciddi şekilde iş yapacak bir soruşturma yapılmadan sürdürüldü. İhtiyaç duyulan belgelerin ve dosyaların çoğuna komite tarafından ulaşılamadı ve bu nedenle daha cevaplanması gereken çokça soru var.

Amram, ailelerden tanıklık toplayan ve gerçeklerin ortaya çıkması ve suçun tüm boyutlarıyla anlaşılması için kamuya açık toplantılar tertipleyen üçüncü nesil aktivistlerin kurduğu bir kuruluş. (İsrail’de bulunan) İnsan hakları için çalışan doktorlarla birlikte suçluların bulunması için zamanın geldiğine inanıyorlar. Hükümetin yargı sistemine yöneldikleri bu esnada yüksek mahkemeye başvurarak yeminlerine sadık kalmadıklarını düşündükleri tıp uzmanlarının, doktorların ve hemşirelerin sorumluluklarını hedefleyen bir dava açmayı planlıyorlar. Amaçları devletin bu suçu işlediğini ikrar etmesi ve yüzlerce ailenin yaşadığı trajediden dolayı devleti hesap vermek zorunda bırakmak.

Ailelerin hükümetin bu süreci doğru dürüst ele alıp sonuçlandıracağına dair güvenleri az. Hükümet bu güvensizliği aileleri seçerek gidermeye çalışıyor. Bu örneklerden biri bakanların aileleri akrabalarını bulmak için ücretsiz DNA testi yapmaya çağırmasıyla başarılmaya çalışıldı. Testleri yürüten firma, yetkililerle işbirliği yapan bir firma ve aileler bu firmanın da test sonuçlarını suiistimal etmesinden korkuyor.

Ters Tepme

Üçüncü neslin ilerleyişini ölçmenin bir yolu da kamuoyunda oluşturdukları farkındalığa odaklanmayla mümkündür. Örneğin artık çok daha fazla insan tanıklık yapmak için toplanıyor.

Maalesef şimdiye değin yapılan tanıklıklar yalnızca kurbanlar tarafından yapıldı. Umulur ki bundan sonraki tanıklıklarda suçu işleyenlerin veya onların varislerinin de payı olsun.

Bu yılın Ağustos ayında Haaretz’de yayımlanan bir yazıda Avrupa kökenli olan Yahudilerin de çocuklarının kaçırıldığına dair bir ifşaatta bulunuldu. Gazete, bu gelişmeyi birinci sayfadan duyurdu. Ortaya çıkan aileler kamuoyunun bu konuya ilgisinden dolayı tanıklık yapacaklarını söylediler.

Bu meseledeki ters tepme şu ki bu trajik tanıklıklar bebekleri annelerinin kucaklarından koparmaya ırkçılığın yol açtığı suçlamasını çürütecek şekilde kullanılmaktadır. Eğer beyaz bebekler de alınmışsa bu meselenin ırkçılık olmadığı anlamına gelecektir. Benzer şekilde -yukarıda da bahsettiğimiz gibi- kaybolan çocukların çoğu Yemen kökenliydi, şimdiye kadar yapılan tanıklıkların 500’ü Yemenli ailelerden geliyordu ve ifade verenlerin sadece %4’ü Avrupalı Yahudi ailelerden geliyorlardı.

İsrailliler bugün meseleye tepki verirken daha öncesine nazaran bu olayın gerçekleşmiş olma ihtimalini daha muhtemel görüyorlar ve bebeklerin çıkar için kaybedilmelerine şoke olmuş ve ürkmüş şekilde karşılık veriyorlar. Ama olayın ırkçı saiklerle yapılmış olduğuna karşı hala direnç gösteriyorlar.

Tartışmanın tekrar gündeme getirildiği son zamanlarda daha geniş bir bağlamdan bakarak bu girişimi bertaraf edecek bir taktik geliştirdim. Bu olayla ilgili gelişmeleri yazan bazı gazeteciler Avustralya, Kanada ve İngiltere’de de aynı tarihlerde benzer örnekler yaşandığına dair haberler yaptılar. Bu haberler meseleyi daha doğru bir bağlama yerleştirmek gerektiğini ve ırkçılık dışında saiklerle açıklamayı daha makul hale getirdi. Belki de bu “aydınlanmış” toplumlarla karşılaştırma yapmak İsrail’i bunlarla ortak olmada gururlandıracaktır.

Bu olayın en korkunç boyutu çocukların kaçırılmasıdır. Ama yine de meselenin başlarında ilaveten acılar var: çocuklara ne olduğunu bilememenin acısı, onların evlatlık alınmış çocuklar olduğunu bilenlerin bebeklerin biyolojik ebeveynlerinin onları ihmal ettiğine inanmaları, yetkililer tarafından kendilerini, yalan söylenmiş olduğu için ihanete uğramış hissetmek ve yıllardır sürmekte olan devlet aygıtının ailelerin yalan söylediğine dair suçlama mekanizması.

Bu meselenin iç yüzünü ortaya çıkarmaya çalışan sivil toplum kuruluşları olayın gerçek boyutuyla açıklanmasını ve devletin bağışlanma istemesini talep ediyorlar. Dosyalara ihtiyaçları yok. Ailelere inanıyorlar. Beş yüz tanıklık yeterince kanıttır. Hükümet doğru yolda ama verdikleri mesaj sakıngan. Hala meseleyi hasıraltı etmeye ve yürütülen mücadeleyi pasifize etmeye çalışıyorlar.

Bu yaz başlarında dosyaları araştırırken, Hanegbi, bebeklerin kesin olarak örgütlü biçimde çalındığını teyit etti ama yetkililerin bu işin içinde olup olmadıklarını veya bundan haberdar olup olmadıklarını bile asla bilemeyeceğimizi söyledi. Hükümetin bu sorulara cevap bulmasının gerçekten de ne kadar zor olabileceğini merak etmek zorundayız. İster savaş alanında kaybolan bir asker olsun, ister Himalayalarda kaybolan bir seyyah, hükümet kaybolan bir vatandaşını bulmak için söz verdiğinde çoğunlukla “her taşın altına bakacağız” gibi sözler eder. Kaçırılmış çocuklar söz konusu olduğunda her ne hikmetse şöyle diyorlar: “asla bilemeyeceğiz.” Şimdiye kadar kaydedilen mesafeye bakarak acaba yeni bir örtbas etme biçimiyle mi karşı karşıyayız diye sormalıyız.

Michal Zak

Bu makale, Süleyman Kaylı tarafından İnzar için tercüme edildi.

 

Yazarlarımızdan
Yazdır Arkadaşına gönder

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.