Bismihu subhaneh…
“Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.” (Mâide Suresi-87)
Allah Teâlâ insanı yarattıktan sonraki ilk andan itibaren kullarına yeryüzünü inşa etme adına bir sözleşme sunmuştur. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna insanoğlu bu projede çalışacağına dair “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” cevabını vererek sözleşmenin altına imzasını atmıştır. Rabbimiz, bu sözleşme içerisinde çalışma şartlarını da belirterek kulun yapacağı vazifede ona kolaylık sağlamıştır. Günde beş vakit namazla her gün yoklama alacağını bildirirken, senede bir ay oruçla vücudunu ve ruhunu, zekât vererek malını temizlikten geçirmesi gerektiğini buyurmuştur. Çalışma şartları belli, işin sahibi prensipli iken kula yalnızca kayıtsız şartsız hudutlara riayet etmek kalıyor.
İnsanoğlu bu bağlamda kimi zaman gevşeklik gösterirken, kimi zaman da biraz fazlasını yapayım diyerek nefsine eziyet vermiş oluyor. Hudutları Allah tarafından belirlenmiş bu emanet, sağa sola sapmadan dosdoğru bir itaati gerektiriyor. Bu yazımızda vesveseleri etrafında toplama potansiyeli olan ‘Aşırılıkla’ ilgili hususları ele alacağız inşaallah.
Zan
Esasında “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetini araştırmayın…” (Hucurat Suresi-12) ayeti zan hakkında net ve keskin bir buyruk veriyor. Özellikle su-i zannın sahibine ve muhatabına nasıl ve ne kadar zarar verebileceğini az çok tahmin edebiliyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken asıl ince ayrıntı hüsnü zannın sahibine ve muhataba nasıl ve ne derece zarar verebileceğidir.
Hüsnü zan (iyi düşünmek), öyle bir haldir ki, kişi bununla kendisini ve muhatabını gözle göremediği bir ateşin içine doğru sürükleyebilir. ‘Her şeyin fazlası zarar’ gerçeği, esasen hüsnü zan için de geçerlidir. Şöyle ki, kişi muhatabına fazlasıyla iyi niyetle yaklaşır ve ‘Falan kişi çok mümin bir zattır, asla hata yapmaz’ düşüncesine kapılır. Neticede insan acizdir ve hata yapmaya meyillidir. Mükemmel olduğu düşünülen muhatap küçük bir hata işlediğinde ‘aşırı’ hüsnü zan sahibi kişi büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Psikolojik olarak büyük ölçüde etkilenmesi muhtemel olan şahıs, kimi zaman aidiyet duyduğu davasına, yaptığı hizmete bile mani olacak nispette buhranlar yaşayabilir. İsmet (günahsız) olma durumunun yalnızca peygamberlere has bir durum olduğunu düşünürsek, bu durumda aşırı hüsnü zan duyulan kişiye de zulmedilmiş olur. Zira o da bir kuldur ve şeytanın vesveseleri ilim erbabını, hayır adına önde giden şahısları daha çok tehdit eder ki, küçük bir hatasıyla yüzleri, binleri hak yoldan saptırabilsin.
Duygularda Aşırılık
Duygular içerisinde şefkat ve merhametin aşırı denecek boyutu daha çok ebeveynlerde gözlense de öfke, kin, adavet gibi duygular tamamında olmasa da toplumda yaygın olarak bulunabilecek türdendir.
Hususen anne-babalar aşırı şefkat ve merhametleri gereği çocuklarının alması gereken vazifelerden onları mahrum edebiliyor. Öyle ki çocuklar anneleri olmadan okul çantasını bile taşıyamaz, babaları olmadan sokağa çıkamaz hale geliyor. Aslında iyilik yapalım derken çocuğa zarar veriliyor. Çocuklara sorumluluk almayı ve sonuçlarına katlanması gerektiğini yaşına uygun şekilde yaşayarak öğretmemiz gerekiyor.
Malumunuz haksızlık ve adaletsizliklere karşı duran bir toplumuz. Bu da öfke kontrolsüzlüğünü beraberinde getirebiliyor. Aslında gerekli bir duygudur öfke. Zira insan olmanın, duyguya sahip olmanın en belirgin özelliklerindendir. Ancak Allah Resulü(sallallahu aleyhi ve sellem)’nün buyruğu üzere “Gerçek pehlivan öfkelendiğinde öfkesine hâkim olabilen kimsedir.” (Müslim,Birr)
Aşırı öfke, sahibini kin ve düşmanlığa sürükleyecektir ki bu da kalbin katılaşmasına sebep olacaktır. Öfkesi, kızması Allah için olan Allah’ın Elçisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) buyruğu üzere: “Sevdiğin kimseyi ölçülü sev; çünkü günün birinde düşmanın olabilir. Kızdığında da ölçülü kız; belki bir gün dostun olabilir.” (Tirmizi)
Amelde Aşırılık
İbadetler, temizlik, alışveriş, ikili diyaloglar günlük hayatın hemen hemen tamamını oluşturması hasebiyle bu işlerde orta yolu gözetmek demek; hayat, olması gereken akışında gidiyor demektir. Bunun tersi söz konusu olunca işin doğrusu insanın maddi-manevi iki yakası bir araya gelmiyor. Öyle ki hanımlar temizlik yapacağım diyerek günün önemli kısmını çamaşır suyuna, camlara, kanepelere verebiliyor. Ya da evin beyi ailesiyle vakit geçirmek, çocuklarının terbiyesiyle ilgilenmek ve hayır yolunda adımlar atmak için biriktirmesi gereken enerjiyi, günlük işlerine ve çevresine harcıyor. Her iki durumda da aşırılık söz konusu olduğu için elde kalan hep sıfır oluyor. Muhakkak ki günlük işlere de vakit ve enerji ayrılmalıdır. Ancak ölçüyü tam yapmak işin püf noktasıdır. Konuya açıklık getirme adına buyurun asr-ı saadetten bir ana gidelim.
Enes b. Malik (ra) anlatıyor: Hz. Peygamber’in nafile ibadetlerini öğrenmek üzere, sahabeden üç kişilik bir grup, Peygamber hanımlarının evine geldi. Kendilerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ’ın ibadetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve: “Allah’ın Resulü nerede biz neredeyiz? O’nun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır.” dediler. İçlerinden biri: Ben ömrümün sonuna kadar bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım, dedi. Bir diğeri: Ben de hayatım boyunca oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim, dedi. Üçüncü sahabi de: Ben de sağ olduğum müddetçe kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim, diye söz verdi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi: “Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en fazla saygı duyanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir.” (Buhari, Nikâh)
İçerik uzun, biz çok kısa değindik ama sözün neticesi; İslam, insanı zorlamayacak şekilde belirlenmiş kurallara sahip, “Zorlaştırmayın, kolaylaştırın. Nefret ettirmeyin, sevdirin. ” anlayışını bünyesinde barındıran yegâne dindir. Dünyadan nasibini alırken ahirete yatırım yapılan, bire bin veren bir Rabbin dinidir, İslam. Kişinin ne kendine eziyet etmesini hoş görür ne de tamamen vazifeleri boşlamasını. Biz de yazımızda aşırıya kaçıp okurlarımızı bunaltmadan, sizleri her işinde ölçülü olan Rabbe emanet ediyoruz. Selam ve dua ile…
inzar
inzar