Ticaretin genel tanımı; kazanç amacıyla yürütülen her türlü alım-satım faaliyetleridir. Ticarette üç taraf bulunmaktadır. Üretici, tüketici ve aracı… Paranın tanımı ise; mal ve hizmetlerin değiş-tokuşu için kullanılan bir araç... Bugün “yat uzan para kazan” cinsinden bir ticaretten bahsedeceğiz. Yolculuğa çıkarak, suya sabuna dokunmadan kesenizi doldurabilirsiniz.
“Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız” (Nahl 18) ayet-i kerimesi birçoğumuzun dikkatinden kaçar. Birçok nimet içerisinde yüzüyoruz ama birçoğunun farkında değiliz. Birkaç yıl bu nimetlerden uzak düşürülseydik bizde bir farkındalık oluşacaktı. Eğer bana “Sana göre Allah’ın en büyük nimeti nedir?” diye sorulsa aklıma ilk gelen “Özgürlük” olurdu. “En büyük imtihan nedir?” sorusuna da cevabım “Esaret” olurdu. Özgürlüğün karşıtı olarak hep esaret kelimesini biliriz. İkinci bir zıd anlamı olsaydı o da “boğulma” olurdu. Çünkü esaret altında en önemli insanî değerlerden olan iradeye gem vurulmuştur. Esaret altında istediğin gibi konuşamıyor, yazamıyorsun; istediğini yiyemiyor, içemiyorsun; istediğini alamıyorsun, istediğin her şeye bakamıyorsun, yılların akışıyla birçok şeyin tadını unutuyor sadece adını hatırlıyorsun; istediğin gibi gezip tozamıyor, istediğin yerlere gidemiyorsun; geçmiş hayatın tamamen bir rüya oluyor, hatıralar rüyalara dönüşüyor; gözlerin yeşili görmeyi unutuyor, cücüklenerek çıkan kuru soğanın yeşiline, yeşil soğana bile hasretle bakıyorsun; renkleri unutuyor, bir açıdan körler âleminde yaşıyorsun; eğer daha önce köylerde yaşıyor idiyseniz tezeğin kokusuna bile hasret kalırsınız; bütün duyu organlarına ket vurulmuştur. Esaret altında insanın sadece anası değil, sülalesi ağlar. Teknoloji ile arandaki mesafe dağlar kadar değil, gezegenler kadardır. Kısacası esirin yüreği, sürekli yanan, esaret hayatı bitene kadar sönmeyen bir ocaktır. Esaret altında insan daha yeni yeni özgürlük uğruna neden birçok değerin feda edildiğini, bedellerin ödendiğini anlayabiliyor. Özgürlük uğruna insan aç kalabiliyor, çıplak kalabiliyor, anadan yârdan vazgeçebiliyor…
Özgürlük bir imtihan değil midir? Sorusunu ortaya bırakırsanız elbette deriz. Esaretten sonra göz artık yıllardır görmediği, göremediği birçok şeyi görüyor, gözün çok kötü bir tabiatı(ahlâkı) vardır o da şudur: göz gördüğü her şeyi arzuluyor. Artık senin gönüllü olarak göz başta olmak üzere duyu organlarına ket vurman gerekiyor. Dünya öyle bir yer ki sağa dönsen bir çeşit imtihan, sola dönsen bir çeşit imtihan, sırtüstü yatsan yine imtihan… İç içe geçmiş imtihanlar silsilesi matruşka bebek gibi…
Esaret altında yolculuk nikmet, özgürlük altında ise yolculuk bir nimettir. Esaret görülmeden bir yolculuk esnasında bir koltuğa kurulmanın da ne büyük bir nimet olduğu anlaşılmaz. Kelepçeli ellerle arabaya binilmeden, emniyet kemerinin ne büyük bir nimet olduğu anlaşılmaz. Sizi özgürlük altında yaptığım bir yolculuğa çıkaracağım. Benimle yol almaya var mısınız?
Bir yolculuktan geriye kalanlar…
Esaret altındayken hastalık veya sürgün gibi bir sebeple bir şehre götürüldüğümde şu ayet-i kerimeyi okurdum.رب ادخلني مدخل صدق و اخرجني مخرج صدق واجعل لي من لدنك سلطانا نصيرا. (Allah’ım girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla. Bana tarafından yardımcı ve güç ver)
Bu toplumdan uzak düşmemizden sonra klasik söylemle ‘çok şey değişmiş’ demeyeceğim, her şey değişmiş. Arabaların ve modellerinin çokluğu, her yerden fırıl fırıl akışları en çok dikkat çeken durumlardan bir tanesi… Burada şu ayet-i kerimeyi hatırlamamak elde değil. “Hem binmeniz için hem de süs olmak üzere atları, katırları ve eşekleri (yarattı). Ve bilmediğiniz daha nice şeyleri de yaratır.” (Nahl 8). Ayet-i kerimenin son kısmında işaret ettiği üzere kıyamete kadar yaratma sistemi devam edecektir. Önümüze hangi araç çıkarsa çıksın, karşısına bu ayet çıkacaktır. Bu son ifade bisiklet, at arabası, otomobil uçak gibi şu anda var olan ve ileride daha icat edilecek her şeyi kapsamaktadır ve bu Kur’an-ı Kerim’in bir mucizesidir. Aynı zamanda ayet-i kerime insanları yeni icatlar için düşünmeye sevk eder. Ne bulursanız bulun dahası var…
Mağaralar şehri Hasankeyf’ten (Heskîf) geçiyoruz. Tarihi milattan öncesi yıllara dayanan Bizanslıların, Sasanilerin, Romalıların, Emevilerin, Abbasilerin, Mervanilerin, Artukluların, Moğolların egemenliğinde kalan derin tarihi olan şehir, şimdi de yerine yanı başına çakma bir Hasankeyf(Heskîf) bırakarak derin sulara teslim olmaya hazırlanıyordu. 80’li yıllarda doğal koruma alanı ilan edilen Heskîf, doğal bir şekilde tarihin başka bir kulvarına akıyor, akıtılıyordu. Heskîf’in bu talihsiz tarihine şahitlik etme talihsizliği de bizlere nasip oluyordu. Kaybolacak tarihe bir daha bakıyoruz. İnsanoğlu bazen hayatta etmen(amil) olmaz sadece seyirci olur. Şimdi böyle bir konumdayız. Bundan sonra Heskîf’i sadece dalgıçlar görebilecekti. Dünyanın başka bir yerinde olsaydı, bu tarih bu hafıza böylesi kolay bir şekilde sular altında bırakılır mıydı, diye merak ettik. Barajın yapımıyla bölgenin ikliminin değişeceği, getireceği gelir, yeni iş alanları ve sair meseleler halkın sohbet konusu... Bunlar konuşulurken benim aklıma Rahman Suresinin şu ayeti geliyor. “Ölçüyü kaçırmayasınız, dengeyi bozmayasınız diye göğü yükseltti ve ölçüyü dengeyi koydu”. Acaba tabiatın, bölgenin dengesiyle mi oynanıyor diye de düşündüm. Bölgenin ikliminin değişeceği aşikârdır.
Bir yandan Heskîf’in derin tarihini düşünürken Muhammed Ferid Wecdî’nin[1] “İnsanın insanla savaşmasında bir zaruret vardır. Bu zaruret insan hayatında namustur” sözü ve bağlantılı “Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğer bir kısmını savmasaydı elbette manastırlar, havralar, kiliseler ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yıkılırdı. Allah kendi dinine yardım edene elbette yardım eder” ayet-i kerimesi… Savaşların temel nedenlerinden biridir, bekâ sorunu. Bu sorun nedeniyle biri savunur, biri saldırır. Asırlardır böyle gelmiş ve görünen odur ki böyle de gidecek. Biri yemek için, diğeri yem olmamak için çırpınıp gidecek...
Bu vesile ile şunu da belirtmekte yarar var. Ayet-i Kerime’nin değindiği nokta şudur; Allah kötü insanların kötülüklerini, iyi insanlar tarafından engellenmesini sağlar. Kötülükleri savmaktan da şuna ulaşabiliriz. Aslında İslâm bir savunma ve barış dinidir. Saldırı ve savaş dini değildir. Bu topraklarda bir tarafı İslâm olan nice savaşlar çıktı. İslâm savaşı sevmez ama savaş kapıya dayanınca da gerekli işlemleri yapmaktan geri durmaz. Dinimizde çocuğun ismini “Savaş” koymak hoş karşılanmamıştır. Peygamberimiz Harb (Savaş) ismini Silm (Barış) ismiyle değiştirmiştir…
Gözümüze ilişen yıllardır göremediğimiz ekinler… Sadece “Ziraatçıların hayranlığını çeken ekinler” (Fetih 29) mi? Düşünce ehli herkesin ilgisini çekmesi gereken bir hayranlık… Her yıl ölen ve dirilen, bize ahireti hatırlatan bir tabiat gerçeği… Asırlardır işleyişi bozulmayan ahenk içinde dönen çarklar…
Yüksek yüksek tepelerin, dağların arasından geçerken Allah’u Teâla’nın “İlmî, ahlâkî, siyasî ve askerî hayatın her alanında, büyük saltanat ve mülk sahibi (zül eyd) kulumuz Davud’u hatırla!” ayeti kerimesini ve Hz. Davud’u hatırlıyoruz. O peygamber ki bunca mülk ve saltanat, Rabbine giden rotada en ufak bir sapmaya yol açmamıştır. Kulluğunu hiç unutmamış, aksine kulluğunu arttırmış ve bu mülk, saltanat güç ve kuvvet onu Allah’a daha da yaklaştırmıştır. Allah ona verdikçe O da paralel olarak kulluğunu arttırmış, olması gerekeni bizlere öğretmiştir. Davudî orucu bilmeyenimiz mi var? “O Allah’a çokça yönelen, dönen biriydi” (Sad.17). Allah’u Teâla dağları ona musahhar kılmış, onunla beraber tesbih eder hale getirmişti. Ve peygamberimizin(aleyhi selâm) dilinden Hz. Davud’un şiirimsi bir tesbihi veya duası:
اللهمّ اِنِّي اَسأَلُكَ حُبَّكَ وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ وَالْعَمَلَ الّذي يُبَلِّغُنِي اِلى حُبِّكَ. (Allah’ım Senden Senin ve Seni sevenlerin sevgisini ve beni, Senin sevgine ulaştıracak amel istiyorum.)
Ömür biter yol bitmez, derler. Bir de yolculuğun olmazsa olmazları sohbetler… Ve bir kardeşimizden ticaretin inceliklerine dair yaptığı yatırımın hatırası…
Şöyle diyordu kardeşimiz: “Bir gün gecenin ilerleyen bir saatinde(Gece saat 1.30) dışarıda çocuğuyla beraber hüngür hüngür ağlayan bir kadına rast geldim. Onlara yaklaşıp yardım etmek istedim. Ailevi bir sebepten dolayı kadın kocası tarafından evden kovulmuştu. Kadının gideceği yer vardı fakat yol paraları yoktu. Benim de maddi durumum iyi değildi üzerimde 80 lira vardı, 70 lirayı onlara verdim. Kadın maddi durumlarının iyi olduğunu fakat üzerinde para olmadığını söylemişti. Paramı iade edeceğini söyleyip benden adresimi istedi, verdim. Bu olaydan bir süre sonra çok büyük maddi sıkıntılar yaşadık. Öyle ki evimizde kahvaltılık bir yiyeceğimiz kalmamıştı. Bir akrabamızdan yiyecek bir şey almaya gidecekken kapımıza postacı geldi… Hesabımıza 700 lira yatırılmıştı…”
Biliyorum siz de benim gibi şu Ayet-i Kerime’yi hatırladınız: “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohuma benzer. Allah dilediğinde kat kat verir.” (Bakara 261)
Yazımın başlığındaki “Kısa Yoldan Para Kazanma Yolları” başlığını “Kısa Yoldan Sevap Kazanma Yolları” olarak değiştiriyorum. Bir yolculuk yaparak da bol sevap kazanabilirsiniz. Yazımın başında ticarette üç taraf vardır demiştim. Üretici, tüketici ve aracı… Bizim bu ticaretimizde üretici de, tüketici de aracı da biziz. Sıfır sermaye ile bol kazanç. Düşünerek, tefekkür ederek ibret nazarıyla çevrenize bakarak yattığınız yerden, koltuğunuza kurularak yolculuk yaptığınızda da sevap kazanabilirsiniz. Düşünerek dahi bol bol sevap kazanabilme imkânı veren Rabbimize ne kadar şükretsek azdır.
1 Mısırlı âlim ve mütefekkir (1878-1954)
inzar
inzar